31 Mart 2013 Pazar

Bates Motel'de Neler Oluyor?

Hazırlandığını duyduğumda "Bates Motel" adındaki bir dizinin bu saatten sonra ne anlamı olabilir ki diye düşündüğümü anımsıyorum. Geçtiğimiz yıl hazırlanan Hitchcock filmlerinin ikisi de daha senaryo aşamasında biraz da çatışma olsun diyerek yönetmeni mesnetsiz biçimde karalamaya yönelince başarısız olmuştu. 

The Girl yönetmenin kadınlara cinsal tacizde bulunan bir sapıkmış gibi gösterilmeye çalışıldığı ana kadar fena değildi. Toby Jones Hitchcock, Siena Miller ise Tippi Hedren rolünde hayli başarılıydı. Ama aslı astarı olmayan eklentiler işin tadını kaörmıştı. 

Sonradan gösterilen Hitchcock filminde ise Helen Mirren'in Alma ile uzaktan yakından alakası yoktu, Anthony Hopkins sanki bir müsamerede Hitchcok canlandırırmışcasına ruhsuz bir oyunculuk sergilemiş, Jessica Biel karton bir karakterin içine tıkıştırılmış, hele ki Toni Colette sekreter Peggy rolünde harcanıp gitmişti. Ed Gein karakterinin filme sokuşturulmaya çalışması filmin en büyük gerekesizliklerinden biri iken Alma ile Hitch'in hayatındaki sözümona çalkantılı dönem ele alınırken yola çıkılan konu; Psycho filminin çekimi esnasında yaşananlar hepten, toptan es geçilmişti. Filmin en iyi yönü Scarlet Johanson'du, Janet Leigh filmin tek inanılası karakteri idi. Böyle olunca yönetmen Sacha Gervasi berbat bir ilk filmle sinema izleyicisine merhaba demiş, şahane bir fikir ellerinde heba olup gitmişti. Böyle olunca yine mi Hitchcock diye düşünmem doğaldı elbette. 

Ancak dizinin yayını başladığında en azından ilk bölümünü izlemeye karar verdim.      

İlk bölümün yirmi dakikası klişelerden ibaret olmasına rağmen Vera Farmiga'nın Norma Bates'i hayli başarılı canlandırdığı gözden kaçmıyor. Dizi bir ara kasabaya yeni gelen delikanlının (Norman Bates) lisedeki ilk anları dönemecine sapıp bir daha oradan çıkamayacakmış gibi görünüyor. Bir de gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış bir romandan uyarlanan sapık filmi 1950'lerin sonunda geçerken ve bu dizi de romanda ve filmde neredeyse başrollerden birini oynayan Bates Motel'de eskiden yaşananları ele alacakken aradaki neredeyse 55 yıllık zaman atlaması, olayların günümüzde geçiyor olması izlerken kafaya takılan bir etmendi. ama ne olduysa ilk bölümün yarısında mutfak sahnesinden itibaren sanki Alfred Hitchcock mezarından kalktı ve gerilimin ustası yönetmen dizginleri ele aldı. O andan itibaren ne zaman kaldı ne de mekan, bir an sonra olacak olanları bilmenin ve beklemenin gerilimi baş role yerleşti. Hitchcock ruhu ile çekilmiş bir dizi son saniyelerinde bir hafta sonra olabileceklere dair koskocaman bir kuşku ile seyircisini baş başa bırakıp bitti. 

İkinci bölüm ilkinde yakalanan gerilim seviyesine bir kaç doz daha ilave etti. 

Üçüncüsünü bekliyoruz. 

Alfred Hitchcok filmlerini sevenlere tavsiye edebileceğim bir dizi film başladı. Haberiniz olsun. 

İyi seyirler. 



