11 Eylül 2010 Cumartesi

İmam Protesto Etse...

Kafayı sıyırmış bir hristiyan terörist eylem düzenlese ve yandaşlarını uçağa bindirip müslüman bir ülkedeki iki gökdelenin üzerine salsa,

O uçaklar gökdelene çarpıp alevler içinde ve içindekilerle birlikte yerin dibine geçse,

Olayın üzerine hristyan ülkelerdeki halk sevinçten sokaklara dökülüp zılgıtlar çekse,

Seneler sonra yerle bir olmuş iki gökdelenin olduğu yerin dibine bir klise açılmasını kendi inançlarıne yediremeyen bir bir din görevlisi ya da imam bu gelişmeden sorumlu tuttuğu ülkesinin yöneticilerini protesto etmek maksadı ile ortaya çıkıp "Yırtarım bu incili" ya da "Üzerine bidonla benzin döker yakarım bu incili" dese

ve bu incil yakılınca hristiyan alemi ayağa kalkıp olayı protesto etse

naif bir insan olduğum için çok şaşırırım.


10 Eylül 2010 Cuma

Hangi Tebdirler Eşitlik İlkesine Aykırı Sayılamaz Biliyor musunuz?

Hukukçu değilim ama işim gereği hukuğun bir türü ile hayli içli dışlı oldum. Elime geçen metinlerdeki her bir kelimeyi tartarak ardındaki anlamları görmeye çalışarak okumayı pratik hale getirmeyi başardım nihayetinde. Yarından sonraki anayasa değişikliği ile ilgili referanduma hayır denmesini arzu eden partiler yargının bağımsızlığının tehlikede olduğunu söyleye dursunlar, ben eşitlikler ile ilgili maddeye takıldım kaldım. Okumak üzere maddeleri önüme her açtığımda eşitliklerile ilgili 10. maddeye takılıp kalıyorum.

Maddenin şu andaki haliaşağıdaki gibi;

“X. Kanun önünde eşitlik

MADDE 10.– Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Gelelim şimdi oylayacağımız yeni haline;

“X. Kanun önünde eşitlik

MADDE 10.– Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

Çocuklar, yaşlılar ve özürlüler ile harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Gözlerim “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” İfadesinden hemen sonra gelen “Bu maksatla alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” cümlesini okur okumaz frene basmamı emrediyor.

Şunu anlıyorum okuduklarımdan;

Eğer bu anayasa değişikliği onaylanırsa kadınlar ve erkekler daha önceki gibi eşit haklara sahip olmaya devam edecekler ve devlet bu eşitliği yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü olmaya devam edecek. Ancak bazen bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlarken öyle tedbirler alabilecek ki, siz istediğiniz kadar “bu yapılan kadın erkek eşitliğine aykırı” demeye devam edin yapılan eşitsizlik ayılamayacak.

Hangi görüşe sahip olursa olsun böyle muğlak bir maddeye evet oyu verecek türk kadınına ancak hayret edebilirim. Kendi geleceğini nasıl bir belirsizliğe attığını düşünmeden bu maddeye evet denilir mi Allah aşkına? Hiç kimse bu madde üzerine tartışmadı, bu eşitlik ile ilgili yapılacak düzenleme neymiş diye kimse sormadı? Bir insanoğlu da merakını dile getirip "Kadın erkek eşitliği ile ilgili yapılacak düzenleme kadınları ikinci sınıf vatandaş haline düşürürse haklarını nasıl arayacaklar?" sorusunu sormadı yüksek sesle.

Büyük bir ihtimalle evet çıkacak sandıklardan ve boşuna direniyor hayırcılar. İleride kadın erkek eşitliğini sağlamak için yapılacak ve itiraza Anayasa ile kapalı tutulmuş ne tür düzenlemeler yapılacağını sanıyorsunuz?

Post İt Karalamaları - Bu Nasıl Dalga? - D.M.

Aşırılıklar

Geçen hafta İzmir'e geldiğimde, Yunan kökenli Amerikalı bir arkadaşım bir ingiliz internet sitesi için izmirlilere bir kaç soru soracaktı. Biri kameraman iki teknik görevli ile takıldık arkadaşın peşnine. Kıbrıs Şehitleri'nin Sevinç kenarından kamerayı ve mikrofonu "Aşırılıklar konusunda sizinle ingilizce ropörtaj yapmak istiyoruz, katılmak ister misiniz?" sorusuna olumlu yanıt verenlere kendileri için aşırılığın ne olduğuna dair bir kaç soru sordu arkadaşım. Hedefimiz 45 - 50 arası kişi ile görüşebilmekti. 25 kişi ile görüşebildik o gün.

