16 Temmuz 2009 Perşembe

Dört Dinledim, İki Okudum, İki Öğrendim, Bir Baktım, Sonra Bir de Baktım...

Patricia Kaas - Kabaret, Fransız sanatçının her albümüne hayran kitlenin de sıradan bir müzik dinleyicisinin de mutlaka edinmesi gereken bir albüm. 1930'lu yıllara ithaf edilmiş gibi duran ancak çağdaş sesleri de içinde barındıran bir Kaas şaheseri daha denilebilir. Mutlaka dinlenilmeli, günlerdir dinliyor dinlemeye doymuyorum.


Nilüfer - Hayal, 2005 yılında çıkardığı albümde sırtında yıllardır taşıdığı safralardan üstelik ağırlığını kendi bestelerinin oluşturduğu bir albüm ile kurtulan sanatçı 2009 yılında yeni bir albümü tamamladı. Bu çalışmanın ilk habercisi geçtiğimiz yıl yaz aylarında satışa sunulan "Sen beni tanımamışsın" singılı idi. Singıl yoldaki albümün en kırıcı olmayan ifade ile vasat bir çalışma olacağının sinyallerini vermişti zaten. Sinyallere kulak verenler yanılmamış oluyor güzel bir ses, güzel orkestra, güzel şarkılar ama sanırım ya tuzu ya da biberine denk gelecek bir takım tınılarda noksanlık var ki, albüm vasat olmaktan kurtulamayacak.


Fresh, Hüseyin Karadayı - Bu adamın son iki albümünü zevkle dinlemiştim. İyi bir albüm yapmış yine, sıradan bir Dj albümü değil özellikle açılışı yapan sevilen bir Sezen Aksu şarkısı olan "Geri dön"ün capcanlı bir Betül Demir yorumu albüme hızlı bir biçimde dalıyor ve sonuna kadar da ilgiyi azaltmadan kulak kabartıyoruz. Adı gibi Fresh bir albüm, yaz cıstaklaması için ideal.


The Unthinkable - Amanda Ripley, Bloglarından tanıdığım kimselerin hangi türde olursa olsun bir eser vermesi hoşuma gidiyor, orta şarklılık işte kendime bir pay çıkarıyor için için gurur duyurum. Amanda, felaketler karşısında insan davranışını incelemiş, nedensiz gelen bir çok insan davranışının altında yatan sebepleri sırasıyla incelemiş. Soğukkanlılığı korumanın genellikle hayat kurtardığı konusunda iç güdüsel olduğunu sandığım ani olaylar karşısındaki bazı soğuk ve mesafeli davranışlarımın bana ve çevremdekilere kısa vadeli zararlar getirme riskinin az olduğunu öğrenme şansına kavuştum. Çılgın kalabalıklardan uzak duralım, ne olur ne olmaz.


Sıfır Km. - Albüm, Levent Yüksel yanına Volkan Öktem ve Ant Şimşek'i alarak Sıfır km isimli grubu kurdu ve şimdi de "Albüm"lerini çıkardılar. Dokuz şarkılık çalışmada üç de tanıdık melodi var, biri Yas, biri Med-Cezir, öbürü de Zalim. İyi eserler hoş eserler de tekrar dinlemenin ne gereği vardı bunc yıldan sonra. Hoş bir rock çalışması olmuş, dinlenilse de olur dinlenilmese de.


Uygarlığı değişiren yüz kedi - Sam Stall, Blog arkadaşlarım yine. Aylardır kitapçıda elimi atıp da jelatinlerini aralayıp içeriğine bakamadığım için bir türlü satın alamadığım kitap, kedi gibi bir sürpriz yaparak ellerime düşünce nasıl sevindiğimi anlatamam. Benim gibi bir kedi severin bir solukta bitirmemesi imkansız bir kitap. Kedilerin düşleri, becerileri ve haylazlıklarına hayran her kediseverin okuması gerekli.