27 Mart 2013 Çarşamba

Rüzgar Esti Böyle Oldu

Geçen hafta cuma günü, yaşadığım kentte şiddetli bir rüzgar esti. Kuvvetli rüzgarların bu kentte ne ilk ne de son esişlerinden biriydi bu. Sadece ve sadece bir kuvvetli bir rüzgar daha idi. 

Biraz şiddetli bir rüzgar esince, aya da azıcık kuvvetli bir yağmur yağdığında bu kente/bu kentte olanlar belli. Hal böyle olunca bu gibi ıslak ve esintili anlarda belediyenin bir şey yapması, yapmayı planlaması, böyle anlarda dumura uğrayan hayatı yeniden akışına oturtmaya yarayacak önlemler alınmasını ummak çok şey istemek sayılmamalı. 

Rüzgar esti. Yapılan şu: Karşıyaka'dan Alsancak ve Konak'a giden vapur seferleri durduruldu. Sadece Pasaport hattı çalıştı. Çünkü Alsancak vapur iskelesine dalgalar bir yandan çarpınca, turnikeleri aşıp öbür yana geçivermesi olağan şeylerden böyle havalarda. Konak vapur iskelesine yanaşabilen vapura aşk olsun zaten. 

Elbette "Belediye rüzgarın şiddetini kontrol etsin, fazla esmesine müsade etmesin" demiyoruz. Böyle bir şeyi zaten yapmaları mümkün değil. 

Günü her saatinde dolu olan iki seferi iptal etmek dışında bir şey olmaması ne anlama geliyor?

Ben söyleyeyim o kalabalığın aynı istikamete doğru otobüslerle ulaşmaya çalışması demek.

Peki madem tek vapur seferi Pasaport'a; koskoca alan da uygun, iskeleye o anı kurtarmak için otobüs seferleri koymak neden akıl edilmez 

ya da,

Karşıyaka'dan Konak istikametine giden otobüs sayısını o güne mahsus arttırmak neden kimsenin sorumluluk alanına girmez. özel durumlarda halkın yararına manevra yapmayı akıl edecek insan kadrosu yok mu bu konuda yetki üzerine yetki kuşanmış birimlerde? 

Bence vatandaşını seven bir belediye bu gibi anlarda vapur seferlerini iptal etmek dışında minnacık çözümler akıl edebilmeli. Ama vatandaş umurunda değilse, seferler iptal, halk baksın başının çaresine der geçer. 

Çözüm bulmak için son anı beklemelerine de gerek yok aslında; kötü havalarda şehrin içinde bir yerden bir yere gitmek mecburiyetinde olan vatandaşlar için bir takım çözümleri düşünmeleri için yılda 365 gün vakitleri var diye biliyorum. Niye kullanmadıklarını tabii ki bilemiyorum. Bu beni aşar. 

Vatandaşı oy isteme zamanından oy isteme zamanına anımsayan insanlar: kendilerine sunulmuş toleransı da insanlardaki tabeladaki isme bağlılığı da kalıcı zannedip böyle rahat, pervasız davranıyor olmalılar. Neşeleri bilir. 




23 Mart 2013 Cumartesi

Kaybettiklerimiz

İnsanlar gider... Şiirleri kalır.




Dünya Şiir Günü 2013 için 
hazırladığım bir slayt. 

22 Mart 2013 Cuma

Chicha Libre

Bu şarkı baharın tekrar geldiğine memnun olanlar için...

Melodisinin olanca kıpırdatif ve saykedelik özelliklerine rağmen türk müsikiai sanatçıları tarafından araklanmış olması da hayret verici.




21 Mart 2013 Perşembe

Aptallar Gemisi

Aptallar Gemisi'nde sıradan görünen bir gün daha başlıyordu. Sıradan gün demek telaş demekti aptal olana. 

"Koşun, koşun, koşuşun!

