25 Şubat 2008 Pazartesi

Beş Kolay Parça

BİRİNCİ PARÇA:
Küçüktü, üşüyordu, kapının önünde bir başına kalmıştı. Annesinin işten dönmesini bekliyordu. Yaşadıkları muhit pek tekin değildi. Kasvetli bir apartmandı. Merdiven aralığının ışığı bir yanıp bir sönüyordu. Çocuk karanlıktan da karşı komşularından da fena halde korkuyordu. Ablası ile birlikte komşu hakkında uydurdukları öyküler birer birer aklına geliyordu. Kapılarının önünde beklerken uydurdukları öykülerin hepsine inanıyordu. Annesi ya da ablası dönmeden önce komşuları merdivenlerde belirecek diye ödü kopuyordu. Merdivenlerde ayak sesleri yankılanırken başı dönmeye başladı. Hıçkırığını gizledi, annesi ağlamasına izin vermiyordu. İri gözleri ıslak, merdivenden çıkacak karaltıyı bekledi.

İKİNCİ PARÇA:
Çocuk annesi ve ablası ile yaşıyordu. Başka bir ablası daha vardı ama o büyük şehirde yaşıyordu. Yılbaşlarında ve bazen aklına estiğinde eve geliyor. O eve geldiğinde çocuk çok mutlu oluyordu. Beraber oyunlar oynuyorlardı. Annesi büyük ablası geldiğinde mutlaka bir olay çıkartıyor abla en fazla üç gün kaldıktan sonra büyük bir kavga çıkıyor. Kapıları çarparak kaçıp gidiyordu. Arkadaşlarının evlerinde baba dedikleri bir adam olduğunu görünce o da annesine babasını sormaya başladı. Aldığı cevap her zaman en sunturlusundan bir küfür oldu, arkasında ne bir ufak açıklama ne de bir isim geldi.

Çocuk bir gün oyuncu olmak, büyük bir yıldız olmak istiyordu. Televizyonda gördüğü aktörleri taklit ediyor, gizli gizli ayna karşısında rol yapıyordu.

Çocuk evdeki her zaman barut fıçısı annesine onsekiz yaşına kadar dayandı. Reşit olunca büyük şehre ablasının yanına gitti.

ÜÇÜNCÜ PARÇA:
Ablasının aslında annesi olduğunu öğrenmeye hazır değildi. Annesinin anneannesi, ablasının teyzesi büyük ablasının ise annesi olduğu gerçeği 3 kişiden ibaret ailesindeki tüm rolleri birbirine kattı.

Gerçek annesi de babası hakkında konuşmak istemiyordu.

Çocuk genç adam olmuştu. babasının onu neden terkettiğini, onu neden istemediği sorusuna yanıt bulamayacağını anlayınca kendisini çaresiz hissetti. Çaresizliği içindeki en derinlerde kalmış bir yere ittirdi, o soruyu bir daha sormadı.

Oyunculuk kurslarına yazıldı. Çok başarılıydı, ufak filmlerde önce ufak sonra, biraz daha büyük roller aldı. Otuz iki yaşına kadar çok kimsenin hatırlamayacağı filmlerde göründü.

DÖRDÜNCÜ PARÇA:
Arkadaşı bir senaryo yazmıştı, başrolde onun oynamasını istiyordu. Büyük stüdyo bu genç adam konusunda kararsızdı. Ama sonunda rolü aldı. Yetmişli yıllarda çekilmiş insana ve onların içsel yolculuklarına odaklanmış, hiç birşeyin göründüğü gibi olmadığı filmlerdendi.

Filmin sonlarına doğru yer alan önemli bir hesaplaşma sahnesi hariç bütün çekimler tamamlanmıştı. Filmin son çeyreğinde yer alacak olan bu sahne genç adamın hazır olmadığı gerekçesi ile sürekli erteleniyordu. Artık ertelenemeyecek hale gelmişti, o sahne çekilince film bitecekti. Genç adam yönetmenden o sahneyi değiştirmesini istiyordu. Yönetmen kesinlikle yanaşmıyordu. "Bu sahne bu şekilde çekilmezse bu film istediğim film olmayacak, denemelisin, başaracaksın" diyerek genç oyuncuyu yüreklendiriyordu.

