25 Şubat 2012 Cumartesi

Geceyarısı Sineması

Karel Zeman 1910 - 1989 yılları arasında yaşamış bir film yönetmenidir. Filmlerindeki yaratıcı özel efektler ve sıklıkla kullandığı animasyon öğeleri sebebiyle Çeklerin Meliés'i olarak anılmıştır. 1945 ve 1980 yılları arasında çektiği filmlerde o devrin sinemanın teknik imkanlarının sınırlarına rağmen, Jules Verme, 1001 gece masalları gibi ffarklı kaynaklardan beslenmiş olan hayal gücünün izlerini peliküle; izleyenleri hayran bırakacak biçimde aktarmayı başarmıştır. 

Aşağıdaki her iki video da sanatçının Baron Munchausen filminden alıntılanmış. Gece izlemenizi ve beğenirseniz youtube ya da benzeri kaynaklarda paylaşılan eserlerinden denk geldiklerinize bir göz gezdirmenizi tavsiye ederim. 





Meraklısına linkler;



24 Şubat 2012 Cuma

Biraz da Magazin

Türk pop müziğinin suyunu çıkartan, zevksizlik çıtasını yükseltirken, "halk böyle istiyor martavalı" ile zevk çıtasını indirengiler familyasına mensup, slogan şarkıcısı hanımefemdinin biri; "Canım sıkıldı sinemaya gideyim hem boyumu göstereyim hem de film izliyeyim" der ve yola koyulur. Janjanı bol alış veriş merkezlerinden bir tanesinin sinema salonundan içeriye dalar. Koltuğuna yayılır. Kadının izlemek üzere seçtiği film, "The artist"tir. Film başlar. Filmin beşinci dakikasındaki sürprizin ne olduğunu duymayan bir tek sağır sultan bir de bu densizliği ile meşhur şarkıcı kadın kaldığı için filmin sürprizlerine hazırlıklı değildir. Öylesi bir sürprize tahammül sınırı on dakika ile sınırlı olduğu için kendisini derhal hafakanlar basar, kalkar sinema salonunu olanca ihtişamı ve şıngırtılı aksesuarları ile birlikte terkeder. Onun gidişi ile salon iyice sessizliğe bürünür. 

Normal insan izleyeceği film ile ilgili bilgi edinir de film izlemeye giderken, beğenmediği filmden de kös kös çıkar doğalolarak. Ama şarkıcı kısmısı normal insanlardan kat be kat yukarlarda bir yerlerde gezindiği için sinemadan çıkmak kadının hızını kesmez elbette. Hemen gişeye koşar, görevliyi azarlar.

- Ne biçim film bu? Hem siyah, hem beyaz, hem de sessiz. Çabuk paralarımı geriye verin.(bilet alırken kullandığı 15 lirasından bahsetmektedir)
- Ama hanımefendi.
- Aması yok, paramı geriye İS-Ti-YO-RUM!!!

Şarkıcının oktavı sınırlı sesi ilkokul çağındaki erkek çocuklarının kovboyculuk oynadığı dönemlerde kullandıkları silah sesi gibi çıkmaktadı. 
-Dışinya, dışinya, dışinya!

Gişedeki görevli yerinde siperlenir ve siner, siner, siner. Ama sinse de parayı iade edemez. Karşsıındakinin sinmişliğini içine sindiremeyen alı al gülü gül şarkıcı hiç de kibar değildir ve bağırmaktadır. Sİnema yönetimi kadının bağırmalarına son verebilmek maksadı ile şöyle bir çözüm önerisi koyarlar orta yere. 

- Hanımefendi, size hediye bileti verelim, canınızın istediği başka bir filmi ücretsiz izleyin.

Şarkıcı gönülsüz de olsa kabul eder gibi yapar. Ve gider.

Henüz çok uzağa gitmemiştir ki o AVM'de konuşlanmış olağan şöhret yakalama pusususuna yatmış alık sürüsü onu sobeler. Mikrofonu ağzına dayarlar ve sorarlar. 

