29 Ekim 2009 Perşembe

Atatürk'ün Sözleri

Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği!


Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.


Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.


Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Mustafa Kemal Atatürk20 Ekim 1927

Cumhuriyet Bayramı'mız kutlu olsun.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Pazar

Ortaokul ve liseyi yatılı okumuş olanlar için hayatlarının sonuna kadar kasvetli ve hüzünlü ve özlem dolu gündür.

Yatılı okuyan çocuk her pazar öğleden sonrası, elinde çantası, içinde temiz çamaşırları, kitapları, biraz kurabiye veya börek ya da çerez okulun yolunu tutar. Aklı evdedir, pazar akşamı evde olmayı bilmez, kapıdan dışarıya adım atar atmaz evini özler. Bu özlem bir ömür bırakmaz yakasını.
Öte yandan yatılı okulda okumanın eğlenceli yönleri çok fazladır. Oyun oynamak, derslerden kaytarmak için yanınıza her zaman en az bir kişi bulmanız mümkündür. Dersten kaytararak atıldığınız her macerayı sizden başka hatırlayacak bir anı arkadaşınızın olması demektir bu.
Ben pazarları okula doğru olan yolculuklarımı hep birer serüven gibi yaşamak isterdim. Aynı sokakta benden bir üst sınıfa giden bir arkadaş vardı. O otobüse atlar, Taksim'de bir otobüs değişikliği ile okulunun dibine kadar varırdı en güvenli yoldan. Ben ise yağmura, kara bakmaz güvenli yolu seçmezdim. Dolmuş, otobüs, tren gibi farklı araçları değiştire değiştire deniz kenarına gelir oradan vapura biner Moda'ya varırdım.
Özellikle kış aylarında ggüneşin batmasına yakın saatlerde, vapur güvertesinde olmaktan, şehrin belirmeye başlayan ışıklarına, gökyüzüne bakarak seyahat etmeyi severdim. Rüzgarın serinlikten, soğuğa değişsen ısı farklarını yüzümde hissetmek bana büyük haz verirdi.
Pazar gecelerinin etüd saatleri eğlenceli olurdu. Dolambaçlı yollardan, hüzün içinde geçerken, vardığım yerde beni pazar etüdünün eğlence dolu saatlerinin beklediğini bilirdim.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Daha Çoooook Varrrr....

Bugün benim doğum günüm. Daha babamın öldüğü yaşa gelmeme çok zaman var. O vakite kadar buraları sular basmış olur. Tam bu saatte doğmuşum işte. Sabahın köründe, gece yarısını az bi geçe. 02:15'te.

18 Ekim 2009 Pazar

Günlerden Bir Gün

Böyle bir gündü buraya ilk yazdığım gün de. Aynı, ne soğuk ne de sıcak ekim günü. Bir müddet dolaşmıştım blogspot/blogger da, sonra tıpkı bugün gibi onsekiz ekim günü ilk yazımı yazmış Vladimir'i takdim etmiştim. Nedir bu yıldönümü takıklığı onu bilmiyorum. Bir müddettir tarihleri tekrar eder oldum.
Blog, yazma antrenmanı yapılan bir yer oldu belki. Bazen yorumlara cevaplar yazıyorum bazen hiç yazmıyorum. Bazen yazı yazasım bile olmuyor bzen çok fazla yazacak gibi olup kendimi dizginliyorum.
Sonra "hiç farketmeden iki yıl geçmiş bile" diyorum. Kaplumbağa hızı ile yazılar yazılmış burada ama yazarken ne kadar çabuk geçmiş zaman. Ne kadar çabuk geçiyor hep.
Şu resimdeki kaplumbağa kadar yavaş ve bir o kadar hızlı.


16 Ekim 2009 Cuma

Zorbahar

Oğlunun kompozisyon ödevine yardım etmeliydi, çocuk acele ediyordu, sigarasını söndürdü, yanına gitti, çala kalem doldurulmuş sayfaya uzandı, okudu. Sonbaharı anlatın, demişti öğretmen. Çocuk üsteledi, kadın beyaz bir sayfa çekti önüne, oğlan "Ben matematik ödevini yapayım, sen de sonbaharı yaz" dedi ve gitti.