Mikrofon tuttuğumuz kişilerden 24 tanesi sanki aralarında ağız birliği etmişçesine "Bungee Jumping" ve "Çin yemeği yemenin" kendileri için aşırılık olduğu konusunda birleştiler.

Sınır diye etrfımıza çizdiğimiz çember bu kadar mı dar? Hayal gücümüz bizi bungee jumping ile çin yemeği denemeye kadar mı cesaret çıtasını yükseltebiliyor? Ne kadar güvenli bir dünyada yaşıyor bu insanlar? Merdivenlerden aşağıya inince karanlıkla karşılaşınca bodruma girmekten korkan yetişkinler gibi miyiz hepimiz? Şaşırdım nedense duyduğum güneş yüzü görmemiş, yüzü kızarmamış, masum aşırılıklardan.

Post İt Karalamaları - Merdivenlere Aşağıdan Yansıyan Işık - D.M.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Jet Gibi, Jet !!!

Aylarımı İstanbul'da geçirince elimin altında olması gerekenleri naylon torba harekatı ile usul usul bu yöne aktardım. En güzeli de müzik arşivimi el altında tutabilmek oldu. Şimdi gelsin orta şarkın bülbülleri, gitsin Ümmü Gülsümler, kulağım müzik zevkimi açık etmek pahasına da olsa rengarenk oldu.

İnternete girmekte zorlanınca o sıkıntımı da TTNET'in en son çağdaş ürünü ile aşayım dedim İzmir'e olan sonuncu kısa yolculuğumda. Ürünümüz Jet. İstediğiniz yerden kablosuz erişimi 3G, WiFi üzerinden size sunuyor, fiyat da şahane gözüküyor.

İlk olaraka Karşıyaka'daki TTnet üssüne tıpış tıpış gidildi, mevcut ADSL hesabım üzerimden bağlanabileceğim bilgisi alındı. Oradakiler suratsız değil. Çaresizliklerini görüp onalara acıyarak yardım edesiniz geliyor. Çırpım çırpım çırpındılar bana yardımcı olmak için. Çünkü böyle bir ürünün varlığından haberleri vardı. Duymuşlardı bir yerlerde, kesin falanca Hanım o işi iyi biliyordu. O Hanım bulundu. Kadın beni görünce çok üzüldü. Neden üzüldüğünü anlamam için bana önce tanıtım yapması, sonra bir sürü forma imzamı alıp beni Jet nitelikli kampanyadan yararlanma raddesine getirmesi gerekiyordu. Getirdi de sağolsun. Hemen ardından evdeki ADSL bağlantımı en düşük tarifeye çektik, mobil olarak bağlanabileceğim ya evde bir bağlantı olması şartmış, ama evdi bağlantıyı daha uzunca bir süre kulanmayacğım da göz önüne alınarak ayda 3 TL'lık olanı bana pek ala uyarmış. O da mantıklı geldi. Kabül. Görevli kadın, tanıtımı yaparken gözü kapalı, bülbül gibi, hafızaya attığı kampanya bilgilerini sular eller gibi aktardı bana gülen yüzü ile. Dikkat ettim imzamı alırken de gülümsüyordu. Bu ne güler yüzlülük yolunda gitmeyen bir şey olmalı kuşkusu içim dürtmeye başladı. TTnet'deki anılarımın hiç birisinde güleryüz yer almıyordu. İmzalar bitince kadın ile göz göze geldik. Yüzü asıldı, alenen üzüldü yine.

"Bir şey mi oldu?" dedim"Yok da, beyefendi şimdi işleminizi yaptık ama elimizde cihaz yok" dedi.
"Elinizde cihaz yoksa ben bu kampanyadan nasıl yararlanabilirim ki?" diye sordum. Hakikaten de cihaz olmasa o kadar imzayı hem de eski işimden kalma bir alışkanla seri biçimde atmama rağmen ben bu kampanyadan yararlanabilemezmişim gibi geldi bana. Saflık işte.
"Olsun" dedi kadın, "Şimdi civarda TTnet bayileri var, bu imzaladığınız sözleşmeleri alıp onlara gidin, onlarda size 3g desteği vermesini isteyin" dedi ve demesiyle birlikte üzerinden büyük bir ağırlık kalkmışçasına gülümsedi.
Kendisine "Allaha emanet olun" diyerek yanından ayrıldım, zira bu lafı hastane günlerimde sağdan soldan çok duymuş punduna getirip bir gün ben de kullansam der olmuştum. Yeri geldiği için kulandım hemen. Hemen ardından, karşı binadaki ve daha sonra o binanın yanındaki ve hatta civardaki bilimum tupturuncu TTnet bayilerini tek tek ve tek başıma dolanarak sabrımı sınadım.