Genç oyuncu sahneyi çekmeye razı oldu. Ama bir tek ricası vardı. Sette kendisi, diğer oyuncu ve yönetmen dışında başka kimse olmayacaktı. Sabah çekime geldiğinde oldukça endişeli görünüyordu. Işıklar, ses ayarlandı teknik ekip dışarıya çıktı. Yönetmen kendisini rahat hissedecekse doğaçlama yapabileceğini söyledi. Klaketi kapatacak kimse yoktu. Kamera çalışmaya başladı.

Genç adam hasta yatağındaki felçli babasına arkasını döndü, kamera yüzüne yaklaştığında genç oyuncu gitmiş yerine, o karanlık kasvetli koridorda bekleyen ürkmüş çocuk gelmişti. Çocuk ürkmüştü konuşmaya başlayınca babasını annesi olduğu zannettiği kadına soran çocuk gelmişti.
Senaryoda olmayan sözler ağzında dökülmeye başladı. Babası ile hesaplaşıyordu. Hayatında belki ilk kez kendisini bıraktı. Sahne bittiğinde gözlerinde öfke yüklü yaşlar vardı.

Jack Nicholson o sahneyi çekmeye başlarkan sıradan bir yıldız adayı, çekim sona erdiğinde ise 32 yaşında koskocaman bir yıldızdı.

BEŞİNCİ PARÇA:

"Five Easy Pieces" Kuzey Amerika'da piyano öğrenmeye başlayan gençlerin mezuniyet tezi kitabı görevini üstlenmiş bir kitaptır. İçinde beş klasik piyano eseri vardır. Aylar yıllar süren yorgunluk, ter, bazen umutsuzluğa kapılmaya neden olan egzersizlerden sonra bu kitaptaki parçaları çalmayı başaran piyano öğrencisi mutlu olur. Artık bir şeyleri ortaya koyabilmenin hazzını yaşar.

Robert Rafaelson, Holywood'un insanın ön plana aldığı yetmişli yıllarda, yıllardır üzerinde çalıştığı senaryosunu filme çekmeye çalışmaktadır. Film çarpıcı bir konuya sahiptir, ismi "Five Easy Pieces" olacaktır. Baş rolde Jack Nicholson vardır.

Fabrikada işçidir Jack Nicholson, çok basit zevkleri vardır, geceleri ayık geçmez, berbaer yaşadığı sevgilisi de çok basit bir kadındır. Küfür, içki, iş ile dolu bir hayattır. Sevgilisi ile iletişim problemleri vardır. Eve geldiği zaman sözle konuşamadıklarını müzik setinin sesini yükseltip Tammy Wynette şarkıları çalarak ortaya döker sevgili rolündeki Karen Black. Jack nefret edilecek bir karakteri canlandırmaktadır.

Sonra birden, hiç umulmadık bir anda, inanılmaz bir mekanda, jack Nicholson bir pyanonun başına geçer ve inanılmaz güzellikte bir melodiyi çalmaya başlar. O andan itibaren adamın içinde yaşadığı çevreden farklı bir geçmişi olduğunu, o çevrede bir yabancı olduğunu anlayıp gizlice izlemeye ipuçlarını bir araya getirmeye başlarız.

İyi bir piyanist olacakken, zengin ailesini terkedip, sahip olduğu herşeyi elinin tersi ile itip, bir fabrikadaa işçi olmayı tercih etmiştir. İki kardeşi vardır. Kızkardeşini ziyaret ettiğinde, yola çıktığı andan itibaren sanki işçi jack sanki yavaş yavaş soyunup aristokrat jack ceketini giyer. Konuşması, şivesi, yürüyüşü yavaş yavaş değişir ve içinden farklı bir adam dışarıya çıkar.

Babası ağır hastadır, istemdeiği halde onu ziyaret etmek zorundadır. Ziyarete sevgilisi ile gider. Orada babası ile hesaplaşır. Kolay bir hesaplaşma değildir. Sevgilisi ile yola çıkar. Bir benzin istasyonunda dururlar. Jack sevgilisinin iyi olmasını, mutlu olmasını istemektedir. Sevgilisi tuvalette iken, ceketini, cüzdanını bırakarak benzinlikte karşılaştığı bir şofre onu alıp alamayacağını söyler. Beş parasız ve kimliksiz yola çıkar...

Sinemaseverlerce keşfedilmesi gereken filmlerdendir Beş Kolay Parça.