- Can Bomnomo'nun Örövizyonda ülkemizi temsil edeceği şarkıyı beğendiniz mi? 

Kadın zaten daralmıştır, sessiz bir filmden çıkmıştır, parasını geri alamamıştır falan. Nevri dönüktür yani. Derhal kendisine doğru uzatılan folluğa çift sarılı bir yumurta bırakır:

- Ben bu işten anlıyorsam o şarkıyla ilk dörde giremeyiz. der ve yürür gider. Bu sorulara hazırlıklı değildir, o aşk sorularına, meşk sorularına provalıdır çünkü.

Bu habere de çok güldüm. Bir kere haber haber içinde ve üstelik magazin denen şey de bir alay geri zekalıyı AVM'lerde, bar ve lokanta çıkışlarında takip eden bir alay beyinsiz ordusundan beslenen bir komedi türüdür.  

Kadına bak, beğenmediği film on dalda Oscar ödülüne aday gösteriliyor ve siyah beyaz film dönemi sona erdikten sonra çekilmiş en iyi siyah beyaz film olduğu söyleniyor. Oyunculuklar, senaryo harika, kalkıyor beğenmiyor. Şarkı diye çığırdığı şeylerin tahammül edilir kenarı yok. Kalkmış Bonomo'nun bestesine pislik atıyor. Beğenmediği film göklere çıkartıldığına göre, beğenmediği şarkının akıbeti hakkında olumlu beklentilerim oluştu desem uydurmuş  olmam sanırım.

Yok yok hanımefendiler beyefendiler siz zevk çıtasını kendi alanlarınızda en aşağıya çekmeyi başardınız ama başkasının yaptığı işlerden uzak durun onları anlamaya sizin zevkiniz yetmez. 