TTnet bayileri genel olarak ya bu kampanyayı duymamışlardı ya da kimilerinin yanlarında çalışan kişiler ilanlarını gazetelerde görmüş ya da komşu bilgisayarcının çırağının böye bir şeyden bahsettiğini duymuşlardı. TTnet bayilerini geze geze giderken en azından Jet denilen uygulamanın bana zihnimin bir oyunu olmadığını, benden başka insanların da böyle bir uygulamanın varlığını duydukları ya da duymuş olan insanları tanıyan insanların mevcudiyetini öğrenmiş olmak kuşkularımı tamamen olmasa da bir nebze dindirdi. Hem de elimde kapı gibi sözleşmelerin her bir nüsası vardı, değil mi ya?

Böyle iki dura bir ilerliye gezerken; hatta Karşıyaka'ydı, Bayraklı'ydı derken kendimi Alsancak'ta buldum. İlk TTnet bayii hiç meğer duymamış böyle bir şeyi, ben kendiliğimden uyduruyorum sandı, alakadar olmadı benimle. Çok içerlesem de vakit kaybetmemek için bir diğerine geçtim. Ve ne oldu? Mucize. Ellerinde bir cihaz varmış. Ama onlar da elimdeki imzalı evrakı kullanmak istemediler mi? Tipik türk insanı iş bilirliği. Münakaşa edecek takatim kalmamıştı. Yenilerine yeniden imza aldılar. O imzaları da seri biçimde attım. Beklediğim cihaz elimdeydi. 24 saat içinde bağlanabileceğimi söylediler. Dışarıya çıktığımda elimde güzeller güzeli Jet gibi modemim ile kapının önünde ahmak gibi gülümsüyordum. Saat iki de başlattığı Jet abonesi olma maratonum saat 6'ya gelirken üstelik elimde gıcır gıcır ambalajından çıkmamış ürün ile başarılı biçimde sonuçlanmıştı.

Ertesi gün aynı saate Jet modemimi PCye takar takmaz bağlanması da iyi oldu. Şimdi dizüstü bilgisayarım ile rahat rahat internete bağlanabiliyorum. Aşağıdaki resmi çekerken kısa bir müddet yerinden çıkardım o an bağlantım kesildi tahmin ettiğim biçimde.

Prosedürlerle sınanmaya hazır çelik gibi sinirleriniz varsa ve her yerden internete gireyim , girdim mi de bir daha da çıkmayayım gibi bir emeliniz varsa mutlaka bu jet gibi uygulamayı denemenizi, önceden niyetiniz varsa da bu emelinizi daha fazla ertelememenizi öneririm.
Malumunuz yine bir bayram, yine bir anayasa oylaması bizi bekliyor. Bayramınızı kutlar büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim. Oylamanın da... efendim o konuyu açmayalım hayırcılar son olarak bahçelievlerde dayak yiyerek bir hışıma uğradılar. Ben fikrimi sandıkta belli edeyim neme lazım. Evet şahane bir bayram diliyorum sandıktaki oylarınız inşalah çalınmasın diliyorum. Sevgi ve saygılarımla.

Jet'imin Resmidir.


7 Eylül 2010 Salı

Aman da Amanda'nın Halleri

Herkes ile abartılı biçimde iyi geçinen balım güllüm olan insanlarla aramdan soru işaretlerini asla eksik etmem. Çünkü bunların canım cicim halleri kendileri ile ilgili bir çok şeyi gizleme telaşının janjanlı, fırfırlı, fistolu örtüsünden başka bir şey değildir. Bu tipleri tam olarak örtülerinden sıyrılmış olarak gerçek yüzleri ile görebilmek için, bir de işler yolunda gitmediği vakit bayramlık ağızları açıkken izlemek yerinde olur. O zaman terazinin iki kefesini de dolu olarak görebilirseniz. Geçmişinizde bu insanlardan bir kazık yemediyseniz o dehşetengiz gözlem anında mutlaka o ilk kazığı yiyorsunuzdur. Zira bu "a benim arzu kızım", "mertliğin kitabını hem gözü kapalı okudum hem de kıçımın tostoparlak kenarı ile yazdım" görüntü ve iddiasındaki dişi ya da erkek kişiler bayramlık ağızlarının açıldığını etrafın görmesini pek istemezler. Sizden alabileceği bir şey kalmadıysa eser, gürler ya da bir gece boyusitte-i sevirde kalmış kör eşek misali ter ter tepinirek gürültü çıkartırlar.