Gazetelerin bilim köşelerinden edindiğim bilgiye göre; kediler sabahları acıklı mırıldamalar çıkartarak sahiplerini yataktan kaldırabilme konusunda çalar saatlerden daha etkiliymişler. Gördüğünüz gibi gazetelerin bilim sayfalarından gözlerini ayıramayan bir blogger mizacım var ki akıllara sezadır kendisi. Kedi sahibi sıradan bir insan sabahın körü oldu muydu, bebek gibi inildeyen kediye mama verdiğinde vicdan azabı çekmekten kurtulabiliyormuş. Ben de bir tek benim kediler özel sanıyordum. Kediler sahiplerine bir sabah olsun sabah keyfi yaptırtmamaklari ile bilimsel araştırmalara konu olmuşlar haberim yokmuş. Benimkiler sağolsunlar beni kahvaltı için değil de balkon sefası için kaldırıyorlar en değerli sabahın köründeki uykularımdan. Beyaz kedi yazları balkonda iki tur atmadıkça susmuyor. O ne miyavlamadır, anlatmam, anlatamam. Tarifi mümkün değil. Kalkıp açıyorum balkonun kapısını yeter ki sussun. Susuyor. Bende uyku neyin kalmıyor.

Öğrendiğime göre İngiltere'de ilk ve orta öğretim seviyesindeki sınıflarda uyumsuzluk gösterip antisosyal davranan ve huzursuzluk çıkaran öğrencilerden ötürü öğretmenler velileri dava edebilecekler. Hakimler de aileleri ebeveynlik kursuna gönderebileceklermiş. Hımm ne güzel. Darısı başımıza. Böylelikle çocuklara hak ettikleri ilgi zorla da olsa gösterilebilecek demek ki. Çalışan ailede çocuk olmak bazen zor zenaat.


Bir baktım, pazar günü otobüs durağında yaşlı bir adam, hasır şapkası, tiril tiril gömleği, kıravatı, ütülü pantolonu, sandaletleri ve çorapları ile oturmuş otobüs bekliyor. Çok huzurlu bakıyordu. Durakta oturduğu bankın yanında bir ayakkabı reklamı, koskocaman ayakkabı resmi. Resmin yanında oturmuş adamcağızın fotoğrafını çekmek isterdim yanımda makine olmadığı için hayıflandım sonradan.


Bir de baktım, evlenmeler gırla bu ara. Evleneceği kadını eski erkek arkadaşlarından kıskananları ve "görüşme onunla diyorum sana"ları hiç anlamadım. Anlam veremedim. Hastalıklı buldum, uzakta durdum ki maksat bana da bulaşmasın. Sen şimdi evli barklı çoluklu çocuklu adamken git başkası ile ilişki yaşa, sonra da cümle alemi yıllarca ıkındırıp sıkındırıp eninde sonunda kararını ver ve yuvanı yık, ardından evlenmeye kalk. Sonra da evleneceğim diye yıllarca sustalı maymun ettiğin kadına ültimatom çek; "yapma", "etme", "cart" ve bilhassa "curt" diye vızıkla zıpzıpzıplayan yer cüceleri gibi. O da harfiyen uysun yasaklamalarına. Eşeklik serde olunca semer giydirecek kimse bulunur elbette. Komiksiniz vesselam. Peki konuşmuyorum, hiç işim olmaz fırtınalı ihtiras bozmalarınızla. N'aparsanız yapın. Gidin mutlu olun, üreyin falan.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Yasaklasak da Saklasak?

Temmuz ayının ondokuzu itibariyle sigara içmeyen cümle vatandaş dumanaltı olmaktan kurtuldu diyelim, neden bu yasak? Çok zararlı olduğu için sigara içilmemesi gerekiyorsa üretimi hepten kesilsin, olsun bitsin. Kimse içmesin. Herkes çok sağlıklı olsun. Ülkenin batısına gidildikçe uygulanabilirliği artan bir yasaklama türü ise, yasağın uygulanabildiği yerlerde yaşayan tiryakilerin günahı ne? Kapalı yerde, ulaşım araçlarında yoğun tüketim olduğunda saç köklerine, iç çamaşırlarına kadar tütün kokusu sinmesine neden olunabiliyordu. Ortak, kapalı paylaşım alanlarında böyle bir yasaklama olması herkesi kötü kokulardan arındırdığı gibi, içmeyen insanların pasif içici olmalarının önüne geçti.