23 Şubat 2012 Perşembe

2666'yı Okurken

Roberto Bolaño Latin Amerikalı bir yazar. Şiir, öykü ve roman türlerinde eserleri var. Çok iyi bi hikaye anlatıcısı. Eserlerinde kendi yaşamından izler olduğu düşünülüyor. Romanlarında hayatının izlerini sürmek, romanlarında yarattığı karakterlerin öykülerinin ipuçlarını diğer eserlerinde de bulmak mümkün. Bir Bolaño karakteri herhangi bir romana gelişigüzel girip hikayesi ile  okurları peşine takar. Kimi karakteri bir daha hiç görmezken, bazı karakterlerini diğer romanlarında ve öykülerinde yeniden bulabiliriz.
Bolaño 1953 yılında Şili’de dünyaya gelmiş.  On beş yaşına geldiğinde Ailesi ile birlikte Meksika’ya göç  etmişler.  Kitap okumayı seven ancak derslerine ilgi göstermeyen bir öğrencilik dönemi yaşadıktan sonra okulu bırakıp şiirker yazmaya başlamış. Salvador Allende’nin seçilmesinden sonra Şili’ye dönmüş. Sokağa çıkma yasağına uymadığı için hapse düşmüş, polislerin arasındaki bir tanıdık sayesinde kısa sürede hapisten kurtulmuş ve Meksika’ya geri gelmiş. İçinde olduğu şair çetesi ile sürrealist bir şiir akımı başlatmışlar, hoşlanmadıkları şairlerin okuma günlerini basarak protesto edip, kendi şiirlerini okurlarmış. Bu dönemin izlerini Vahşi Hafiyeler’de görebiliriz.  Bu dönemin arkasından yazar dünyayı gezmeye başlamış, seksenli yıllarda, para kazanabilmek için bir çok farklı işe girip çıkmış. Eroin bağımlısı olmuş, sonradan bıraksa da bağımşı olmak karaciğerine büyük zarar vermiş. İspanya’ya yerleşerek bir yuva kurmuş. Şiiri bırakarak, yazdığı kısa öykülerden para kazanmaya başlamış.  Düzyazıya ısınınca romanlar yazmaya başlamış. 2003 yılında, beş yıldır üzerinde çalıştığı son romanı 2666’nın son taslaklarını tamamladıktan sonra karaciğer nakli yapılamadan ölmüş. Ölümünden sonra İspanyolca konuşmayan ülkelerde de tanınmaya başlamış.
Ülkemizde “Katil Orospular”, “Uzak Yıldız” ve “Vahşi Hafiyeler” isimli kitapları Metis Yayınevince okura sunuldu. Som kitab0 2666 da nihayet Şubat 2012 itibariyle okurla buluştu. Pegasus Yayınları’ndan çıkan kitabım İspanyolca’dan yapılan çevirisi çok başarılı. Kitabın temiz, çeviri kokmayan bir dili var. Böyle olunca da geçen hafta edindiğim kitabı bitirmeden elimden bırakamadım. Bu da bütün Bolaño kitapları kadar sürükleyici. Yazarın vasiyetine göre aslında beş ayrı roman olarak basılması gerekirken yayıncısı ve varisleri tek kitap olarak yayınlanmasını uygun görmüşler.
Kitap beş ayrı bölümden oluşuyor, bu bölümler birbirinden bağımısz, sıralı ya da sırasız biçimde okunabilir. Her bir bölümü birbirine bağlayan minik detaylar mevcut ve her biri ayrı tarz şle kaleme alınmış. Ayrıca Bolaño’nun daha önceki eserlerinden kahramanlar da bir görünüp kayboluyorlar. Önceki yazdıklarını okumamış olmak bu kitaptan alınacak keyfi azaltmıyor. Kitapta hayal ürünü yazarlar ve eserlerine ilişkin çok sayıda detay var, bu okumayı çok heyecanlı ve inanılır kılıyor. İçinde yüzlerce karakerin olduğu romanın  konusunu anlatmak çok zor. Okuyacak olanların da keyfini kaçırmaksızın her bir kitabın sadece ana temasını özetlemeye çalışacağım. Her birinde onlarca roman kahramanının yaşamından kesitlerin de yer aldığını belirtmeliyim. 
Birinci Kitap Benno von Archimboldi ismindeki bir alman yazarın eserlerine tutkulu biçimde bağlanmış akademisyen ve eleştirmenler hakkında. Avrupa’nın dört farklı yerinden gelen dört eleştirmen, üçü erkek ve biri kadın, bu yazarın kim olduğunu ve ona ne olduğunu bulmaya çalışıyorlar. Bu dört kişinin derin ilgisi söz konusu yazarın dünyaca tanınan bir yazar haline gelmesine sebep oluyor. Bu dörtlünün arasında çok değişik ilişkiler yaşanıyor. Yazar hakkında tek bilinen çok uzun boylu, beyaz tenli birisi olduğu. Onun nerede olduğunu bulma yönünde saplantılı biçimde sürülen izler nihayet yazarın en son görüldüğü yer olarak Meksika Sınırındaki Santa Teresa isimli kasabayı gösteriyor.