Bu konudaki ihtisasımı güzide türk insanları ile yaptıktan sonra o soru işaretlerinden çiti bunların etrafına döşemeye karar verip ördüğüm engelin kendimden tarafına onları pek sokmadığım için de ilgilerini üzerimden eksik etmezler sağlıcakla kalsınlar. Türklerin sevgi pötürcükleri ile başka milletten olan sevgi pötürcükleri araında pek fark yokmuş bunu da geçen yıl bu vakiterde tam olarak anlamış bulunmaktayım.

Şimdi portresini çızıktırmaya çalışacağım sevgi pötürcüğümüz Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı 25 yaşında bir dilber. Geçen yıl mayıs ayı gibi tanıştık. O zamanlar 35'lik kocası ile birlikte İstanbulda oturuyorlardı. İzmir'e taşınma kararı almışlardı. Bir kaç kez İzmir'i tanıtım turu yaptım endilerine. Tanıdılar, kocası iş buldu, ev tutuldu ve Ağustos 2009'da olanca güzidelikleri ile ilimize taşındılar. Taşınmaları ile Kentimizin kedi nüfusu da bir hayli adet artmış bulundu, çünkü Amerika'dan buraya kadar sürükleyip işkence ettmeyi uygun gördükleri kedi ler kendilerine sayıca az gelmiş olmalı ki İstanbul'da yakalayıp eve tıktıkları kediler ile birlikte hane halkı sayısını da minik bir çiftlik nüfusuna yükseltmeyi başarı ile başarmış bulundular. Kedi dediğiniz hayvanlar yaşadıklara yere çok bağlıdırlar onları bir kilometre öteye götürmeyi denerseniz nasıl perişan olduklarını görebilirsiniz. Amerika'dan, kalkıp, Avrupa'dan aşıp Asya'daki bir kente gelişlerinde çıkardıkları miyavlamadan sonra günlerce ses telleri ve sinirleri kendilerine gelememiştir bunların eminim.

Gerçek isimlerini gerçekten arıza çıkmaması için saklayarak kızımızın adını Amanda, eşinin adının ise İngiliz Edebiyatı'na duyduğu heves sebebi ile Alistair olarak eğretilemeyi uygun bulduğumu belirteyim. Bunlarla görüşüyoruz, arkadaş çevresi edindiriyoruz kendilerine Amanda'cık herkese sevgi böceği gibi yanaşıyor. Üçüncü rastlaşmamızda asıl niyetinin kendileri gezerken kedilerine bakıcılık etme fikrini kendi kendine kurbanlık koyun gibi bunların önüne boynu eğik biçimde sunacak bir zavallı kedi kölesi aramakta olduğunu anladım. "Amanda yalvarsam siz gezerken, orada burada fink atarken kedilerinize bakmama, beslememe yoruldukları vakit karınlarını kaşımama izin verir misiniz?" sözlerini söyleyecek gönüllü enayi adayı olarak da listenin en tepesinde olduğumu bir kez daha düşününce anlayıp iyice irkildim.

Neyse efendim, bunlar bir Cuma akşamı oturup laflarken beni ve iki arkadaşlarını ertesi akşam, Cumartesi akşamı evlerine yemeğe davet ettiler. Laf lafı açtığı sıradadaha önceki tespitimden ve irkilmelerimden hareketle benim başkalarının kedilerine bakma sorumluluğunu almaya niyetimin olmadığını açıkça aıklama fırsatını yakaladım. Amanda ekşitti hafif, kocası masanın altında elini sıktı.

Ertesi akşam davet ettiği diğer iki kişi olan yakın arkadaşlarım, amerikalı erkek ve türk eşi ile akşamüstü buluştuk. Bunlara ne alalım diye düşündük. 06 Pastanesi ilk ev ziyaretlerinde iyi kurtarıcıdır benim için. Ora yakın parkederek, ben krokanlı pasta arkadaşlarım dondurma aldılar. Oradan ver elini Amanda ve Alistair'in kedileri ile yaşadıkları evleri.

