17 Şubat 2012 Cuma

Origami: Yarasa

Yarasaları hiç sevmem yakından görmüşlüğüm de allah razı olsun şu ana kadar olmadı hiç. Soğuk nevale sinsi bir hayvandır gözümde. ne yapsa bana yaranamaz. 

Elin origam ustası almış doları katlamış bükmüş yapmış bir yarasa. Ülkemizde paramızı koruyan kanunlar var da bizim paralar derli toplu duruyor, yarasa suretine bürünüp kepaze olmuyor en azından. Kıskanmıyoru origami yapanları, hiç kıskanmıyorum hem de.

Bugün Dünya Kedi Günlerinden Yalnızca Bir Tanesi

Geçtiğimiz Pazartesi günü katıldığım toplantıda yazar, 17 Şubat tarihinin Dünya Kedi Günü olduğunu söylemişti. Daha önce duymamıştım ama google da araştırdım kesin tarihi öğrenebilmek için. Öncelikle 17 Şubat günü bazı ülkelerce kabul görmüş, ancak kedi severler belirli bir günde sözbirliğine varamamış olmalılar ki, dünyanın başka yerlerinde başka başka tarihler Dünya Kedi Günü olarak hatırlanıyor. Ülkemiz onyedi şubatçılardan. 

Havalar soğuk gidiyor, soğukların artması en çok da sokak hayvanlarını etkiliyor. Yine de güneş yüzünü biraz göstermesin, hepsi soğukları anında unutup, güneşin altında bir güzel gerinmeye, temizlenmeye, oyunlar oynamaya ve ardından da mışıl mışıl uyjuya dalıyorlar. Resimdeki sokak kedisi de bugünün dünya kedi günü olduğunun farkındaki hayvanseverlerden gördüğü ilgi, sevgi ve kuru mamalar sayesinde iyice mayımış, güneşin tadını çıkarıyordu. 



Fotoğraf: Kış Güneşinde Sokak Kedisi - D.M.

16 Şubat 2012 Perşembe

Tek Kişilik Düet


Geceyarısı. Karanlık. Havada bulut sıcağı var. Ay ve yıldızlar görünmüyor. Yüksek binaların arasından karşılıklı evlerin penecereleri arasında zigzaglar çizerek ilerleyoruz.. Evlerden birisinin ışığı yanıyor. Yaklaşıyoruz. Işıkların geldiği pencerenin camı açık, perdeler oynuyor. Yakınına geldiğimizde, bir kadının konuşmakta olduğunu duyuyoruz. Yandaki pencerede meraklı bir kadın karaltısı varç Komşu pencerede bir kadın konuşulanları dinliyor besbelli. Perde rüzgarla aralandığında çift kişilik bir yatak görüyoruz. Kadın cam kenarında kendi yastığına sırtını vermiş, yatağın içinde oturuyor. Işık kadının tarafındaki abajurdan geliyor. Adam sırtını kadına dönerek yatmış. Pencereden içerisini görmemizle bir kadının söylediklerini net olarak işitiyoruz.

Kamera pencereden yatağa ilerliyor, kadının ayaklarından yüzüne yükseliyor konuşmanın “çiçek” ile ilgili bölümüne geldiğimizde, kamera kadından adama dönüyor. Önce uyumakta olan adamın vücudunda üstünkörü  geziyor, ardından adamın yüzüne yaklaşıyor.  


-          Hep  yanındayım.
-          …..
-          Hep ama hep yanındaydım, her zaman sana destek oldum.
-          …..
-          Benim de bir şeyler isteyebileceğim hiç mi aklına gelmez senin?
-          …..
-          Benim de isteklerim var, hayallerim var.
-          …..
-          Benim de bir hayatım var.
-          …..
-          Hiç düşündün mü, bana ne olacak?
-          …..
-          Bana ve benim hayallerime ne olacak? Anlatsana.
-          …..
-          Sadece senin arkadaş grubunla değil de başkalarıyla da ahbaplık etmek istediğim hiç mi aklına gelmez senin?
-          …..
-          Hayallerimi, isteklerimi, her şeyimi aldım ve senin içine gömdüm ben. Onlardan umudu kestim ama senden umudum vardı. Sanki bir tohum eker gibi hepsini sabırla sana ektim herşeyimi, geleceğimi. Büyüsünler diye kendi hayatımla suladım onları. Boy atsın, bir çiçek açsın diye bekledim.
-          ….
-          Büyümedi, açmadı o çiçek.
-          …..
-          Üç yılımı verdim sana. Üç kocaman yıl. O ççek neden büyümedi biliyor musun?
-          …..
-          Susarsın, hep susarsın, yatar uyursun böyle.
-          …..
-          O çiçek açmadı. Çünki o toprakta iş yok. O kadar sert, o kadar kendi içine kapalı ki o toprakta asla yeni bir çiçek büyümez.
-          …..
-          Bunu anlayıncaya kadar her şeyimi sana verdim.
-          …..
-          Sıkı sıkıya tutundum  sana, o hiç açmayacak çiçeğe,  Neden biliyor musun?
-          ….
-          Çünkü seni seviyordum.
-          ….
-          Ama artık bitti. Senden artık bir şey beklemiyorum. Ben yokum. Bitti.
-          …..