Kadın pencereden dışarıya, ağaçlara baktı, ağaçların gerisindeki istasyon binalarına atladı gözleri, sonra daha da ilerilere, kızıllaşan ormana daldı. "Yapraklar ait oldukları yere dönüyor, yolcular gibi, göçmen kuşlar gibi!" diye yazdı. Çocuğun dili değildi bu. Sıkıldı. Bir sigara yaktı, sonra kalktı odanın camını açtı. İstasyona bir tren girdi. Rüzgar çıktı, ağaçlar sarsalandı, uzak tepelere bulutlar çöktü. "Yazın ilk günlerinde gittiğimiz denizden topladığımız kabuklar, kurumuş deniz kestaneleri, renkli taşlara bakıyor ve sonbaharı sevmiyorum. Çünkü...." Cümleyi tamamlayamadı. Kalktı bir çay koydu kendine. Çocuk parmak hesabıyla ödevini yapmaya çalışıyor, rakamlarla boğuşuyordu. Yeni bir kağıt çekti önüne. İki gün önce yüklükten çıkarıp çocuğun yatağına serdiği battaniyeye takıldı gözü. "Annem dün yatağıma yün battaniyeyi serdiğinde ona sebebini sordum, annem dedi ki artık havalar serinliyor, sonbahar geldi. . . " Yağmur tepelerden inip açık pencereden içeriye damladı, kalktı pencereyi kapattı, önündeki kağıdı buruşturup attı.


"Sonbahar benim hayatımdır. Otuz altı yaşımda üç çocuklu, taşralı bir kadının penceresinden gördüğü istasyon binasıdır sonbahar. Uzayan ve sararmış otlara karışan raylar bahar memleketlerine gider, ben gidemem. Sonbahar lavabodaki kirli bulaşıktır. Sessiz akşam yemeklerinden sonra televizyonun karşısında ne beklediğini bilmeden saatler geçirmektir ve geceleri aniden yatağımda uyandığımda yanımdaki hırıltıdan ürkerek salona kaçmaktır. Sonbahar gece yarıları geçen trenlerdir, tren pencerelerinden gördüğüm gölgelerden biri olmayı istemektir. Sonbahar, trenler geçip gittikten sonra sabah ezanlarına kadar avunmak için karıştırılan fotoğraf albümleridir. Sonbahar içine onca şey doldurduğum büfemdir, büfedeki yıllardır açılmamış içki şişeleridir, vazolardaki plastik çiçekler, taksitle alınmış ansiklopedilerdir. Sonbahar kayınpederimin salon duvarına asılı fotoğrafıdır. Sonbahar kasabanın tek kadın terzisinin vitrinindeki pullu payetli elbisedir, yılda bir kere gidebildiğim berberin aynasında yılda bir kere güzel görünmektir. Sonbahar komşu günlerinde misafirlerle karşılıklı göbek atmaktır. Sonbahar budur benim için; bahar da, yaz da, kış da hep böyledir, bir de. . . " Çocuğun dokunmasıyla, kağıdı örtmesi bir oldu. "Bitti mi anne, yazdın mı?" diye sordu çocuk. Kadın "Şimdi bitiyor, merak etme" dedi. "İyi öyleyse ben çıkıp biraz oynayayım. . ." Kadın yeni bir sayfaya geçti.


"Sonbahar bir mevsimdir. Yazdan sonra gelir. Yapraklar dökülür. Yağmur yağar. Havalar soğur. Sobalar yanar. Kuşlar göç eder. Karıncalar, kaplumbağalar kış uykusuna yatar. Elma, ayva, nar gibi meyvalar sonbaharın habercisidir ....."


İstasyona giren trene bakmak için başını sayfadan kaldırdı. Trenin penceresinden kasabaya bakan yolcunun yerinde olmak istedi. Aşağıdan bağıran çocuğun sesini işitti "Anne topumu atar mısın?.."


Kadının durup dururken pencereden kendini niye attığını kimse anlamadı.


Haftalar sonra çocuk, sonbahar kompozisyonundan yıldızlı pekiyi aldı.


---------------


Semih Kaplanoğlu 1996-1999 yılları arasında Radikal gazetesinde yazılar yazdı. Yukarıdaki "Zorbahar" onun yazılarından bir tanesi. Yazılarında filmlerden kareler sundu okurlarına. Sonra kafasındaki filmleri çekebilmek için dizi film yönetmenliği yapıp para biriktirdi. Herkes kendi evinde, Meleğin düşüşü, Yumurta ve Süt'ü çekti. Filmlerinde yaşamlardan kesitler sundu bize. Yazdıkları da, yaptığı filmler de çok yaşamın içinden, çok tanıdık geldi bizlere.


Onun yazdıklarını okumak isterseniz bir kısmı aşağıda yer alıyor. Gönül istiyor ki, satırlarında sinema aşkı gizli bu adamın yazıları bir kitapta toplansın.


