İkinci kitap Santa Teresa’da geçse de eleştirmenlerin izine artık rastlamıyoruz. Bu sefer karşımızda karısını kaybettikten sonra çok mutsuz olmuş ve kasabaya yerleşmiş, ilk kitapta kısa bir süre diğer akademisyenlere yol göstermiş olan Şili’li Edebiyat Profesörü Amalfitano var. Bu kasabada yıllardır korkunç cinayetler işlenmekte. Kurbanların hepsi kadın ve katil bulunamıyor. Romanda anlatılan bu kasabanın gerçek hayattaki karşılığının Ciıdad Juarez isimli bir şehir olduğu ve burayı çevreleyen çölde hemen her hafta bir ceset bulunduğu biliniyor. Amalfitano bir türlü çözülemeyen cinayetler sebebi ile kızı için endişeleniyor ve aklını oynatacak raddeye geliyor. Bu kitapta Amalfitano’nun karısının öyküsünü öğreniyoruz.
Üçüncü kitap, Amerikalı gazeteci Oscar Fate hakkında. Gazeteci bir arkadaşının yerine Santa Teresa’da yapılacak bir boks maçını izlemeye ve o maç hakkında yazı yazmaya geliyor. Ancak şehirde süregelen cinayet dalgasını öğreniyor bunun üzerine, öldürülen bir Amerikalı kadın ve seri cinayetler hakkında yazabilmek üzere editörünü ikna etmeye çalışıyor. Maçı beklerken şehrin karanlık yüzünün çekimine kapılıyor, Amalfitano’nun kızı ile tanışıyor. Santa Teresa’nın ne kadar korkunç bir yer olduğunu hissetmeye başlıyoruz. Bu bölüm sanki dördüncü kitaba bir hazırlık olarak tasarlanmış. Sonraki kitap uzun bir karabasana benziyor.  
Dördüncü kitap, Santa Teresa’daki cinayetler üzerine, her bir kurban ve ölmeden önce son yaşadıklarının neler olabileceği, geride bırakılmış izler üzerinden  sanki polis raporlarından alınmış gibi detaylı biçimde tasvir ediliyor, her bir tanıtımın sonunda ise kişiyi gerçek hayata bağlayacak cümleler var. Ölen kişnin hayattayken yaptıkları kendisi ya da yakınları tarafından anlatılıyor. Kurbanların hikayeleri, polislerin anlattıkları, tanık ifadeleri birbirine geçiyor. İşte bu noktadan itibaren kitap sanki 300 sayfalık bir cehenneme dönüşüyor. Cinayeti örtbas etmek isteyenler ve bu cünayeti çözmek isteyenler birbirine geçiyor. Kurbanlar aniden beliren siyah ciplere biniyor, telefonlarda esrarengiz sesler duyuluyor, aynalarda sahipsiz yüzler beliriyor, çölde koşan atlı imgeleri beliriyor, bir bakışı ile insanların kanını donduran beyaz tenli uzun boylu adama dair rahatsız edici şüphelerden bahsediliyor, televizyon ekranlarındaki medyumun onuşmları uğursuzluk taşıyor.  Bu bölümü okurken 2666 acaba cehennemi anlatan bir kiatp mı diye düşünmeye başladığımı ifade etmeliyim.
Beşinci kitap okuru başladığı yere götürüyor yani Achimboldi’ye.  Tamamen farklı bir romanı okumaya başlıyoruz Archimboldi’nin çocukluk günlerini okuyoruz. Ardından İkinci  Dünya savaşı yılları ve Naziler anlatılıyor fonda ise gizli geçitler, kaybolan defterler, delirmek üzere olan bir kadınla yaşanan bir aşk, kışkırtıcı bir barones var. Archimboldi yazmaya tutkuyla bağlanıyor, çıktığı yolculuk onu Santa Teresa’ya kadar getiriyor hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlıyoruz.  
Romanda katilin kim veya kimler olduğu önemli değil ve bu garip özette anlattıklarım sonuca dair herhangi bir ipucu içermiyor, o yüzden okuma keyfinize bir zarar vermeyeceğimi umuyorum.
İlgilenenler leyifli bir okuma deneyimi yaşayacaklardır diye düşünüyorum.