Adamın gözleri açık uyumuyor. Dizleri karnına çekilmiş iki eli yastığının altında kıpırdamaksızın yatıyor. Konuşmuyor. Dinliyor. Susuyor. 




15 Şubat 2012 Çarşamba

Şeffaf Ekmek Kızartma Makinesi

İnsanoğlunun isteklerinin sonu yok. Her şeye de sahip olsa, sahip olduklarından fazlasını istemek doğasında var. Bu şeffaf ekmek kızartma makinesi de her şeye sahip olanlar için yapılmış icatlardan. Ancak ekmek kızartıcısını çalışır vaziyette unutup başka işe dalarak ekmeğini hep yakmayı başaranlar ya da cihazın başında beklese de her seferinde marsık gibi kara kuru bir ekmek dilimini tabağına koymayı alışkanlık haline getirmiş olanlar için de pekala yararlı bir mutfak eşyası. 

Kullanması ise çok kolay, eköek dilimini içine bırakıp karşıdan bakıyorsunuz. Dilim istediğiniz renk tonuna döndüğünde çıkarmaktan başka telaşınız olmuyor. Şeffaf ve ısıyı geçiren cam kullanılarak dizayn edilmiş. 


14 Şubat 2012 Salı

Öykü Günü

Dün akşam bir söyleşiyi dinlemeye gittim. Aynı zamanda bir akademisyen de olan ünlü bir yazar, çok keyifli bir buçuk saat armağan etti bizlere. Konuşmasının arasında "Sevgililer Günü" ve "Dünya Kedi Gününden" bahsetti. Kendi ilgi alanına girmeyen bir önemli günün yanından ise kendi deyimi ile "vınnmm diye" geçti. Öykü çoğu yazar ve okur için üvey evlat muamelesi görmüştür, bu ne yazık ki doğrudur. Zahmetli bir yazın türüdür öykü, kısa öykü. Kısacık bir alanda bir anın, bir kişinin, bir olayın, kısacası hayatın minik bir anını paylaşmak kolay değildir elbette. 


1997 yılında Ankara'da başladı öykü günleri, 2012'ye kadar aktı zaman. Bugün dünya öykü günü. Öykü gününüz kutlu olsun. 

Bugün bir öykü okuyun lütfen. Eğer bir amatörden bir öykü okumak isterseniz, aşağıda üç sene kadar önce yazmış olduğum ilk taslağına da bu blogda uer vermiş olduğum "Gece ve Kadın" isimli bir öyküm var. Sonu belirsiz bir öykü bu. Öyküyü okuyun ve döykü gününün hatırına, öyküdeki kadına dilediğiniz sonu armağan edin lütfen.
Resim: Ironing Lady - J. Coccarelli