Şimdi, hastane önlerinde bekleşip deva bulamayan vatandaşların derdine, orta öğretim çağlarındaki nüfusun uyuşturucu satıcılarının doğrudan temasına, trafikte başkalarının diğerlerinden üç saniye öne geçmesi hırslarının önüne geçtik de sıra buna mı gelmişti?

İlk sigaramı beş yaşımda iken içmiştim. Orta okulda teneffüslerde deniz kenarına bir koşu gider, soğukta titreye titreye birbirimizden sigara otlanırdık. Üniversitede günde iki paket sigarayı zorlamaya başladığımda bunun kötü bir alışkanlık olduğuna karar verip, ikinci sınıfı bitiriken bu alışkanlığa veda ettim.Alışkanlığa veda ettim ama nadiren, binde bir diyelim, içkili muhabbet sofralarında bir sigara, ya da farklı aromalara sahip sigarlardan içerken ona da üç sene kadar önce son verdim. Sigara dumanlı bir ortamda bulunduysam eve dönünce ilk işim duş alıp üzerimden çıkanları çamaşır makinesine derhal tıkıştırmak oluyor iken, sigara içme alışkanlığı kalmamış biri olarak, sigarasız hayatın bana getirdiği bir takım avantajlar var, bunu kabul ediyorum. Ancak sigara içenler açısından düşününce bu yasak içime sinmiyor.

Bu yasaklamadan sonra alkol tüketimi ile ilgili yasak gelecek mi sizce? Kalabalık içinde saçlarınızı göstermek yasaklanacak mı?

Bu kapağın altında ne var?

14 Temmuz 2009 Salı

Sözlerimi Geri Alamam

Hoşumuza gitsin ya da gitmesin... başka ülkenin iç işlerine karışmak sayılacak bir laf edildiğinde, o ülke de bu sözlerin geri alınmasını istiyor. Bu ciddi bir şey. Şimdi üç seçenek var, ya sözler geri alınacak, ya alınmayacak ya da büyük bir ihtimalle "öyle demedik böyle dedik, çinli oldukları için yanlış anlamışlardır nerden bilsinler, zira çin alfabesiyle yazabilen çin medyası çok çarpıtmıştır" denilecek. Ama Çin bunu kabul etmeyecek, kesinlikle kesin bir ciddiyet arayacak karşısında.

Bir de adeta soykırım ne demek?

Bulutsuzluk Özlemi'nin şu şarkısı dolandı dilime gecenin şu saatinde....

Sözlerimi geri alamam
Yazdığımı yeniden yazamam
Çaldığımı baştan çalamam
Bir daha geri dönemem
Akıyorsa gözyaşım kurumasın
Coşup seven gönlümse durmasın
Dost bildik anılarım çağırmasın
Hiçbir kere hayat bayram olmadı
Ya da
Bir nefes alışımız bayramdı
Ya da
Bir umuttu yaşatan insanı
Aldım elime sazımı
Yine aşınca çayın suyu boyumu
Belki yeniden
Karşıma çıkacaksın
Göz göze durup
Bakınca göreceğiz
Neyiz nerelerdeyiz
Bilemiyoruz
Şimdi


Konu ile alakasız ama Yüzüklerin Efendisi'ni biz çalsak, filmini çevirsek Gandalf'ın parmakları, kolları, gerdanı her yanı dizi dizi yüzük, bikezik ne varsa dolmaz mıydı? Zengin gösterirdi en azından.

Gözü Kapalı

Kimi insanlar görmek kimisi de görmemek için çaba gösterir. Kimisi uzaklara bakmaktan burnunun dibinde olan biteni görmez. Ben fena halde terazi burcu bir insan olarak mesela, milyonlarca olay hakkında fikir yürütebilirken yakın menzilde olanlara karşı resmen kör kalabilirim. Farkederim elbette sonunda ama, sonunda kelimesinde gizli bu farketmenin ne denli yetersiz ve geç kalmış olduğu.