Aşağıdaki zili çaldık, diyafondan sahte cıvıltılı bir Amanda içtenliği süzüldü kulaklarımıza. Bizim de aynı sahte cıvıltımız aynı yoldan Amanda ve Alistair ve onların kedilerinin kulaklarına süzülünce beklediğimiz kapı açılma sesini duyduk hemencecik. Asansöre bindik, katlarında indik. Kapı açıldı, yemek kokuları burnumuza geldi. Alistair bizi içeriye aldı. Amanda içerideydi. Yüzünü boydan boya kaplayan bir gülücük vardı. Yirmibeş yaşın tazeliği ile ışıl ışıl bakıyordu ki, elimizdeki kutuları gördü. "Ne bunlar?" diye sordu. Amanda'nın ışıl ışıl gözleri dövecek gibi bakıyordu. Pasta ve dondurma lafını duyunca arkasını dönüp mutfağa girdi. Alistair'in yüzüne aptalca bir ifade geldi yerleşti. N'oldu ki? diye sordu amerikalı arkadaşım. Alistair "Amanda şeftalili tatlı yapmıştı pastayı görünce üzüldü" gibi bir şeyler geveledi. Kadın pastayı dondurmayı mutfakta bir kenara bıraktı Ağustos sıcağında.

Yemeğimizi yedik kedilerin rahat verdiği ölçüde. Kediler de meraklı ve sıcak kanlı bizi üzerimize çıkarak incelediler yemek süresince. Arada salonda çıkmalarını sağlamak için hole oyuncak attık. Oyuncağın peşinden olanca kedi kaygan zeminli hole koşunca izlemesi çok komik oluyor. Bunlar çılgınca koşrken oyuncak düşünce durmak istiyorlar, arkaları bize dönükken aniden fren yapınca tırnaklar tutunacak yer arıyor ama tutunamıyor. Merkez kaç kuvvati ile bir anda kafaları bizden yana dönüyor ama bunlar aksi istikamette uzaklaşmaya devam ediyor. Bu hali görüpte "Bu evde yerleri silmek kolay olur" deyince Amanda sinirlendi nedense. Genelde olarak güzel bir sohbet ettik masada. Alistair'in aklının pastada olduğunu anamak kolaydı. Pazar sabahı kahvaltıda pasta yemenin ne güzel bir şey olduğundan dem vuruyordu çünkü. Yemeğin sonunda şeftalili tatlımız geldi, yanmıştı biraz. Yaptığı yemekleri için eline sağlık dedik Amanda'ya ve sofradan kalktık,. Oturmuş sohbet ederken, Alistair "Hadi pasta ve dondurma yiyelim" dedi. Karısı "Sen servis yap ben yorgunum" dedi.

Pastlara geldi, sıcaktan yumuşamış olmakla beraber o pastanenin krokanlı pastası güzeldir. Dondurmaların ise mutfakta maruz kaldıkları ilgisizlikten ötürü yenilebilecek tarafları kalmamıştı, içmeyi ise benim gönlüm almadı.

Sohbetimiz bitince kalktık ayak üstü sohbetinde bile adamcağız hala sabah o pastayı yiyeceği için ağzının suyunun aktığını anlatıyordu. Kapıdan tam çıkıyoruz kadın bir saniye deyip mutfağa girdi, elinde tuttuğu pasta kutusu ile geri geldi. Ve kutuyu bana verdi. Hepimiz sustuk kaldık. Ben "Amerikalıların çok ilginç adetleri var ama en ilginci de bu" dedim ve aldım kutuyu. Asansörde türk arkadaşım pastayı atmaya kararlı olduğumu görünce "Deli misin eşek eşeklik eti diye canım pasta atılır mı yenilir o yazık" dedi.

Arabada giderken arkadaşım bunun büyük kabalık olduğunu söyledi. Amerikalı arkadaşım da kendi ülkelerinde yapılsa da bunun kabalık olduğunu söyledi. Kısa arabayolculuğumuz boyunca o tatlı yapmışken tatlı götürmemize mi, yoksa Alistair'in pasayı kahvaltıda yeme hevesine mi daha çok sinirlendiği arasında kararsız kaldık. İlk seçenek doğruysa benim kedilerine bakma kapısını örtmemin cezasını vermişti, ikinci seçenek doğruya Alistair'in çekeceği daha çok ceza vardı. Sonuç olarak Amanda'nın bir eşek olduğuna karar verdik.