Gece ve Kadın

Geceyi seviyordu kadın. Günün en sevdiği kısmı; karanlığın gölgesinin usulca inmeye başladığı andan, gün ağarıncaya kadar geçen zaman dilimi başlamak üzereydi.  Karanlığın gücü arttıkça evlerin, sokakların ışıkları bir bir yanarak aydınlatmaya çalışıyordu geceyi. Bu da  diğer günler gibi yavaş geçen bir gün olmuştu, artık gecenin inmesine fazla vakit kalmamıştı. Özlemi kısa bir süre sonra sona erecekti.
Salondaki geniş pencereden evlerin üzerinden, kendini uzaklardan gösteren denizin maviliğine baktı. Dudaklarından tatlı bir ses döküldü;
"Geceye az kaldı"
Melodik bir sesi vardı kadının. Müziği çok seviyordu. Hep şarkıcı olmak istemişti ama bunun hiç olmayacağını geçmişinde bıraktığı uğursuz bir ses kulağına fısıldamıştı. Ayna karşısında, bir eline aldığı saç fırçasını sıkı sıkıya mikrofon gibi kavrayıp hayalindeki seyirci kalabalığını selamlıyordu bazen. "Utanmıyor musun koskoca kadın, böyle ayna karşılarında?" diye kendi kendini azarlıyordu hemen ardından. Mutfağa geçip akşam için pişmekte olan yemeğe baharat ilave ediyordu. Salona geçiyordu, oradan banyoya, oradan yatak odasına. Evin içinde dört dönüyordu. Kafese konulmuş bir hayvan gibi ruhu daralıyordu çoğu zaman.
Salondan mutfağa geçti, yemek hazırdı, tencerinin kapağını kaldırıp tahta bir kaşığı daldırdı. Çıkarıp ağzına götürüp tuzuna baktı. Ocağı kapattı. Hemen arkasından banyoya geçip aynaya baktı, kısacık saçları vardı eskiden. Oğlan çocuğu gibi kestirmiş ve sarıya boyatmıştı. Çok yakışmıştı o saçlar. Mutlu olduğu zaman nasıl güldüğünü hatırlayarak aynaya döndü, "Civciv gibiydi" dedi. Yatak odasına geçti, kızının odasına baktı. Arka odaya geçti. Koltuğun üzerinde rengarenk giysiler bırakılmıştı. Ait oldukları yerlere dağıtılmadan once ütülenmeleri gerekiyordu. Farklı renklerin bir arada olmasını seviyordu. Elini giysi yığınına uzatıp içlerinden bir tanesini aldı. Çimen yeşili renkte bir bluzdu Yanağını kumaşa sürdü. Yumuşacıktı.
Bu bluzu giydiği ilk günü anımsıyordu. Arkadaşları ile Kilyos'a pikniğe gitmişlerdi. Kısacık sapsarı civciv gibi saçları vardı, Kemal gitar çalıyor o söylüyordu:
"Dokunur bahara içimdeki güz,
Suretim yalancı sıcak
Üşür içimdeki ağlayan yüz

İkisi de seviyordu bu şarkıyı. Sözlere gireceği anda gözleri ışıl ışıl buluşuyordu. Kemal o akşamüstü evlenme teklif etmişti. Arkadaşları sevinç dolu tezahüratlarla karşılamıştı kararlarını. Evlilik teklifinin üzerine sertçe bastı ütüyü, katladı, kollarının birleşme yerlerine bir tane daha ve daha sert bir tane daha. Buharlar yükseldi çimen yeşili kumaştan, gözlerinin hizasına kadar. Elbise dolabını açıp oraya kaldırdı evlilik teklifini.
Yavru ağzı renkli gömleği evlendikten kısa bir sure sonra almıştı Kemal'e. Bir sigorta şirketinde çalışmak, sabah işe, akşam eve koşturmak, evlendiği adama yemekler yapmak, giysilerini ütülemek, birlikte hiç gidilemeyecek yaz tatilleri planlamak hayallerinin arasında asla olmamıştı. O yüzden mi kolay razı gelmişti çalışmamaya, ev hanımı olmaya, hayalini kurmadığı bir işte çalışmamak için mi? “Madem ev hanımı olacaktım niye o kadar okullar kazandım, okudum, nerede şimdi o sınavlar, diplomalar?” sorusu içini kemiriyordu zaman zaman. Koridorda saçlarını geriye savurup havalı durarak mutfağa sesleniyordu;
“Memnun oldum hanımefendi, mesleğiniz ne peki?”
Hemen mutfağa geçerek omuzlarını indiriyor saçlarını önüne dökerek fısıldar gibi cevaplıyordu;
“Müebbet ev hanımı”
Tuzağa düşmüş bir av hayvanı gibi hissediyordu kendini. Onlar isimlerinin av hayvanı olduğunu bilmezlerdi değil mi? Bilselerdi kaderleri belki başka türlü olabilirdi diye düşünürdü. O da bilmiyordu kaderini. Erkekler için alışılmadık renkte olan gömleği severek giymiş olsa da zamanla varlığını unutmuştu Kemal. Nereden aklına geldiyse geçen hafta işe giderken tekrar giymişti. Aynı gece dışarıya çıkmışlardı, o gömlek üzerindeydi. Çocuk fikri için neden acele etmişti Kemal? Onu, kaderi olan kapana daha sıkı ve çözülmesi imkansız zincirlerle bağlamak için mi? Yavru ağzı gömlekten buharlar yükselirken gözleri ıslandı. Çocuk, kısa vadeli planlarında yoktu kadının. Yine de henüz iki yıllık evliyken kucağında çocuk ile başka bir evin başka odaları arasında koşturur bulmuştu kendisini. Gömleği askıya astı, askıyı da doğru dolaba.