Baş Aptalın Baş Yardımcısı'nın sesiydi bu. Neşe içinde gürlüyor, o gürledikçe gemi halkı koşar gibi, mutluymuş gibi yapıyordu. Araya aptal olmayanlardan da bir iki insan karışmıştı ama, aptal pozisyonuna sığınmışlardı. Geçiciydi gizlenmeleri. Malum gemisini yürüten kaptandı; dahası köprüyü geçene kadar ayıya, dayıydı. İki yüzlülük aptal olana da zeki olana da aynı derecede erdemdi bu gemide. 

Baş Aptal endişeliydi son günlerde. Sebebini bilen yoktu. İşte bu yüzden her şey sıradan görünmesine karşın, bir şeylere gebe bir güne yelken açmıştı gemi. 

Aptal sürüsü Baş Aptalın Baş Yardımcısı'nın direktifini duydukça sağdan sola, soldan sağa, bir yukarı, bir aşağı koşuşurdu. Böyle olunca Baş Aptal'ın endişesini gizlemesi de kolay oluyordu.  Koşmaktan haline bakacak adam yoktu etrafında.

Aptallar gemisinin tek yükü vardı. O da angaryaydı. Angarya yüklü gemide kimse yüke elini sürmek istemezdi. Yaklaşanın eline yapışır kalırdı angarya. Bazen angaryayı yükleyecekleri aklı başında, ama aptal ayağına yatmış bir kişi bulunurdu. Her nedense aptal olmayan kendi üzerine yıkılan angaryayı bile özenle yapardı. İşte o zaman olurdu angarya aptala kıskanılacak bir malzeme. Başkasının elinden parlayan her iş kıskanılacak bir cevhere dönerdi. Ondan sonra o işi yapanın aleyhine kulisler, yalanlar, dedikodular döner dururdu. Sonunda işin kokusu Baş Aptal'ın burnuna kadar gelirdi. 
"Yok köşesi olmamış," 
"Yok kenarı iyi dolanmamış," 
"Yok alfabenin sekizinci harfi dokuzuncusundan elli iki milimetre ötede durmamış."
Baş Aptal Kıskandığını belli etmemek için bu sözleri kullanırdı. Diğer aptallar da boş durmaz angaryayı sahiplenmişin kulağına endişe tohumları ekmek için birbirleri ile yarışırlardı. Maksat huzursuz olsun; kendileri neşe içinde koşturur, çalışır, mutlu olur gibi yaparken maksat öteki endişelensin diye. 

Baş Aptal'ın kıskançlık günlerinden biriydi bugün. Düne kadar "Aman angarya işte" diyerek salladığı, görmezden geldiği bir ağırlık daha kıymete binmişti. Sığ sulardaydı, manevra yapması için bildiği sulara çıkması lazımdı. İşte bu yüzden Baş Aptal diken üstündeydi. Bir akıllıdan daha kurtulması lazımdı. 






19 Mart 2013 Salı

Öykünün Yeniden Keşfi

Öyküler, masallar hep vardı. İllaki birileri ortaya geçer anlatır ve diğerleri de dinlerdi. Çocukluğumun en büyülü geceleri bana masalların anlatıldığı gecelerdi. Birisi anlatır, yatma vakti geldiğinde zihnim boşlukları tamamlardı. 

İstanbul Kitap Fuarı'ndaki en büyük ganimetim M.Ö. 500 ile M.Ö. 200 yılları arasında yazılmış "Günlük yaşam ve onun mucizeleri" isimli Çin öykü kitabı oldu. Ülkemizde bile öykünün mazisinden bahsedenler doğuyu hiç anmadan direkt İtalya'dan giriyorlar konuya. Oysa öykü medeniyetin doğduğu yerden başlamalı değil mi mantık olarak. Doğuya, ışığın yükseldiği yere bir göz atmak lazım. 