Onun yazdıklarının peşine düşmek ise keyifli bir yolculuk, denemeye değer.

13 Ekim 2009 Salı

Hayatım Klip Olsa

Yaz Bitti. Yazın, teknik olarak bittiğini epeydir biliyordum. Ancak bu sabah, yatak odası kapısından çıkıp holde ilerlemeye başladığımda yüzüme çarpan kendi rüzgarımın serinliği ile kesinkes bittiğine karar verdim. Böyle de hassasım işte. Kendi yürüyüşümün hızı ile yarattığım hava akımının derecesindeki en ufak değişikliğine bile duyarsız kalamıyorum. Belki biraz daha hızlı yürüsem, yarattığım rüzgar ile duvardaki tablolar havalanıp, havalanıp tekrar duvara vuracak, pencerelerdeki perdeler sanki Stevie Nicks video kliplerindeki gibi uçuşarak yüzüme çarpacaktı. Allah'tan sabahları o denli hızlı olmuyorum. Yoksa hayatımın bir video klip kadar anlam kazanması işten değil.
Aslında hayatımı bir video klip gibi yaşamak isterim, ama bir şartım var türk video klibi olmak istemiyorum. Bir Emrah videosuna dönmek ya da ne bileyim uyuz, popçulardan birisinin klibine hapis olup kalmak da imkan dahilinde. En son çıkanlardan sinir bir tip var Tarkan'a Tarkan'dan sonra en çok benzeyen tip ünvanı yapıştırdılar buna, ismi lazım değil. Öğrenesiye kadar unutulur gider zaten.
Yaz bitti işte. Halbuki sıcaklardan bunalmaya bile daha yeni yeni alışır olmuştum. Grip aşısı olduğumu haber aldılar kışı getirdiler kesin. Koridoru kafamda bu düşünceler ile aşıvermişim. Hızlı yürüdüğümden daha da hızlı, hızla ve saçmasapan düşünme yeteneğim de var, daha ne isterim. Dört adımlık yerde bunların geçmesi tuvalette geçecek zamanımın binbir boş fikir ile dolu geçeceğinin müjdesini verdi bana.
Banyo kapısını arkamdan kapatıp, kendimi komple biçimde kendi kendimle başbaşa bıraktıktan sonra geçirdiğim ilk 25 saniyede olan ve biteni bir sır olarak kendime saklıyorum. Şu dünya döndükçe bu sır, o banyo ile benim aramda kalacak.
Sır dolu o andan sonra sifonu çektim. Sifonu çekerken daha bir kaç gün önce çok önemli bir bücürün, "Yaz bitmeden şunu şunu da Ekim ayına yetiştireceğiz söz verdiğimiz gibi" teranesi beynimde yankılandı. Aniden sinirlendim, elim titredi, traş olurken bir yanımı kesmekten ürktüm. Elektrikli traş makinesi ile traş olacağımı hatırlayınca afyonum patladı, ürkmem geçti.
Yaz bitti ya bu yazın en güzel pop şarkıları neydi acaba diye bir liste yapayım dedim kendi kendime.
Bence bu yazın en güzel pop şarkıları şunlardı:
1 - Sertab Erener, Bu böyle
2 - Sezen Aksu, Pardon
3 - Mustafa Sandal, En Büyük Hikaye
EN fazla üç tane geliyor aklıma. Bu şarkıların kalıcı olacağını düşünüyorum, onun dışında bu sene çıkmış şarkılar unutulacak üzgünüm.
Sertab'ın şarkısı çok iyi, Pardon ise onun kadar olmasa bile iyi. Mustafa Sandal'ın şarkısı pek fazla insana ulaşamadı sanırım ama iyi şarkı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Adam birbirinin benzeri onca şarkıdan sonra nihayet güzel bir, romantik, usul usul, yavaş şarkıya imzasını atabildi.
Yaz bitti işte. Hayatım bir video klip olsa hangi klip gibi olsun isterdim diye düşünüyorum deminden beri. Buldum buldum buldum: Kate Bush, Cloudbusting olsun. Bugünkü gibi yağmurlu bir hava, hafif kasvetli ama hafif de olsa umutla dolu olduğu hissediliyor.