24 Şubat 2008 Pazar

Köy Yanar Kahpe Taranır

Bir alay insanın dar bir zamanda bir işi yetiştirmek için telaş içinde zamanla yarışarak işi bitirmeye kalkıştığı bir anda, bazı kimseler, tembellikten ya da türlü sebepten, işin bitmesine yardım etmek şöyle dursun bunun yerine konu ile doğrudan/eğriden şöyle ya da böyle ilintisi bulunmayan, işin bitmesine faydası dokunmayan bir işle zaman öldürürler. Vardır böyle tembellikle vakit geçiren kimseler, yan gelir yatar bir de sonunda kendi yapmış gibi ahkam kesmeye yeltendikleri vakit bir kaç kez - izmirli ağzıyla - vardır aslfalayaların attığı zamanlar serde.

22 Şubat 2008 Cuma

Sağduyu Gaflet Uykusunda

Alsancak, sevinç pastanesi önünde kapkara öcü gibi giyinmiş bir kadın bekliyordu. Önünden başı örtülü, dizin altında bacaklara kadar uzanan modern bir tunik giymiş, tuniğin aştında uzun pantolonu olan, ancak parmakları dışarıda bırakan bir ayakkabı giymiş zarif bir genç kız geçti. Öcü kılığındaki kadın birden fırladı ve zarif genç kızın başörtüsüne asıldı, bir yandan da "Alttan açmış üstten kapatmış pis orospuuuu!!!" sözlerini haykırdı. Son keşmeyi canhıraş çığlıklarla tekrarladı. O anda yoldan geçenler şaşırdı. Erkekler kızı siyahlara bürünmüş kadının elinden zor kurtardı.

Mevsim yazdı. Aynı yaz, Karaburun'da bir genç kızın tesettüre bürünmüş bir grup insan tarafından tartaklandığını okuduk.


Bu saldırganlık, bu öc alma hırsı nedir? Hoşgörüyü hangi sene, sağduyu tam olarak nerede kaybettik acaba?


Tesettür giyim tarzını benimsemiş insanların, normal insanların kendilerine gösterdiği hoşgörüyü gösterebildiği bir ülke olmamız dileği çok çaresiz/imkansız bir temenni olarak mı hatırlanacak kısa bir süre sonra?

21 Şubat 2008 Perşembe

Tapon Bunlar !!!

Kerli ferli insanlar var, üzerlerinden bir ağırlık bir efendilik akıyor. Konuşurken daha daralıyorum bunlarla. Aklımdan "Allah'ım bunlar doğuştan mı böyle?" sorusu geçiyor sıklıkla. Eğer sonradan oldularsa bilmek istemiyorum zaten. Bunların etiketleri var, kerli ferli halleri, muhteşem göbekleri, tapılası gıdıkları, ballandıra ballandıra anlattıkları yaz tatilleri, süper zeki çocukları var. Bir tanesinin de Allah için normal bir tarafı yok her vasıfları olağanüstü. Kariyerlerinin zirvesinde bunlar ama gözleri hala başkasının bir tarafında.
Bunların sidik yarışı dinmek bilmiyor, dur durak tanımıyor. En uzağa sen gittin abicim, ingilizceyi en güzel sen konuşursun, en güzel sen anlarsın, insanlık tarihi boyunca dünyanın başına gelen en güzel lütuf sensin be anacım, en güzel sen sıçar üzerine tüy dikilmesi gerekirse en güzel kıl da tüy de senin, yeter ki o yağıl yavşak el ayak, öte ve berinizi benden uzak tutun. Gerisi sizin hepsi sizin olsun.

Toz Almanın Püf Noktaları

Bir tür temizlik yöntemi olarak toz almak beni tuhaf biçimde büyülemiştir. Özellikle elinde kuş tüyünü andıran bir demet ile tozlara "puf" "puf" darbeleri ile dokunup geri çekilerek klasik müzik eşliğinde yapıldığında kolaylıkla bale yapıyormuş izlenimi sergilenmesine müsait eylem tarzı olarak gerçekleştirildiğinde izlemesine doyum olmayabilir. İşte fantazi dünyası kapısını böyle olmadık yerlerden aralayıveriyor bazen.

Aslında toz almak tembel insanın işi değildir. Tembeller toz almaya kalkıştığında tozlar çoktan birleşerek öbek öbek, çalı grupları halini almaya başlamış olacağından onlar tozu kulaklarından tuttukları gibi alır camdan aşağıya atıverirler.


Üç arkadaş ev tuttuğumuzda tozları 3 aayda bir kulağından yakalar camdan atıverirdik konu komşuya hissettirmeden. Ama iş mutfaktaki bulaşık yığınlarına gelince hepimizin mutlaka bir işi çıkıverirdi.