Aynı anda iki bazen üç kitabı okuma alışkanlığıma rağmen 
2666'ya  iltimas yaptığımın resmidir.


2666 - Roberto Bolañ
Pegasus Yayınları, Şubat 2012
Çeviren: Zeynep Neyzen Ateş


Meraklısına Linkler;



22 Şubat 2012 Çarşamba

2666 Nedir?

2666 bir sayı. Tarifi çok güç bir sayı.

Bana kalırsa baştaki iki rakamı ikibinli yılları sembolize ediyor, 666 sayısı ise saf ve nedensiz kötülüğe işaret ediyor. Yani 2666, kötülüğün 2000'lli yıllarda insanların arasından ya da onları önüne katarak ilerleyişini anlatıyor. Bu sayı kötülüğün son yolculuğunun izlerini sürmeye kendilerini adamış insanların, izlerin vardığı son durakta kayboluşlarını ve kötülüğün doğasında yer alan nedensizliği, ilişkisizliği onun sırrına varmak isteyen herkesin, her şeyin birbirlerine ufak temaslarla ilişkilendirildiği uzun bir öykü aslında.

Şilili yazar Roberto Bolaño'nun son romanıdır 2666, hal böyle olunca da bu sayının açıklaması bana kalmıyor elbette. Böyle olunca da bu sayının anlamının açıklanması çok gerekli değil, hoş yine de yazar rakamın anlamını açıklamasa da başka bir kiyabında izlerini vermiştir zaten. Bir kadının ağzından Latin Amerikanın hüzünlü ve vahşi tarihini anlattığı "Amulet" isimli romanının kahramanı ve "Vahşi Şeyler'den şöyle bir geçiveren Meksika Şiiri'nin Anası sayılan Auxilio Lacouture,2666'yı bir konuşmasında kullanır. Lacouture 1968 yılında ordunun üniversiteyi işgali sırasında yaşanan Tlatelolco katlimaından kurtulabilen tek kişidir. 12 gün kadınlar tuvaletinde kendi kendine şiirler okuyup, saklanarak bunu başarmıştır.

Amulet isimli romanda, Mexiko City'deki Guerrero Caddesi'nde yine Vahşi Şeyler'deki karakterlerden Arturo Belano ve Ernesto San Epifanio'nun peşinden giderken şunları anlatır;"...Guerrero Caddesi'nden aşağıya doğru ilerledik, adımları az evvelki kadar hızlı değildi ve ben de onların peşinden gitmeye deminki kadar istekli değildim. Guerrero gecenin o saatinde sokaktan çok bir mezarlığa benzer; 1974'teki, 1968'deki ya da 1975'teki bir mezarlığa değil ama, 2666 yılındaki bir mezarlığa, ölmüş ya da daha doğmamış birinin gözkapaklarının altındaki, birşeyi unutmak isterken herşeyi unutuvermiş bir gözün, hislerden arınmış sıvılarına ev sahipliği yağan bir mezarlığa benzer"  

2666'yı okumayı Vahşi Dedektifler'i okuduğumdan beri istiyordum. Robinson Crusoe'daki İngilizce nüshasını defalarca elime alıp ağzımın suyu akarak incelemiştim, ama Türkçeye çevrilmekte olduğunu bildiğimden yayınlanmasını beklemekteydim. Kitap yayınlanınca türkçesini inceleyecek ve İspanyolca'dan tapılmış düzgün bir çeviri olduğuna ikna olursam satın alacak, kötü bir çeviri ise İngilizcesini okuyacaktım. Niyetim buydu. 

Kitap geçtiğimiz hafta yayınlandı. 


Meraklısına Linkler;



21 Şubat 2012 Salı

En, En, En Çoklar...

Sevgili Deeptone mimledi, çok neşeli bir yazı yazmış kendisi de bu mimi cevaplarken. Bu seferki mimimi fazla ihmal etmeden, anında yani yazdığım gibi yayınlıyorum. Konumuz en sevdiğimiz "şeyler", bir sür şey var da ben en önce en sevdiğim şeylerden başlıyayım.

1 - En sevdiğim şeyler;