Arkası tamamen kırmızı önü küçük küçük farklı renklerdeki kare ve üçgen desenlerden oluşan bluzü vardı şimdi elinde. Canan’ın hediyesiydi, ilk başlarda severek giymmişti, ama artık her giydiğinde Kemal ile ilk büyük kavgaları geliyordu aklına. Akşam dışarı çıkmışlardı, sesinin güzelliği ile gittikleri yerde dikkat çekmiş, arkadaşları da ısrar edince kendini gittikleri barın sahnesinde bulmuştu.



"Su gibi geöti yıllar,
"Deryada bir damla kadar”



Şarkıyı söylerken Kemal'in sinirlendiğini sezmişti. Yine de ardından bir şarkı, sonra bir tane daha, tıpkı eski günlerdeki gibi diyecekken eşi ile gözgöze geliyor bu derece sinirlenmiş olması inadını kamçılıyor, şarkı söylemeyi bırakamıyordu. Eve geldiklerinde; "Sen kendini ne sanıyorsun" dediğini duymuştu sonra sol kulağının üzerine bir şes patlamıştı. Banyo kapısının önünde duruyordu. Hazırsızlıksız yakalanmıştı. Bir an bembeyaz bir ışık görmüş, başının arkasında bir uyuşma belirirken her taraf griye dönmüştü. Yediği yumrukla sendeleyip geri geri giderek yere düşmüş, başının arkasını banyo küvetinin kenarına çarpmıştı. “Paspastaki kırmızı lekeler de ne böyle?” diye düşünmüştü kendine gelirken. Giysisinin ön kısmındaki desenler de kırmızıya dönmüştü, Blüzün kırmızılarına dikkatli biçimde baktığında kan lekeleri beliriyormuş gibi geliyordu kadına. Çok utanıyordu, hayatını paylaşma sözü verdiği erkekten düpedüz dayak yemiş olmayı kendisine yediremiyordu. Yüzündeki izleri soran arkadaşlarına ne akıl almaz bahaneler uydurur olmuştu sonraki yıllarda. “Kocasından dayak yiyor” diyerek arkasından konuşuyorlar mıydı acaba. Ütüyü bastırdı buharlar yükseldi. Kan lekelerini askıya asıp dolaba kaldırdı. Ütü yaparken içini üzüntü veren bir sıkıntı kaplıyordu. Evdeki hemen hemen her giysinin artık unutmak istediği bir hatırası vardı. Unutamıyor, unutmasına izin verecek bir tek umut bulamıyordu.



Kemal'in diğer gömleklerine geçti, koltuğun üzerindeki yığın azalacağa benzemiyordu. Bir gömlek, bir fanila, bir iç çamaşırı, bir gömlek daha. Eve arkadaşlarını davet ettikleri, ikisinin arasındaki şiddetli bir kavga ile sona eren başka bir geceyi katlayıp çamaşır çekmecesine kaldırdı. Yaz tatiline gidip ilk gününde geri döndükleri bir iç sıkıntısını katlayıp erkeğin giysilerinin arasına kaldırdı. Kalabalık bir sokağın ortasında, hem de herkes onlara bakarken bağırarak küfürler eden bir gömleği diğer gömleklerin arasına astı. Çok eski zamanlarda kalmış kendi halinin bir kopyası olan kızının blüzunu ütülerken ütünün derecesini usulca azalttı, Sevgi ile bastırdı metali kumaşa. Asmadan önce belli belirsiz dudaklarına götürdü kumaş parçasını. Bugün kendi annesi okuldan alacaktı ve geceyi anneannede geçirecekti biricik Aslı’sı. Geriye son bir parça kalmıştı, beli ağrıyordu, yüzü ter içindeydi. Son parça kızının minik bedeni kadar minik penbe renkli, Barbie resimli tişörttü. Doğum gününde almıştı onu. Ütüyü tişörtün üzerinde okşar gibi belli belirsiz gezdirmesi yeterliydi.