Son yıllarda öykünün tarfinin yeniden yapılmaya çalışılması bana gülünç geliyor. Bilhassa Kısa öykü lafına kıl oluyorum. Amerika'nın yeniden keşfi gibi her gün yeni bir tarif ilave oluyor öykü tanımına. Bu hale gülmeye alışmışken şimdi kısa yoğun öykü merakı doğdu ki öyküyü tanımlarken onu neredeyse aforizma kıvamına indirgemek saçma geliyor bana.

Öykü öyküdür, kendi içinde tutarlı ise, dili oturmuş ise, meramını anlatabiliyorsa kısa, kısa yoğun uzun tanımlarına kalkışmak gereksiz. 

Kendilerince kısacık olması gereken öykünün tanımını upuzun laflara boğanlar gelin görün ki bu tanım, tarihçe karşımını yaparken Çin'i unuttukları gibi, Canterburry öykülerini de atlıyorlar, dahası Jorge L. Borges'i, Lugones'i tamamen es geçiyorlar. Halbuki çağdaş öyküye Borges'in hizmeti gözden kaçarsa ne anlarım o öykü tarifinden. Amerikan öykücülüğünden ise haberleri yok, çünkü orada kapitalizm var yani orası tü-ka-ka. 

Şu aralar bir kısa yoğun öykü merakıdır gidiyor. Bir site kısa yoğun öykü yarışması düzenlemiş. Sitenin fikir babaları ve devamlı yazanlarının öykülerine bakıyorum da işin sadece boyutuna odaklanmışlar. Okuyana bir şey katmayan, sadece upuzun öykülerde görebileceğimiz nitelikteki tasvire sırtını dayamış girişlerden oluşan manasız paragrafları öykü diye çarşaf çarşaf asmışlar ön sayfalarına. İlla ki bu isme tutunulacaksa kısacık ama lezzetli öykülerin iyi örneklerinden biraz ders almaları lazım sanıyorum. Kendi bilecekleri iş. 

Konu öykü olunca komiklikler çok fazla. Çünkü ülkemizde ortaya bir konu atıldığında konuşmaya can atan çok sayıda insan kalabalığı var. Konuyu bilip bilmemek önemsiz teferruat haline geliyor. Herkes bir şei sallıyor kenardan, ortadan. 

Öykü alanında yaşadığım en komik an ise katıldığım bir yaratıcı yazarlık kursunda başımdan geçti. Bir iki hafta teori ve dil bilgisi dersi aldıktan sonra ilk kez yazdıklarımızı sınıfta paylaşacaktık. Bize verilen bir cümleden hikaye yazmamız isteniyordu. Cümlemiz "Dün eskiciden bir palto aldım" idi. 

Ben bu cümleyi sevmedim. Bir kere hatalı buldum: "neden 'aldım' da 'satın aldım' değil?"  sorusunu yarattım ve önüme koydum. Geçemedim bu cümleden öteye. Oysa alıntı cümlelerden çok sayıda öykü yazmıştım, bu konuda az buçuk  idmanlıydım. Ama konuya ısınamadım ya; yazmadım, yazamadım. Böylece bize verilen iki haftalık sürenin sonuna geldik. Cuma gecesi "yarın ki sınıfa ne götürsem ki" derken, rafta duran bir Paul Auster projesi gözüme takıldı. 

Paul Auster Amerikan Milli Radyo'sunda bir program yapıyordu. Dinleyicilerden öyküler azıp kendisine göndermelerini istiyor ve her hafta programının bir bölümünde o öykülerden seçtiklerini kendi cümleleri ile okuyordu. Yani halkın sesini kendi diline tercüme ediordu Auster. İlgi o kadar yoğundu ki, bir gün geldi öyküler bir kitapta toplandı: "Gerçek Amerikan Öyküleri". Yarım sayfa ile üç safa arasında uzunluğa sahip üzlerce öykü, herbirinin insana dokuna bir yanı var. Daha sonra "Babamı Tanrı Zannederdim" isimli bir projesi daha oldu Auster'ın. Her ikisi de dilimize çevrilmedi. 