Sükunet, sessizlik
Gürültü, patırtı,
Müzik dinlemek, bilgisayarda müzik yapmak, sevdiğim şarkıları kesip, biçip onlara kendimce eklentiler yapmak, sevdiğim şarkıları rahat bırakamayıp illaki onları rahatsız etmek, 
Gezmek
Evde oturmak
Gördüğünüz gibi birbirne zıt şeyleri, hal geçmesin diye aynı ölçüde ve aynı derecede seviyorum.
Sinemada ya da evde film izlemek,
Huzur, ama huzurum bir kaçınca da huzurumu kaçıranların huzurunu kaçırmak. 
Arkadaşlarım,
Kalabalıklar, sokaklar ve yağmur.
Yazı yazmak, sakin bir köşede yazı yazmak ya da çok gürültülü bir yerde yazmak. 
Yazdıklarımı değerlendirmeme yardımcı olacak birilerini aramak.
Kediler,
Sokak kedileri, sokak köpekleri,
Trenler, tren yolculukları,
Havaalanları, 
Pencereler,
Pencerelerden dışarı bakmak, 
Yolda giderken pencerelere bakıp onlara öyküler uydurmak
Eller,
İnsanların ellerini zilemek, O ellerin sahiplerine hikayeler uydurmak
Resim yapmak,
Kaşını gözünü yara yara sadece kağıt kullanarak, noyasız resim yapmayı öğrenmek.

İlk aklıma gelen sevdiklerim bunlar. 

2 - Bilgisayarda vaktini neler yaparak geöirirsin,

Bilgisayar feci vakit alıyor birkere o yüzden ondan yazı dışında kendimi sıyırmaya çalışıyorum. Çok istesem de bazen okuduğum bloglara yorum bile yazamıyorum. Çok sayıda blog takip ediyorum, hepsine yorum yazsam saatler yetmiyor arada bir yorum bırakabiliyorum bu yüzden, PCyi sıklıkla yazı yazmak ve müzik hacamat etmek için kullanıyorum. Bir de kendi yaptığım karakalem resimlerin renkleri ile oynamak için resim programlarını bolca kurcalarım. Twitter a arada giriyorum. Vakit emen şeylerden uzak durmaya çalışıyorum gün yetmiyor sonra. Eskiden bir ara bolca briç oynadığım geldi şu anda aklıma. Vay be ne günlerdi Saatler ne kadar çabul uçar da giderdi.

3 - En sevdiğin filmler nelerdir, izlediğin ve aklında kalan ya da kesinlikle izleyin dediğin filmler nelerdir.

Çok film izlediğim için buna verebileceğim örnekler de fazla. Ama dönem dönem farklı filmleri farklı sebeplerden örnek verebilirim.

Bugün vereceğim en sevdiğim ve önerdiğim film örneklerim şunlar (uarın başka birliste çıkartabilirim);
Barry Lyndon,  Tom Jones isimli romanı okumuş ve kullanılan mizahi uslubu çok beğenmiştim. Hemen ardından Stanley Kubrick'in Barry Lyndo filmini çekebilmek için özel bir kamera geliştirdiği ve böylelikle çekimlerde yapay ışık kullanmadan, mum ışığındaki sahneleri bile çekebildiğini bir sinema kitabında okuyunca bu filmi çok merak etmiştim. Filmi bulup izledim ve aynı dönemi anlatan Tom Jones romanındaki esprili, neşeli anlatım tarzını yakalayarak çok mutlu olmuştum. Çok hoş nükteler, acaip alaycı bir oyunculuk var duyguların zıt duygular ile aktarılması çok zekice. Ryan O'Neal'in ilk defa rol yaptığını da bu film ile gözlemlemiş oldum. Bence Kubrick'in en iyi filmi. Kesinlikle öneririm. 

Ayrıca Le Sirene du Mississippi Framçois Truffaut'un çok başarılı bir filmi olmamakla birlikte, çok hoş mizansenlerden oluşur, jean Paul Belmondo ile Catherine Denevue'ün oyunculukları eşsizdir. Hikayedki ufak yefek gediklere sırf finaldeki, karlar içindeki klüubede geçen sahneler için bile katlanılabilir. Beüenirim bu filmi. 

Yine Truffaut'un ülkemizde "Penceredeki Kadın" ismi ile göstrilmiş filmi mükemmel bir öyküdür, oyunculuklar süper başarılıdır, filmin fianli ise her izleyişte aynı korkunç etkiyi yapar.