Fişi prizden çekti. Avucundaki pembe tişörtü sımsıkı tutarak hole yürüdü. Yatak odasındaki seyahat çantasının içine koydu, fermuarını çekti. Çantayı da alarak hole çıktı, elindekini portmantonun üzerine bıraktı. Hava kararıyordu. Balkona son kez çıktı, yüzünü soğuk bir esinti tokatladı. Işıkları yanmaya başlamıştı evlerin. Gece iniyordu. Yüzünü bir zamanlar güzel olduğunu anımsatan bir gülümseme kapladı. Kadın, kendini geceye bıraktı.



13 Şubat 2012 Pazartesi

Digitürk Aboneliğimi İptal Ettirtme Ve "Bir Daha Asla" Deme Nedenlerim

Telefonum artık günün, olur olmaz diye adlandırılabilecek muhtelif saatlerinde en münasebetsiz yerlerde ve gereksiz durumlarda aniden çalmıyor. Telefonumu epey bir zamandır sessizde tutuyordum, Ama o titreşim vardır ya, benim için sanki ciğerimin derinlerinden gelen bir depreşim olmuştu. Artık arayan o malum numarayı gördüğüm zaman telefonumu atkıma sarıp, titreşim sesini kaşkolumun kıvrımlarında boğmama, telefonumu iyiden sessizleştirmeme gerek kalmadı. Zil sesini ben de diğer normal insanlar gibi açabiliyorum. Ama kim derdi ki gün gelir telefon sapığımı da özlersin. Ben özlüyorum bakın. Bir iki gündür telefon sapığım aramıyor beni. Arayıp da o malum soruyu sormuyor. Oturup uzun uzadıya sohbetler etmiyoruz kendisi ile. Hani çoğu zaman açmasam bile haftada bir iki yine bir cevap verirdim, konuşurduk, pohpohlardı beni, bana sorular sorar, cevaplarımı dinlermiş gibi yapar, hatta cevaplarımı not ettiğine dair bir izlenim yaratırdı üzerimde. Ben de dediklerim not alınıyor diye sevinirdim. Kendini önemli hissetmek böyle bir şey olmalı. Ama yalanmış, hiç bir dediğimin not edilmediğini beni yedinci arayışlarında filan tam olarak anladım, ondan sonra telefonumu sessisize aldım, ardından nazlı aşık süsü verdim kendime ki fazla nazdan usansıunlar. Yok usanmadılar. Benim telefon sapığım bir kişi değildi yüzlerce kişiydi, her defasında bir başkası ile konuştuğuma göre, o kadar çoktular ki. Digiturk'ün call centerıydı beni taciz eden.

Geçen sene mart ayında dokuz yıllık Digiturk aboneliğimi iptal ettirmeye karar verdim.O zaman için - anımsadığım kadarı ile -  iptal ettirme sebeplerim şunlardı;
1 - Digiturk'ün yayın hakkını elinde bulundurduğu maçlara dair telif haklarını bahane ederek, Blogspot'da yayınladıkları maçların görüntülerine "link" veren, üstüne basa basa söyleyeyim, "bağlantı veren"  bir kaç blog yüzünden tüm ülkedeki yüzbinlerce blogger'ın ve onların okuyucularının bloglarına erişimlerini iki kez durdurmuş olması beni çok sıkmıştı. Bu gereksiz uygulamayı ilk yaptıklarında insanlar biraz tepkisiz kaldığı için ikinci kez yapmakta beis görmediler. Ancak ikinci kez aynı hatayı işlediklerinde inanılmaz tepkiler ile karşılaşmış olmalılar ki, çabuk geri adım attılar. Elbette hesaba katmadıkları bir şey vardı bu koskocaman şirketin; eskiden rakipsizdiler, artık bir sürü rakipleri var. Aboneliğini iptal ettirip rakip TV aboneliğine geçenlerin sayısında artış olmuş olmalı. 
2 - Aboneliğini aldığım uluslararası kanallardaki arapça yayın yapan kanal sayılarının gereğinden fazla artmış olması, ingilizce yayın yapan kanalların azalmış olması beni her geçen gün hayal kırıklığına uğratıyordu.
3 - Sinema paketine üyeydim, görmediğim bir filmi göstermez olmaları bir yana, arada bir benimle aynı pakete yeni üye olmuş kimseler ile konuştuğumda onların aynı hizmeti benden çok daha ucuz fiyatlarla satın aldıklarını duymaya başlamıştım. Bu da kendimi aldatılmış hissetmeme neden oldu.
4 - Digiturk dergisi için benden kesilen paraya rağmen o derginin yüzünü gazete bayileri dışında bir yerde görmeye muktedir olmamam da cabasıydı.