Beni etkileyen bir görmeme bir kitaptaydı. Siri Hudsvedt'in bizde Can Yayınları'ndan çıkan kitabı "Gözbağının Ardında" parası karşılığında; görmediği halde görmeye, yorumlamaya çalışan bir kadının öyküsü imiş gibi yaparak bizi öyküsünün içine alıyordu. Kadın gözleri bağlanmış biçimde, sadece dokunup, koklayabildiği nesnelerin anlattıklarını keşfetmeye çalışıyor, hayal gücünün tuzaklarından ziyade gerçeğin tuzaklarında menzil kaybediyordu. Hayat da böyle aslında herkesin baktığı aynı şey, herkes farklı bir şey gördüğünü zannediyor.
Kadınlar meselelerin ve insanların özünü daha hızlı görebilme konusunda erkeklerden daha maharetli. Kadınlar istemedikçe kolay aldanmıyorlar. Ya da istediklerinde görmemezlikten gelebiliyorlar. Erkekler detayları ıskalıyorlar. Yok yanlış oldu erkekler önemsiz detaylarda takılıp daha çok vakit kaybediyorlar.
Olayları hepimiz ayrı pencereden seyrediyoruz, boşlukları zihnimiz dolduruyor. Bazen görmemek, görmekten daha iyi, görmediğinizde doldurulamayacak boşluklarınız oluyor.


10 Temmuz 2009 Cuma

Ruhuma Belki, Elbiselerime Asla

Şehir şehirlikten çıktı ya… 2006 Nisan ayında başlamış olup da hala hiçbir ilerleme kaydedememiş metronun yer üstünden Aliağa istikametine uzanan bölümünün paralelinden her geçişte basıyorum okkalı küfürleri. Yazıktır, günahtır. İyi kötü işleyen bir banliyö treni, şehirlerarası yolcu ve yük trenlerinin vızır vızır işlediği bir hattı kapattınız. Yerine yeni bir şey koyamadınız.

Bugün tersimden kalktım sanırım. Güne metro küfürleri ile başlayıp Altınyol küfürleri ile devam ettim. Kentin başka bir eksiği kalmamış gibi altınyoldaki bariyerler yarı büyüklüğündeki bariyerlerle değiştirilip üzerine gri – evet gri hem de gıpgri – renkte demir parmaklıklar döşeniyor. Yaklaşık iki ayda bu parmaklıkların Turan-Soğukkuyu istikametine yerleştirilmesi eylemi sürüyordu aslında. Hatta iki hafta kadar önce yeni bitmiş parmaklıkların üzerin baş aşağı bir şahin ve yolun öbür tarafında şahnin motorunu görünce şaşırmıştım bile. “Bir araç baş aşağı biçimde o demirlerin üzerine nasıl konar ve motoru da nasıl düşer?” sorusunu kendime sorup sonra da cevap bulamamıştım. Çilemiz bitmemiş Altınyolu demirliyoruz bu ara. Hem de sabah sabah, insanlar işlerine giderken tam da işe gidilen saatte ve hangi akla - demiyeyim hangi zihniyete hizmetse – tam da Karşıyaka’dan Konağa gidilen istikamette bir şerit kapatarak, yani o saatte trafiğin en yoğun olduğu yönde bir şeriti kapatarak demir döşeniyor bu şehirde. Söylemeye gerek var mı? Aynı anda aksi istikamette in cin top oynuyor, yolun tenha tarafını demir döşemek için seçmemek ise mühendislik dehası mıdır, ilgisizlik midir, eşşŞşeklik midir kara vereceğim derken önümden giden arabanın ürküp aniden şerit değiştirmek istemesi üzerine bir başka kişiyi kalaylamaya başladım dağarcığımdan çıkmış en gün yüzü görmedik iltifatlar ile. Kanuni Sultan Süleyman’ın saz heyetinin zaman zaman kulaklarını çınlatıyorum böyle ama…. Kardeşim öyle mi şerit değiştirilir Altınyol’da?