Farklı Bir "Güzel ile Çirkin" Filmi

Steven Shainberg'in yönettiği, başrollerinde Nicole Kidman ve Robert Downey Jr.'ın rol aldığı "Fur: An imaginary portrait of Diane Arbus" u izledim dün gece. 2006 yapımı bu film David Lynch'in Inland Empire isimli son başyapıtı gibi ne yazık ki sinemalarımıza uğramadı.


Diane Arbus ülkemizde çok fazla tanınan bir fotoğrafçı değil. Zengin bir ailenin kızı olarak dünyaya gelip, ailesinin istemediği bir evlilik yapmasına rağmen eşi de tanınmış bir moda fotoğrafçısı olan Diane yine kalburüstü bir hayat sürmeye devam ederken, sahip olduğu herşeyi, iki kızını, zengin hayatı, iyi bir evliliği elinin tersi ile iterek farklı bir dünyaya adım atar. Çektiği fotoğraflar rahatsız edicidir. Siyah beyaz çalışır. Çirkin insanlar, fiziksel kusuru olan insanlar, kadın kılığındaki erkekler, ikizler, üçüzler, sirkler, cüceler, çıplaklar kampındakiler, terkedilmiş otel odaları resimlerine taşıdığı konulardan olur. 1923 doğumlu Diane 48 yaşında bileklerini keserek intihar eder. İntihar anında fiziksel özürlü arkadaşlarının başucunda bekleyip ölüm anını fotoğarfladığı anlatılır. Seçtiği konuları o güne kadar ilk kez görüntüleyenlerden olduğu için fotoğrafları 20. yüzyılın ikinci yarısında farklı sanat dallarındaki sanatçıları etkilemiştir. İkiz kızkardeşleri gösteren fotoğrafından Stanley Kubrick ağır biçimde esinlenerek "Shining" filminde bu ikizleri andıran görüntüleri kullanmıştır.



Film Diane'in sadece yeni bir dünyayı keşfedip, fiziksel kusurunu saklamaya çalışan komşusu ile tanışıp fotoğraflar çekmeye başladığı ilk dönemi anlatıyor. Filme ilk başta aydınlık hakimken Diane'ın komşusu ile tanışmasından itibaren kasvetli ve ağır bir hava atmosferi ele geçiriyor. Yönetmen kesinlikle antipatik Lionel karakterini merak unsurunu canlı tutarak yavaş yavaş açığa çıkartıyor. Komşunun teni açığa çıktıktan sonra yine herşey aydınlanıyor. Nicole Kidman iyi oynamış, Robert Downey Jr. ise yüzünü göstermeden filmin sonuna kadar mükemmel bir oyun sergiliyor. Nasıl olur demeyin, oluyor işte.

20 Şubat 2008 Çarşamba

Fena Halde Hakkı

Çok uzun sürmedi ayaklarımın beni kırmızı saçlı kadını gördüğüm yere götürmesi. Soğuktu ve yağmur yağıyordu. Öğle yemeklerini sürekli olarak yediğini tahmin ettiğim yere zor yetiştim. Caddenin sağ tarafındaki kaldırımda yürüyordum ki, yüzyıllık binalardan birinden dışarıya o çıktı. İki metre ötemdeydi. Başkasını gözetlemek çok ayıp biliyorum. Yanında kendisinden uzun boylu kırklı yaşlarında bir adam vardı. Kadın şemsiyesini açtı. Erkeğe verdi. Altında beraber yürüyerek karşıya geçmeye çalıştılar. Tam caddenin ortasına geldiklerinde adam geriye kaçtı. Kırmızı saçlı kadın caddenin tam ortasında bir başına kalakaldı. Adam tam bir öküz. Yolun ortasında onu bırakıp nasıl geriye kaçarsın sen? Utanmaz adam. Kadın da gerisin geriye kaçtı.


Sonra karşıya geçip, kafeye girdiler. Adı Retro. Biraz bekleyip arkalarından girdim. Hiç durmadan konuşup, yemek yediler. Adam resmen bir öküz gibi yedi.



HEY HAKKI DUR ORADA!!!!! ....


Ben bu bloğun sahibi Vladimir. Hakkı'nın beni böyle "öküz" diye tanımlamasına çok sinir oluyorum.


Bak oğlum hayatın ellerimde mahfederim seni bilmiş ol. Sen doğduğuna pişman olduğunu sanıyorsun ama sen daha birşey görmedin be yavrum.. Kendine gel, haddini bil Hakkı..


DEVAM ET HAKKI...