Gerçek Amerikan Öyküleri'ni aldım elime, aradığımı kitabın ortalarında buldum. "Palto" isimli hüzünlü bir öykü. Maddi durumu iyi olmayan bir aile sürekli boy atan küçük çocuklarına yılbaşı hediyesi olarak çıtçıtlı kapşonu olan bir palto alıyor. Baba sinirli bir tip, çocuğu uyarıyor: "kapşonu kaybedersen seni döverim". Çocuk o sevinçle paltoyu giiyor ve büyükannesine göstermeye gidiyor. Dönüşte sokakta oyuna dalıyor. Kapıya geldiğinde kapşonunu düşürdüğünü fark ediyor ama çok geç. Babası güler yüzle kapıyı açıyor. Şakalar yapıyor, güldürüyor çocuğu. Çocuğun korkusu geçip kapşonu aklından çıkardığı anda iniyor tokat suratına. Öyküyü yazan demiş ki; "işte o zaman anladım gülen yüzlere asla güvenmemem gerektiğini."

Yarım sayfa uzunluğunda bir öykü.  Üstelik alengirli bir isim de takıştırılmamış buna öyle kısadır yoğundur gibi. Öyküyü bana ait olmadığı için biraz utanarak okudum. Bitirdim, herkesi kendilerine verdiğimm suretin üzerine notlar alıyordu. İşte ondan sonrası benim için işin en komik yanı oldu. Millet bir eleştirdi öyküyü, bir eleştirdi. Seviyelerini tespit edince bunu Paul Auster yazdı dememe gerek bile kalmadı. Sadece iki arkadaşıma anlattım olayı. 

Diyeceğim o ki, yazmayı seviyorsanız, isme, tanıma takılmayın. Yargısına, bilgisine, donanım ve okur olarak tecrübesine güvenmediğiniz insanlara öykülerinizi, yazdıklarınızı asla okutmayın. Önünüze gelenin size dediklerini zırnık kadar kaale almayın.  Çok güvendiğiniz bir kaç kişi dışında ilk yazdıklarınız okutmayın. Çünkü insanlar henüz daha öykünün tanımını yapmakla meşguller oysa öykü binlerce yıldır var, açsınlar 2500 yıl önce Çin'de yazılmış öykülere baksınlar, kısa yoğun öykünün keşfini yapmasınlar. Sonra fikir beyan etsinler. Sİz yazmanıza bakın. Tanımlara da gülün, geçin.  


18 Mart 2013 Pazartesi

Söyleyin Derya Kuzusu mu Bunlar?

Bursa'da Kent Meydanı'nda bir lokanta var. Adı Divan. İki sokağı birbirine bağlıyor, üç kademeli salonu ile. Eğer arka kapıdan girerseniz üç ayrı seviyedeki üç ayrı salondan geçip ön kapıdan çıkmanız mümkün. Yemekleri lezzetli, servisi hızlı, aşçısı hafifi kaprisli. Ama anlaşılabilir bir kapris bu, her yaştan, her meslek grubundan insanların, ailelerin tercih ettiği kalabalık bir lokantada aşçının işi en zor elbette. Yemekleri yap, tabakları siparişe göre doldur, gelen müşteriye yemeklerin tanıtımını yap. Zor iş.

İçerisi günün her saati dolu. Aslında her kentte görülebilecek sıradan bir lokanta diyecekken tam....

O da ne?

Şırıl şırıl sus sesleri. İkinci salonun tam ortasında minicik bir havuz. Evet bunu da daha önce görmüştüm başka yerlerde. 

Ama o da ne havuzun ortasında semirmiş, irileşmiş, mutlu mutlu yüzen yüzdükçe havuzun sularını dalgalandıran iri mi iri balıklar. 

İşte böylesini hiç görmemiştim. 

Derya kuzusu mu bunlar, akvaryum obezi mi bilemedim. 

Varın siz karar verin.