Possession, Andrzej Zulawski'nin unutlmaz gerilim filmi ülkemizde bir çok "yaratıcı" çizere de etki etmiş olmalı ki aynı hikayeyi, sanki filmin story boardunu çizer gibi utanmadan araklamışlar, hem de defalarca. ama ne yazık ki hiçbiri filmin yarattığı etkiyi verememektedir.

Para babaları tarafından dehdehlenen geri zekalı sinema eleştirmenlerince malum sebeplerle görmezden gelinen ancak hali hazırda yönetmeni Roman Polanski'nin başyapıtı olan The Ghost Writer başta olmak üzere Ninth Gate, Tess ve Repulsion isimli Polanski filmleri.

Brian de Palma filmlerinin The Sisters hariç olmak üzere tümünü. Aralarından illa birini seçmem gerekirse Femme Fatale filmini. Kanımca rüyaları anlatan en başarılı filmdir

Elia Kazan'ın .sansüre rağmen insanı allak bullak eden A Streetcar Named Desire filmini. 

Aynı dönemlerden unutulmaz film klasiği Sunset Boulevard filmini.  

True Romance, Romeo Bleeding, Double Indemnity, Music Box, Double Life of Veronique, Bound, Reebecca, zaman zaman izlediğim filmlerdendir. 

4 - Şu sıralar satın almak istediğiniz şeylerin listesi;

O kadar çok ki. 

En başta yeni bir bilgisayar, bir sürü kitap, cd, dvd yani bilimum ıvır zıvır diyebilirim.

5 - Şu sıralar en çok dinlediğini zşarkılar (3tane)
Gotye ve Kimbra düeti Somebody That I Used to Know
Adele'in meşhur şarkısı Rolling in the Deep'in Linkin Park versiyonu.süper olmuş. 
Patricia Kaas'ın güzel şarkısı Un Fille de L'est şarkısını bu versiyonunu yeni duydum, çok harika olmuş.  

İşte mimimiz bu kadar, Yoruldum yazarken gidip bir dolanacağım şimdi. Mimi kimseye göndermiyorum ama isteyen buradan aslın cevaplasın, yeni filmler şarkılar ööğrenmek güzel olur. 







Dikkat Teşhirci!!

Sapık sapıktır. Hatta çoğu zaman sapık, sapık olduğunu bilmeksizin sapıtabilir. Ama bizi sapıklardan kim koruyacal değil mi? En azından ufak bir işaret olsaydı, tedbirimizi alsaydık değil mi? 

20 Şubat 2012 Pazartesi

Karikatür ve Neşe

İzmir Neşe ve Karikatür Müzeis 2012 yılı Ocak ayı sonunda açıldı. Kısacası neşeli müze de denilen dışı eskiye uygun, dışı hayli modern biçimde restore edilmiş iki katlı eski binada, şu anda Akdeniz Neşesi isimli sergi yer almakta. Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin tanınmış karikatüristlerinin kaleminden akdenizli olmaya dair güldüren, dahası düşündüren karikatürler sergilenmekte.

Karikatürlere diyecek laf yok ancak mekan da güzel. Tam olarak faaliyete geçmemiş olmakla birlikte, yaz aylarında arka tarafındaki minik avluda yer alan kafeteryasının ve yüzlerce mizah kitabından oluşan kütüphanesinin de hizmete girecek olması sevindirici. Sanırım bu yerin varlığından henüz pek kimsenin haberi yok ki; ben ziyaret ettiğim sırada dışarısı cıvıl cıvıl iken, müzenin içinde görevliler ve benden başka kimse yoktu. Böyle yerler ihmale gelmez sevgili İzmirliler. kapatıverirler sonra. 

Pazartesi hariç haftanın altı günü açık bu mekana bir göz atın derim. 


Fotoğraf; Neşe ve Karikatür Müzesi'nden Kareler - D.M.

Müzenin Adresleri;

Sanal adresi; /

Gerçek Adresi; 
Yüzbaşı Şerafettin Bey Sokak No: 9
Alsancak /İzmir