Ama terbiyeni takın bu sefer...




Kadının yazı yazmasına mani oldu. Oysa biliyorum o her öğlen buraya gelir ve yazar. Kırkbeş dakika oturdular oturmadılar, yemeğin üzerine bir çay içip kalktılar. Adam çalışmıyor galiba, kızıl saçlı kadının işine yetimesi lazım. Sevmedim o adamı. Günahımı vermem. Çok içten pazarlıklı bir hali vardı. Onlar çıkınca ben kızıl saçlı kadının masasına gçip bir kapuçinoo söyledim. Ön yüzünde "bu kuponu getirip fön çektirene bir seans solaryum bedava" yazılı amerikan servisin arkasına yazmaya başladım bunları.


Ben de yazmak istiyorum. Ama ne yazacağımı bilmiyorum. Sanırım doğduğum yere gidersem orada yaacak birşeyler bulabilirim. Ama yazmaya değecek ne var asıl onu bulmalıyım.




HAKKI SEN BİTTİN OĞLUM!!!!! ....


Bu sabah vapurda işe giderken seni düşündüm. "Her Hakkı Mahfuzdur" etiketlerinin son yazısında seni öldürmeye karar verdim ben. Ama nasıl öldüreceğime karar verinceye kadar Pasaport İskelesine geldi dayandı vapur. Canım Alsancak iskelesine kadar gitmek istemedi indim orada. Oysa aklımda seni karlar içerisindeki bir terene bindirip, aksi istikametten gelen tren ile senin trenin çarpıştırıp bu kazanın üzerine çığ düşürmek vardı, oysa senin kafanı evindeki fırının içine sokup tüpü sonuna kadar açmak vardı, yoksa aklımda camı penceresi tıkalı banyoda uzun süren bir duş aldırmak vardı, Oysa seni banyo küvetine yatırıp, bileklerine jiletle incecik iki kesik açıp sıcak suların içine oturtmak vardı. Kurtuldu bu seferlik hakkı. Ama seni sevmedim Hakkı, bilmiş ol Hakkı, ayağını denk almanı öneriyorum Hakkı!!!



Bir haftadır Gönen'deyim. Burada tanıdık kimse kalmamış. Kaplıcalardaki oteldeyim bir haftadır. Bir haftadır uyku tutumuyor. Babamın bizi neden terkettiğini anlar gibi oldum sonunda. Manolya'da biricik kızım Tuğçe'yi alıp terkedeli beri anlayacak gibi oluyordum zaten.


Yaşadıkları babama yetmiyordu, o hep önemli bir olmak istedi, bakkaldan getirdiği bir kase yoğurdun üstündeki kaymağın eleştirilmesine tahammülü kalmamıştı. Bizlerin zırıltısını daha fazla çekemedi ve gitti. Ya da ne oldu bilmiyorum.


Ama bilmek karımı ve kızımı geri getirmiyor.



Bu sabah..




Ben bu sabah... Seyahat çantamın içindeki bütün ilaçları kutularından çıkarıp, oteldeki yatağımın üzerine, yatak örtüsünün üzerine dizdim. Turuncu soğuk algınlığı ilacı, beyaz tansiyon ilacı, sarı uyku hapları, beyaz yeşil yatıştırıcıların uç uca dizildiğinde büyüleyici bir güzelliği var. Daha önce farketmemişim. Onları tek tek ağzıma alıp, bir şişe "madran" ile boğzaımdan aşağıya inidirecek cesareti bulmak için tam 2 saat baş parmağım ile işaret parmağım arasına aldığım bir dramamine'i dudağıma dayayarak bekledim. İlkini içsem geriye kalan 56 tanesini de içebilecektim. İlacı yutabilmek için beni hayata bağlayabilecek nedenlerin ne olacağını düşündüm; bir tane bulamadım. Adaleti severim ölmemi gerektirecek nedenleri bulmaya çalıştım bir tane geçerli neden bulamadım. Geçersiz olan bir tane vardı o da bu da nadanlık eden öküz herife aitti.


Yataktan kalkıp başımı cama dayadım.


Dışarıda bembeyaz bir masal dünyası vardı. Çocuklar kardan adam yapıyorlardı.


Çocukken biz de üç kardeş, kar yağdımı bahçeye çıkar kardan adam yapardık..


Kardan adam yapmak istedim


Dışarıya çıktım..


Çok sessizdi.


Karın üzerinde minicik iki tane serçe vardı.


Serçeleri seyreden tek kişi ben değildim....