Daha sonra bununla yine bazı komik ve saçma anılarımız oldu, hala da olmaya devam ediyor. En komik yanı ise bu kişinin iki yıl ülkemizde yaşadı diye kendisini ülkemiz ile ilgili her konuda uzman sanmaya başlaması hatta bununla da yetinmeyip kendi blogunda "uzmanına sor" başlığı altında ülkemize gelmek isteyen yabancılara kendi deneyimlerinden hareket ederek akıl vermesi. Bir çok olayı yanlış algılamış ya da yorumlamış Amanda'mız verdiği akıllar ile başkalarının da kendine benzer anılardan edinmesine olanak tanıyor.

Amanda'nın halleri anlatmakla bitmez.



Post İt Karalamaları - Pastam Düştü Yerlere - D.M.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Ne Yazık ki Çerçeve Değil - Peki Ya Ne?

"Epeydir yazamadım", "Kaç gündür buralara uğrayamadım", "yemedim, içmedim, uyumadım, aklımdan çıkartamadım" geyiklerini daha önce de kullanmıştım. Tekrar kullanmak niyetinde değilim, kimse korkmasın. Mamafih buralara dönme zaman ve zemini bir aydır elime geçmekle birlikte elim de epeydir pcye varmaz oldu. Vardığında da uzun müddet klavyede duramaz oldu. Biliyordum özlediğim bu yere bir şekilde geri döneceğimi ama buralara dönme motivasyonunu bana böcekler aleminin verebileceğini asla hayal edemiyordum.

Ruha takık insanlardan bahsettiğim geçmişimin bir bölümünü kenara kaldırdıktan daha doğrusu kaydırdıktan sonra hastahanede geçen günler ile ilgili notlarımı paylaşmak için dönmek istedim bir ara ama olaylar da hava da henüz çok sıcak olduğu için elimin varmamazlığı bir yandan onu ötelemek hala en iyisi galiba. Hastanede refakatçi olarak geçen günlerim; adını ilk kez orada duyduğum ilginç ve farklı bir ressam, hasta insan beklentileri, komik olan ile iç içe geçmiş üzücü durumlar, geleceğe dair korkunç kehanetler, kapkara kocaman bir kuş, kedi ölümleri, başhekim aldırmazlıkları, estetik bölümündeki hastaların gizlenme tutkuları gibi ilginç kişi ve olaylarla beraberliğimi getiren koskoca bir kırkbeş gün yazılmayacak gibi değil aslında. Benim hatam illa ki o ressamı anlatmakla balayacağım diye takılıp kalmamdan oldu biliyorum. O yüzden ressam kusura bakmasın, onu daha sonra anlatacağım. Kapkara kocaman kuşu da, kedi ölümlerini de.

Biraz serbest dolanmak istiyorum bugün kelimelerin arasında.

Hastane dönemine bir e mail bile kontrol edesim gelmedi, e maile zaman zaman baktığımda tıka basa dolmuş bir kutu üzerime zerime geldi, ve ben hiç birini okumadan koydum kenara. Bir gün belki de bugün bilmiyorum beşyüz küsure maile tek tek bakılacak; ıvır zıvır reklamlar doğru çöpe, okunacaklar "arkadaşlar" kutusuna.

Blog alemine bir kaç kez girdim, sevdiğim arkadaşların yazılarını okudum. Özlemişim burayı.

Cumartesi günü Sayısal Loto oynamak için avare avare dolaşıyordum ki, yolumun erindeki çöp kutularından birisinin üzerine yapıştırılmış bir yazı gözüme ilişti. Yazı bir vaadde bulunuyordu. İstemediğimiz böceklerden bizleri kurtaracaklardı. Kim mi? "HKM" Haşere Konrtol Merkezi. "Benim buradan geçeceğimi bilen biri mi koydu bunu buraya acaba?" kuşkusu ilk anda aklımdan geçmedi değil. Ama oradan geçeceğimi kendim bile bilmediğime göre bir başkası nasıl bilebilir diye şahane bir mantık yürütüp derhal kendimi toparladım. Yürümeye devam ettim. Yürüken attığım her adımda çöp kutusunu ve üzerindeki yazıyı bir adım daha arkamda bıraktım. Ama HKM baş harfleri ve harflerin gubidik açılımı beni bırakmadı. Ne garip, haşere kontrol. Bu dünyada haşereleri kontrol edebileceğini düşünen biri hala var mı? Varsa neden hala kontrol edilemiyorlar? Kontrol ediliyorsa kimler kontrol ediyor,? Kim bu H.K.M.? Acaba yalan mı söylüyorlar? Yoksa sahiden kontrol edebiliyorlar mı ?diye türlü düşünce geçti zihnimden. Hem de çok kısa bir zaman dilimi içinde.