Bu şehri yönetenler, orasını burasını mahvedenler bazen beni kahretse de ben İzmir’i sevmeye devam ediyorum. Arada küfürleri sıralayıp negatif yükü boşaltıyorum. Biliyorum bu şehir bana sahip olmuş olabilir, ruhuma da belki çoktan sahip oldu ama elbiselerime asla sahip olamaz. Onlar benim.

Elbise dedim de, erkek modasına ilişkin bazı hayal gücü sınırsız zibidinin dizayn ettiği ürünlerin resimleri hazırlıksız bir anda karşıma çıktığı zaman, onlara da sinirleniyorum. Öyle erkek giysisi var ki, giysiye bakanın aklından “Bunu giyen bir kadın mı yoksa erkek mi?” sorusunu geçirtiyor olması yetmez gibi giyen mankenin savunmaya çekilmiş vücut dili de;
“Bakışlarımla yer bitirir cümlenizi mahvederim”,
“yersiniz yumruğu”,
“Ben kız çocuğu değilim, annem bu elbiseyi zorla giydirtti”,
“Bakın duş perdesi boşa gitmesin diye içini gömlek yapmak da mümkün”,
“Müfettiş Cluesoe ölmedi bende vücuda geldi”,
“Beynimin içinde bir ses, sürekli sapıkça şeyler yapmamı telkin ediyor, şimdilik uymuyorum ona ama her an her şey olabilir”,
“Çok çişim var bu etekimsi şeyi çıkartamazsam salarım, karışmam”

Sinyallerini aralıksız yolluyor bakanlara. Bu saçma elbiseleri giyen erkek mankenlere de, bunların giydiği cümle giysiye de, bu elbiseleri dizayn edenlere de kılım zaten.

09 Temmuz 2009 Perşembe

Madam'ın Arabası, Bendenizin Önyargısı

İzmir'de bir müddettir olduk olmadık yerlerde ve saatlerde üzerinde Madam Burcu yazan bir limuzin görüyorum. Simsiyah camları kapalı, içinde kimlerin seyir halinde olduğuna dair dışındaki Madam Burcu yazısından başka ipucu yok. Arabayı gördükçe, "bu Madam çok faal biri olmalı" diye aklımdan geçiyor.

Madam'ın arabasını ilk gördüğümde aklıma seneler önce izlediğim "Madame Claude" isimli bir fransız filmi gelmişti ve yanımdaki arkadaşlara araba ile ilgili espri yapmıştım. "Vay be" demiştim "Evlere kadar servis başlamış anlaşılan".

Madame Claude, Paris'li lüks bir fahişenin hayat öyküsünden uyarlanmış bir filmdi. Kadın mesleğinin en alt seviyesinden en üst düzeylerine kadar tırmanarak bir çok skandalın mimarı olmuştu. Böyle olması doğaldı, müdavimleri arasında üst düzey politkacılar da, kadın veya erkek sanatçılar da vardı. Mesleğinde klasman değiştirmek istediği vakit Madame Claude'a patronu "iş saatlerinde asla zevk almamalı, profesyonelliğini kaybetmemelisin" demişti. O sözleri işittiği andan itibaren müşteri tatmini Madam Claude'un öncelikleri arasında ilk sıraya yerleşti ve çıktığı basamaklarda fazla zaman kaybetmeden namı ile zirveye çıkmayı başardı. Sonra skandallar geldi ama kendisi müşteri önceliklerini asla ikinci plana itmedi.

Madam Burcu muammalı bir limuzindi, arkadaşlarım arasında da bu konuda malumatı olan fazla kimse yoktu. Konuyu unuttum gitti - ta ki bir gün eski halin oradan geçip, Yeni Garaj'a gidinceye kadar. Stadyumun önünde, ışıklarda durduğumda kavşağın hemen ilerisinde, sağdaki bir binanın cephesini kaplayan tabelayı görünceye kadar. Koskocaman cephe krem renkli pullarla kaplıydı, tam ortasında yine pullarla, penbe renkte "Madam Burcu" yazılıydı. Tabelanın puları rüzgarda kıpır kıpır oynuyordu. Hatta belki de yakınında durduğunuzda pullar evcil bir zil gibi sesler çıkartıyordu. Madam'ın markalaşma yolunda emin adımlarla yürüdüğüne dair günahını almadan geçmedim o an için.