Blogumun kapanmasının da kırgınlığı ile abonlelik iptali işlemimi 2011 Mart ayında başlattım. Beni bir kaç kez arayıp vaz geçirmeye çalıştılar. 
"Siz eski üyemizsiniz çok değerlisiniz"
"Ben ha, değerli ha? Neden daha önce belli etmediniz?"
Vazgeçrirmeye çalışırken bana sundukları teklifler, beni çok sinirlendirdi. İlk aramamda abonelik ücretimi indirmeyi teklif ettiler. 
"Nasıl yani? Farkedince fiyat indiriyorsunuz, farketmeseydim daha kaç yıl bana pahalı yayın mı izletecektiniz?" 
"Hık mık. öyle düşünmeyin beyefendi"
Buna sinirleniyor olmamı idrak edemeyen call center kızları ve oğlanlarına diyecek sözüm yok, onlara "ara" diyorlar, arıyor çocuklar, elleri mecbur. Son olarak "Mart ayını ödediniz, bu ay bitsin Nisan'da keseriz" dediler. İyi dedim. Nisan'da aradılar, yayın kesildi. Ama aboneliğimi iptal etmediler. "Sizin aboneliğinizi 6 ay durduruyoruz altı ay sonra sizi arayacağız" dediler. Altı ay dolmadan bir kaç gün önce "yayınımın aralık ayında açılacağı" kısa mesaj olarak telefonuma  geldi, durumuyum derhal aradım. "İptal edin bunu, istemiyorum" dedim. Gayet makul konuşup iptal edileceğini söylediler. Cihazlar ne olacak sorusuna da "endişelenmeyin, teknik servis elemanları sizi arayıp randevu alarak evinizden teslim alacak" dediler.ne kadar iyi değil mi? Uygulansaydı evet. Ama böyle bir hizmet kalitesini ummak delilik olur. Bazı abonelikler var ki, sakız gibi yapışır atamazsınız üzerinizden. Digitğrk de malesef bunlardan. ANlamam için bir kaç gün geçmesi yetti.

Ben aboneliğim iptal olacak sanırken telefonum vurt zırt çalar oldu, ilk bir kaç konuşmamda gayet sakin neden abonelik iptal ettirmek istediğimi anlattım durdum. Bunların yapışkanlığını anladığım içinde abonelik iptal nedenimi anlaması gayet makul bir neden olarak kurguladım. Az ve öz, "İzmir'de oturmuyorum, şehir şehir geziyorum, iki yıl daha gezeceğim, gezerken yanımda decoder gezdiremem" Net değil mi? Yok, değilmiş ben bunlarla gğn aşırı muhatap olmalıymışım. "Beni bir daha aramayın, sıktınız artık, alın şu cihazlarınızı"ya  döndü iş. Onlarca defa arandım. Telefonlara çıkmadım..Digitürke bir daha asla abone olmam, yukarıda yazdığım nedenlerin dışında artık, abonelik iptali sürecinin ne kadar yıldırıcı olduğunu biliyorum. O dört neden olmasa bile sırf aboneliğinden zor çıkılıyor diye bir daha asla üye olmam bunlara. 

Yalnız beni şaşırtan konu, güya böyle büyük bir firmanın bir abonesi ile onlarca defa görüştürme yaptırıp da içlerinden bir tanesinin olsun "beni bir daha aramayın çok uzattınız bu işi, rahatsız ediyorsunuz yeter" ikazlarımı not bile almamış olmaları oldu.Aranmak istemiyor, uzatma u işi, bitir aboneliği değil mi. Yok o kıvama zor geldiler. "İyi madem iptal etmeyin madem abonelik iptal olmuyor, yayınları yollamaya devam edin" dememi bekliyorlardı sahiden? Var mıdır bu denli kabul ediveren bir insan tipi?