12 Ekim 2009 Pazartesi

1 Aşı, 4 Film, 1 Adres Tarifi, 1 Haftasonu

Cuma grip aşısı oldum nihayet. Aşının tesiri ile kendimden geçmişim. Yarı hasta, yarı değil, TV karşısında geçti Cuma gecem ve Cumartesi'm. Neler izledim neler.
Öncelikle aylardır bir kenarda bekleyen "Lesbian Vampire Killers" umduğum gibi çıkmadı, iyi başladı ama vasat bir korku komedi filmi olmuş. Görüntü ile eşleştirilmiş ses efektlerinde abartıya kaçmışlar. Üzerlerindeki lanet sebebi ile 18 yaşına girdiği gün aynı anda hem lezbiyen hem de vampire dönüşen köyün genç kızları yeterince korkutmuyor/güldürmüyor. Baş karakterler de fazla hödük, empati kuramadım, sempati duyamadım, ölsünler diye bir lanet de ben okudum.
"The Heart is a Lonely Hunter" ise mevsimlerdir bir kenarda bekliyordu. Carson McCullers'ın bize "Yalnız Bir Avcıdır Yürek" ismi ile kazandırılan kitabından 1968'de uyarlanmış bir film. Oyunculuk, senaryo mükemmele yakın. Şimdiye kadar izlediğim en iyi roman uyarlaması, hatta bir kitaptan uyarlanıp da kitaptan iyi olmayı başarmış yegane film diyebilirim. Daha önce seyretmediğime hayıflandım.
Hayıflanmak??? Hayıflandım, hayıflandın, hayıflandı, hayıflandık, hayıflandınız, hayıflandılar. Neyse hayıflanmayı burada keselim. Orphan'ı izlemeyen kaldı mı bilmem, ben de izlediğime göre kalmamıştır. Bir iki minik detay dışında ikna olunmayacak bir öyküsü yok. İyi kotarılmış bir gerilim "kordela"sı. Sıradan bir şeytan ruhlu minik çocuk hikayesi olmadığını finalde seyircisinin kafasına kafasına vuruyor. Tipik bir son dakka da her şeyi bir açıklarım pir açıklarım filmi olmasa da finaline 20 dakika kala sırrını açıklayıveriyor seyircisine. Böylelikle finaline finale, her şeyi bilen bir seyirci edası bakıyoruz.
"The Cable Guy" seneler önce izlediğim ve aklımda "eh işte" biçiminde yer tutmuş bir filmdi. Jim Carrey'ın abartılı hallerinden saırım vasat muamelesi çekmişim bu filme. Ben Stiller'in yönetmenliğini yaptığı bu filme seneler sonra Digiturk kanallarından birinde denk gelmesem aynı haliyle hatırlamaya devam edecektim. Film, her şey bir tarafa çok şahane bir komedi ve çok şahane bir gerilim filmi. İki farklı türü başarılı biçimde harmanlamayı başarmış, bunu yaparken de popüler kültürün her alanından beslenmiş. 1996 yapımı bu filmi kahkahalar ile izledim.
Filmin finaline doğru Jim Carrey'ın bir tiradı var, kısa bir süre içinde telefon, televizyon ve bilgisayarın bir araya getirileceği kehanetinde bulunuyor. O zamanlar cep telefonu ortalıkta yok henüz. 1997 yılından sonra tek tük beliren cep telefonlarına ülkemizde ayıplayan gözler ile bakılıyor, taşıyanların arkısından ne görgüsüz olduklarına dair yorumlarda bulunuluyor. Vay be nereden nereye, film haklı çıkmış. Bu arada filmde Mathew Broderick'in oynadığını anımsayan çok az kişi vardır, J. Carrey filmin her yanını ele geçirmiş. Rol çalmanın en görülmediği bu filmde.
Filmi izledikten sonra, pazar günü arkadaşlarla buluştuk Alsancak'ta. Kordon'da otururken falcı, boncukçu tacizinden hiç etkilenmem, sanki bana seslenmiyorlarmış gibi davranırım. İlgisizliğime hiç gelemezler, hemen ikilerler. Öyle huşu içinde biramı yudumlarken, bu defa ilgisiz kalamayacağım bir soru ile karşılaştım; "Şuraya, oradan nasıl gidebilirim?". Başımı çevirdim, 20'li yaşlarının başında bir kız ile erkek duruyordu. Soru banaydı. Cevabını bana gösterdikleri yerin tam aksi istikameti işaret ederek hemen verdim "Şöyle gidin, otobüs durakları var, ya da böyle giderseniz taksi" Dediğimi yönde gittiler. Ama soruları yakamı burakmadı. Şimdi ne demek "Şuraya oradan gitmek". Şuraya gidecekseniz, gidersiniz olur biter. Şuraya giderken, oraya uğramak da neyin nesi? Hem şuraya oradan gitme tutkusu nedir? Oraya gidecekseniz oraya sorun? Oraya vardıktan sonra da şuraya şunun şurasında ne var? Zaten çok yakın.