Sonradan öğrendim Madam Burcu'nun sırrını. Kadın ve erkeklere nişan ve nikah giysileri hazırlayan bir moda eviymiş. Gelinliği oradan alan çifte de ülkemizin en pahalı limuzini olarak adlandırdıkları araç ile ücretsiz limuzin hizmeti verip bir güzel İzmir turu hediye ediyorlarmış. Ben de neler sanmıştım..

08 Temmuz 2009 Çarşamba

Hurafeler Diyarı: Masal Bu Ya

Bir varmış bir yokmuş bir zamanlar bir ülke varmış. O ülkede türlü türlü inanış varmış. Bu inanışlara uygun davranıldığı vakit kimselerin başına bir şeycikler gelmezmiş.


Yolculuk;
Biri yolculuğa çıkarken arkasından aynaya su serpilirse kazaya uğramazmış.

Biri gurbete giderken arkasından su dökülürse hem kazaya uğramaz, hem de gurbetten çabuk dönermiş. Böylelikle kimsecikler gereksiz yere hasret çekmezmiş.

Gece Hayatı;
Anladığım kadarı ile gece hayatı fazla renkli değilmiş. Çünkü; gece karanlığında ıslık çalınırsa şeytanlar başına toplanırmış. Hatta, gece ev süpürmenin fakirlik getireceğine inanılırmış.


İkili ilişkiler;
İnsanlar arası ilişkiler son derece net ve sade şekilde bağlandıkları kurallar üzerinden profesyonel bir biçimde biçimlendirilmiş. Bir kişi diğerine makası elden ele makasın bıçakları birbirinden açık olarak teslim ederse araları açılırmış. Bir kişi sabunu başka birine elden verirse, sabun acı olduğu için, acı olaylar görülürmüş veya iki kişi arasına düşmanlık girermiş. Bir kişi diğerine bıçağı elden ele verirse çok şiddetli kavga ederlermiş.

Sağ kulağın çınlamasının hayırlı bir şekilde anıldığına sol kulağın çınlamasının ise hayırsız bir şekilde anılıyor olmaya işaret ettiği düşünürlermiş.


Tarım, bir takım doğa olayları ve gürültülü felaketler ve bazı gürültülü sosyal faaliyetler;
Gök gürlerken buğday anbarlarına el ile vurulursa hasat çok olurmuş. Çeltik ekilen arazinin etrafı eşeğe binmiş bir kimse tarafından Kur’an-ı Kerim okunarak dolaşılırsa, o araziye dolu yağmazmış. Tarla veya bahçede bitkilerde hastalık görüldüğü vakit, tarla sahibinin güneş doğmadan önce, tarlasının etrafını koşarak tavaf etmesi gerekirmiş.Yağmur ve dolunun afete sebep olmadan çabuk dinmesini sağlamak için evin dışına demir parçası atılırmış.

Ay ve güneş tutulması esnasında Peygamberimiz namaz kılınmasını tavsiye ettiği halde bazı kimseler tarafından hurafeye çevrilip tutulma esnasında silah atılması çok yanlışmış.

Mutfak;
Soğan kabuğuna basılırsa fakirlik gelirmiş.

Zenginlik;
Cezveden kahve ya da su içilirse zengin olunurmuş. Sol avuçta kaşıntı olduğunda o eli önce kafaya sonra kalçaya sürterseniz piyangodan para kazanırmışsınız.

Talih, nazar;
Mavi gözlü olanlarla göz göze gelindiğinde nazar değeceğine inanılırmış. At nalı asılan yere nazar isabet etmezmiş.

Nazar değdiği vakit, işin ehli kimselere kurşun döktürtülmek suretiyle talihi zayıflamış insan nazarın tesirinden çıkartılırmış.

Yeni bir araba alındığında kesilen kurbanın kanını arabaya sürerlemiş ki kazasız belasız gitsin, seyir etsin.