"Dur şunları yaziym uçup gitmesinler" dedim.

Zorlama bir yazı oldu be!!!

Bir de bir yıldan beridir, hala ve hala daha şu lafa kılım, Ajda'nın canhıraş biçimde çığrıştırdığı serdarortaçlamadan ne demek ya bu, bu asıl bir zevksizliktir; "neyazıkkiçerçevedeYYYiiiğğğllllresiğğğğmharıyoruuuğuuummmmm"

İyisi mi siz şu aşağıdaki resime bakın.


Post İt Karalamaları - İstanbul'da yağmur - D.M.

13 Haziran 2010 Pazar

"Kurtuldum!!!" Ya Da, "Ruhlarını Bir Ruha Teslim Edenler"

Hiç bu kadar uzun süre yazmamazlık etmemiştim. Ama elim varmadı bir müddet. Vardığında da PC yoktu etrafımda. Bir kaç gündür evdeyim. "Artık yazabilirim" dediğimden bu yana bir kaç gün geçti. Anlatacak o kadarçok şey var ki, bir ucundan başlasam...

Son beş yılımı çalıştığım yerdeki insanların yenilemeyen yutulamayan sahtekarlıklarından nefret ederek tükettim.

Çalıştığım yer fena halde ruhu olanların bir araya geldiği bir kurumdu. Bir kurumda bir tür ekip ruhundan mı söz ediyorlar bu kifayetsiz muhterislerin bir menfaat uğruna bir araya gelip sonra bu menfaati gizli tutmak üzere beceriksizce örtmek için oluşturduğu ekip ruhudur. Bir şeyi ne kadar örtersen o kadar kokusu yayılır etrafa, bir menfaati ne kadar fazla insan bilirse onu da bir zahmet kat kat katlayın matematik usullerine uygun biçimde. Menfaat birliği oluşturanların örtme amaçlı kolektif ruhları öyle bir ruhtur ki; biri bu ruhilerin yanlarında acısından ölse tırnaklarını oynatıp yardım etmezler. Kendileri gibi menfaatçi değildirler, menfaat birliğinin kapısını el ayak öpüp tıngırdatmamışlardır çünkü. Gururlu, zeki, eli çabuk, pratk çözümler üreten ufak meselelere takılmayıp sonuca gidenleri pek zevmezler bu tip insanlar yanlarında gezerse kendi hantallıkları ve hödüklükleri göze batar hale gelir. Bir bunu çok iyi bilirler. Bunların ruhu en tepede oturup aynı kaba sıçmakta olanlarla eşit seviyeye gelip onların sıçtığı kaba katkıda bulunma hırsından ibarettir. Ortada koskoca bir bok kovası, etrafına sıralanmış orta zekalı haris insan götlerinden "flok, flok, lak" sesleri ile düşen pisliklerle sıvanmakta, kovanın etrafını rezilce bir koku kaplamaktadır. Kovadan şahsi götleri için beş santim yer kapmış olanlar bu ruhun etkisi ile sıçtıkları kokunun duyulmamasını emrederek çevresindekilere ultimatom yağdırırlar. Bir gün gelip de bok kovasında kendi şahsına ait götüne yer kapma hevesi ve de hırsını içinde barındıranlar sanki ortalığı bok götürmüyormuş, etrafı ufunetli bir koku sarmamış gibi rol yaparlar. Efendilerinin sıçtığı boktan çıkan koku bok kokusu değil de vernelli, yumoşlu bir bahar demeti esintisi gibi davranırlar beklentili müsamerelerinin orta yerinde.

Onu bunu bilmem iş yerinde ruhtan bahsediliyorsa o ruh ekip ruhu değil herkesin bildiği ama bilmezlikten geldiği pisliği görme ruhudur.

Yıllarımı verdiğim, son beş yıldır da tahammül sınırlarımı sonuna kadar zorladığım yerde, bir de; yüzü sivilce bozuğu, yarım akıllı, durgun zihinli, orta yaşlı içi de dışı kadar çirkin kart tilki görünümlü orta yaşlı bir kadın ile, yüzünde sahte olduğu beşyüz metre teden belli olan gülücükler açan, hakkıda "Miss Piggy'ye benziyor" sözünden daha iyi bir laf edemeyeceğim orta zekalı bir başka durgun, donuk orta yaşlı kadının beraber ve solo kulisleri sebebiyle 30 Nisan 2010 tarihinde son derece yavşakça haksızlığa uğratıldım. İstifa ettim. İstifa eder etmez içimi bir huzur kapladı. Ait olmadığım yerden ayrılmanın içimi bu denli mutluluk ile dolduracağını bir tüy gibi hafifleyeceğimi yıllardır hesap edememişim.