En nihayet geçen hafta bir tanesine, "Ellinci aramızndan sonra saymayı bıraktım ama ne sanıyorsunuz bir daha evime tv aboneliği yaptıracak olursam bunca zahmetten sonra sizi bir daha seçecek miyim sanıyorsunuz? Bitirin şu saçmalığı, aramayın beni" deyince telefonun ucundaki kız ekşitti hafif. "İyi o zaman iptal ediyoruz" dedi. Bir kaç gün sonra telefonuma mesaj geldi, decoderları ivedilikle bir teknik servise teslim etemezsem decoder ücretinin benden tahsil edileceğini yazmışlardı. Yani evden teknik servisle aldırtmak da başka bir yalanmış. Aylardır benden almadıkları için ben onlara ihtar çekseymişim daha iyiymiş. Aboneler haklıyken onları haksız pozisyonuna düşürecek kadar hizmet kalitesine önem vermeyen bir şirket olduklarına dair izlenimlerim pekişti. 

2011 yılı baharında başlattığım Digitürk aboneliği iptali işlemlerim 2012 kışının sonuna doğru tamamlandı. 11 aya yakın bir süre. Nasıl, jet gibi değil mi? 

Evet telefonum artık çalmıyor, o fazlası ile 73 lü numarayı artık görmüyorum. Telefon sapığım beni unuttu. ama eminim ki elindeki son kurbanlarına telefon açmakla meşguldürler. 

Bir daha mı Digitürk mü? Asla, asla, Allah korusun.  


12 Şubat 2012 Pazar

Yazarın Kurguları

Morgan Robertson, 30.9.1861 - 15.4.1915 tarihleri arasında yaşamış amerikalı bir yazar, kısa öyküleri ve romanları var. 

En tanına kitabı ise "Futility",  "The Wreck of the Titan" ismi ile de tanınıyor. 1898 yılında yayınlanan bu kitap devasa bir ingiliz yolcu gemisinin sonuncu seferini anlatıyor. Titan ismindeki bu geminin bir mühendislik harikası olduğu ve bu yüzden asla batmayacağı düşünülüyor, bu yüzden çok az sayıda kurtarma sandalına sahip. Ancak gemi Kuzey Atlantik sularında seyrederken bir buzula çarparak yara alıyor ve  imkansızlığı öngörülen gerçekleşiyor. Gemi batıyor. 

Titanic'in ilk ve son seferinden tam ondört yıl önce bu romanın yayınlanmış olması ve hayal ürünü olan geminin ve gerçek geminin isimlerinin ve sonlarını benzerlikleri hayli ürkütücü tesadüfler.



Morgan Robertson'un 1905 yılında yazdığı bir "Submarine Destroyer" isimli romanda da denizlatıların suyun yüzeyindekileri görmesine yarayan bir gözlem aracından söz ediliyor, ki o tarihlerde henüz periskop icad edilmemiş. Yazar daha sonra periskobun prototipini ilk önce kendisinin bulduğunu ileri sürerek patentini almaya kalkışmış olsa da, patent bürosu bu isteği geri çeviriyor.

Titanic'in batmasından iki yıl sonra, 1914'te Futility isimli kitabın yeni bir baskısı yapılıyor. Kitapta romandan sonra bir de "Beyınd the Spectrum" isimli kısa bir öykü yer alıyor. Konusu Japon İmparatorluğunun Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etmemiş olmasına rağmen Filipinler ve Hawaii'deki amerikan donanmasına uçaklar ile saldırmasını, bu saldırılardan sonra San Fransisco'ya bir baskın planlamasını anlatıyor. Japonlar ultraviyole ışınları kullanan bir silahla Amerikan askerlerinin görme gücünü azaltarak saldırılar esnasında onları çaresiz bırakıyor. Her ne kadar o bilim kurgu öyküsünü andırsa da, 1942 yılında Pearl Harbor baskını öyküyü bir anlamda gerçek kılıyor.

Yazdıklarında gelecekte olabilecekleri yakalayabilen yazarlara değişik bir saygı ve ilgi duyuyorum. Elbette bu tür yazarların başında çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda romanlarını büyük keyif alarak okuduğum Jules Verne gelmektedir.