Tuhaf şeyler;
Otururken ayak sallanırsa alacaklı kapıya gelirmiş.
Ayakkabılar ters dönerse şeytan üzerinde namaz kılarmış.

Evlilik;
Bir türlü evlenemediği düşünülen kimselerin bahtını açmak için evdeki bütün kilitlerin teker teker açılması ve açık bırakılması, bu işlemin de mutlaka cuma ezanı sırasında yapılması gerekirmiş.

Kişinin üzerinde düğmesi ya da söküğü dikiliyorsa kısmetinin kapanmaması için elbisesinin bir ucunu ısırması şartmış.

Evlilik imzası atılır atılmaz eşlerden hangisi diğerinin ayağına daha önce basarsa o evlikte onun sözü daha çok geçermiş.
Gerdek gecesinde erkek veya kadın, hangisi diğerinden daha önce uykuya dalarsa gün gelir o eşinden daha erken ölürmüş.

Bir erkekle bir kadın evlendiklerinde, zifaf gecesinde hangisi daha evvel diğerine tokat aşk ederse o evde onun sözü daha çok dinlenirmiş.

Gelin ve kaynana ilişkilerinin iyi olması, gelinin kaynanasının sözünden çıkmaması için gelinin ağzına bal çalınır ya da geline kapı eşiğine çivi çaktırtılırmış.

Yeni gelinin erkek çocuğu olsun diye kucağına sevsin diye erkek çocuk vermek gerekirmiş.

Doğum sonrasında anne ve bebeklerin geleceğini tayin etmek;
Loğusa kadının herhangi bir şeyden zarar görmemesi inancıyla bulunduğu yere süpürge soğan sarımsak asmak adettenmiş. Bebek doğduğunda kesilen kurbanın kanını çocuğun alnına sürerek gelecekte başına kötü bir şey gelmesine engel olurlarmış. Kırkı çıkmamış bebeğin tırnakları kesildiğinde o bebeğin hırsız olacağına inanılırmış.

Eğitim;
Çocuklar okurken, sınava girmeden önce anneleri pirinç tanelerini okur üfler çocuğunun cebine koyarmış, çocukta sınav öncesinde bu pirinçleri yutunca zihni açılır bütün doğru cevapları şıp diye bilirmiş.

Vatani görev;
Bir genç askere gitmek üzere evinden çıkmadan önce bir dilim ekmeğin yarısını yer, yarısını da geride bırakırsa, ekmek artığı onu çağıracağı için kazasız belasız uğramadan geriye dönermiş.

Hastalıklar;
Şifa için hastanın başında tuz gezdirmek, köz söndürmek, türbelerden getirilen topraklardan hastalara yedirmek veya suya karıştırıp içirmek gerekirmiş.

Ölüm ve Cenaze;
Gece sandık açmak, kendi mezarını açmak, yani ölümü çağırmakmış.

Kefen diken iğne kırılmalıymış, zira ölümü ve uğursuzluğu celbedermiş.

Cenazeyi alkışla uğurlamak hem yaygınmış hem de bunun uğursuzluk getireceğine inanılırmış.

Ölen kimsenin ruhunun eve cenazeden sonra geri gelmesi için yedi gün boyunca sürekli ışıkları açık tutmak gerekliymiş.

Cenaze olduğunda dolu olan su kapları boşaltılarak, cenaze kaldırıldıktan sonra onları tekrar doldurmak adetmiş.

Cenaze çıkan ev ile çevresindeki evlerin suları dökülmesi gerekiyormuş, çünkü Azrail kılıcını o sularda yıkardığı için sular pislenir ve içilmez olurmuş. Cenaze evinde pişen yemeklere azrail kılıcını batırır inancıyla cenaze evinde yemek pişirmemek ve pişmiş olan yemekleri dökmek adetmiş.

Öbür dünya;
Nar taneleri yere düşürülmeden yenilirse cennete girilirmiş.

Bütün bunlar çok garipmiş ama hep böyle olageldiği için insanlar bu durumu yadırgamaz dün anne babalarının inandıklarına artık kendileri inanmaya devam edip giderlermiş.