Tilki ile Domuzcuk niyetimi öğrenince düşman kazanmamak için bir gayret telefona sarılıp bana beceriksizce sevgi sözcükleri ettiler. Söyledikleri yaptıkları ile çelişen insanlara karşı içidekileri tutmam için hiç bir sebep kalmamıştı, bayramlık ağzımı açmak bana çok iyi geldi.

Orta ve ortanın altındaki zeka seviyesindekilerinin kurnazlık ettiklerini sanmaları çok zavallıca aslında. Bunlar ağzını açmadan yirmi gün kadar önce ben ne bok yiyip bok kabına neyin ruhunu sıçtıklarını zaten sezmiştim, hafiften hazırlıklıydım. Bu sebeple kararımı vermek zor olmadı.

Dilekçemi verdiğim sırada bu şıracıların göbeğine rağmen perişen görünümlü, kıvırcık saçları yüzünün etrafında cılızca sallanan, belermiş gözlerinin sinsince attığı turların yüzüne bakanların gözünden kaçtığını sanan, zeka ve tecrübe donanımı kendinden üstün olanlara kıçı kırık iki ezberi ile akıl verme suniliğini etmemeyi akıl etmekten aciz müstahdemi ile karşı karşıya geldik. Sanırım kişiliğinin zayıflığı, korkaklığı ve hilekarlığı kalın görünümüne rağmen bunu zayıf gösteriyor her daim. Beni gördüğü anda korkarak bildiklerini de emrine amade olduğu domuzcuğunu da kaknem tilkisini de ele verdi. Korktu zavallı desem iltiftat yerine geçtiği gibi bütün zaallılara hakaret yerine geçecek olan şahsiyet perişanı zevzek yaratık. Döveceğimi fian zannetti her halde, yok canım kaba kuvvet kullanmıyorum ben, öksürtüyor, dövdüğün kişi de arsızlığı erdem sayangiller familyasında mensup ise enerjin boşa gidiyor. Laflarımı salıyorum üzerine. Buna da öyle yaptım; "atılın" dedim kelimelere. Oturduğu koltukta kıvranması için ağzıma geleni ileride de kafasında yankılanacak biçimde söyledim. Övünmek gibi olmasın kelime haznem katmerlidir, yanyana öyle bir koyarım ki ilk anda anlamaz yavşakça sırıtırlar, tek numara ezberleyebilmiş sirk köpeği gibi tek marifetlerini sergilerler. Sonradan kor benim kelimelerim, seçiyorum en irilerinden hazmı zor olsun diye. Yok öyle insanların arkasından kulis çevirip sonra da vicdanen bir halt olmamış gibi pir-ü pak kalabilmek.

Neyse efendim, yürüdüm gittim. Çok sayıda çalışanı olan kurumda saygı duyabileceğim, dostluklarına ve öngörülerine güvenebileceğim kişi sayısı iki elin parmağını geçmiyordu zaten. Onlara Allah dayanma gücü versin. O ruh orada oldukça, kendisinin üçte biri çalışana sahip rakipleri ile eşit sonuçları almayı başarmaya devam ederler artık. Ben orada emeğimin geçtiği hiç bir kimseye hakkımı helal etmiyorum, haram ediyorum. Kul hakkımı ise asla helal etmiyorum, haram olsun, benden aldıkları kul hakkının hesabını son milimne kadar versinler verebiliyorlarsa.

Çiftli yıllar bana iyi gelmiyor. 2009 Eylül ayı gibi 2010 da başıma iyi olmayan şeylerin geleceğini biliyordum. İstisnasız her bir çiftli yıl beni üzdü, yordu. Bu seneki onların hepsinin üzerine tüy dikti. Yılbaşından beri bazı sağlık sorunları, ailede sağlık sorunları uğraşıyorduk. İşten ayrılınca yaşadığım hafifleme uzun sürmedi. İki gün sonra annem bir kaza geçirdi. Şimdi onun iyi olması için üzerime düşen ve kendi yapabileceklerimi yapıyorum.

Yılın yarısı bitmek üzere, 2010 bitsin istiyorum. Bitsin ki güvenli ve sağlam topraklara adım atabileyim tekrar.