1 Ekim 2017 Pazar

12 Eylül 2017 Salı

Bir Kitap: Billy Wilder

Billy Wilder, 1906 - 2002 

Avusturya'da doğan Billy Wilder avukat olmayı planlarken Viyana'daki bir gazetede muhabir olarak çalışmaya başladı. Berlin'in en çok satan tabloid gazetesinde çalışırken sinemaya merak salıdı ve kısa sürede Almanya'nın en sükseli senaristlerinden biri haline geldi. 1933 yılında Hitler'in iktidara gelmesiyle ülkeyi terkederek Fransa üzerinden A.B.D.'ne geçti ve İngilizce bilmemesine rağmen kısa sürede Hollwood kapılarını çalmaya başladı. Senarist olarak mazisi çaldığı kapıların açılmasını sağladı ve 1939'dan itibaren iz bırakan filmlerin yönetmeni oldu. Yüz yıla dayanmış yaşam yolculuğu adeta sinema tarihi gibi yönettiği filmlerden bazılarına bakar mısınız?
Double Indemnity, 1944
The Lost Weekend, 1945
A Foreign Affair, 1948
Sunset Blvd., 1950
Stalag 17, 1953
Sabrina, 1954
The Seven Year Itch, 1955
Witness for the Prosecution, 1957
Love in the Afternoon, 1957
Some Lİke It Hot, 1959
The Apartment,1960
Irma La Douce, 1963
The Fortune Cookie, 1972
The Front Page, 1974
Fedora, 1978
"Bu da bir Billy Wilder filmi miymiş!" dediğinizi duyar gibiyim.

Ckarlotte Chandler'ın kitabı Wilder'ın Avusturya'dan Hitler Almanyası'na, Hollywood'a uzanan serüvenini aktarırken aynı zamanda bütün filmlerinin arka planında yaşananlara ve elbette Wİlder ile çalıştıkları döneme dair Kirk Douglas, Jack Lemmon, Shirley MacLaine, Ginger Rogers, Jimmy Stewart, Gloria Swanson, Marilyn Monroe, Audrey Hepburn gibi bir çok yıldızın bilinmeyen yönlerini de anlatıyor. Chandler kitabı hazırlarken Wilder ile seri halde ropörtajlar yapmış ve görüşmenin sarkmasına ya da dallanıp budaklanmasına izin vermemiş. Çok başarılı bir biyografi kitabı. Ancak sinema üzerine ülkemzide çıkan kitapların neredeyse ortak iki özelliği olan çevirmenin sinema konusunda bilgisizliği ve hedef ve kaynak dile vakıf olamaması halinden bu kitap da nasibini almış. Minik teferruatları kafaya takmıyorsanız sinema üzerine hıza okunan ve keyif veren bir kitap.


1 Ağustos 2017 Salı

Jean Moreau

1949'dan 2015'e kadar yüzün üzerinde filmde rol aldı. Sahne oyunlarında, TV dizilerinde oynadı ve o kadar güzel şarkılar söyledi ki ciddi bir müzik kariyerine sahip oldu. Yegane konserini Carnegie Hall'de Frank Sinatra eşliğinde verdi. Sinemanın en iyi yönetmenlerine kendisi ile çalışma fırsatını tanıdı. İzleyicinin zihninde en çok Jules ve Jim filmindeki Catherine karakteri ile yer etti. Sinema sektöründe "Fransız Bette Davis" takma adıyla anıldı. üç kez evlendi, üç kez boşandı, bir çocuğu oldu. Louis Malle, Pierre Cardin, Lee Marvin ve Thodoros Roubanis ile büyük aşk yaşadı. Vanessa Redgrave eşi yönetmen Tony Richardson ile yasak aşk yaşadıkları iddiası ile evliliğini sona erdirdi. Yakın arkadaşları arasında edebiyat dünyasının gözde isimleri olan Jean Cocteau, Jean Genet, Henry Miller, Anaïs Nin ve Marguerite Duras vardı. 2000'lerde sahne oyunları yönetmeye başladı. Şimdilerde ressam olan oğlu Oğlu Jerome, 10 yaşındayken "Moderato Catabile (1960)" filminin setine ziyarete gelmişti. Rol arkadaşı Jean Paul Belmondo oğluna çarparak ağır yaraladı. Çok filmde oynadı ama çok filmde rol almak istemedi, mesela; reddettikleri arasında yer alan Spartacus, Mrs. Robinson, One flew over the Cuckoo's Nest, La Pianiste kabul edenlerin başarı hanesine yazılan roller oldu. İnandığı filmlerde para konusund aısrarcı değildi, Orson Welles'in bir filminde bütçe yeterli olmadığı için gümüş tabaklar karşılığında oynadı. Oson Welles onun gelmiş, geçmiş en yetenekli kadın sinema aktristi olduğunu söyledi. En büyük hayali Ingmar Bergman ile çalışmaktı, Bergman onun için L'anour Monstre adkı bir senaryo yazdı ama her iki sanatçı da dil engelini aşamadıkları için proje rafa kaldırıldı.


Şu sözler ona ait:

"Role girdiğimde o kişi olurum, film bittiğinde kendim.Çok sıkı çalıştım, Tutkulu biriyim ve benim dünyam sinema, oyunculuk, tiyatro, yaratıcılık, sanat, resim, edebiyat, müzik, heykel, güzel manzaralar ve sokaktaki halk hareketleri. Her şey. Oyunculuk kırılgan duygularla başa çıkmayı gerektirir, yüzüne bir maske takıp çıkmak değildir. Ne zaman bir oyuncu rol yapar kendisini insanlara açar, maske takıp gizlenmez." 
"Zamanı durdurmak için kendinize ihtimam göstermeyin, bunu kendinize saygı duyduğunuz için yapın. Hayat enerjiniz size verilmiş muazzam bir armağandır. Kendiniz salıp cenaze gibi görünmemeniz, hastalanmamanız lazım. İnsanın hayattaki yegane görevi sağlıklı ölmek olmalıdır: tıpkı sönen bir mum gibi."  
"Ben, içinde geçmişe hiçbir özlem taşımayan bir kadınım." 
"Yaşım hakkında asla tasalanmadı. Eğer kafayı aşırı biçimde yaşınıza takarsanız komik duruma düşersiniz. Hayat otuzunda bitmiyor, Bana göre yaş dediğin bir sayı, gerisi boş."
"Zeki biriyim, ama entellektüel değilim"
 
"Kolay aşık olan tutkulu bir kadınım" 
"Tutkulu olsam da asla rekabetçi olmadım" 
"Siz değer vermedikçe erkekler peşinizden koşar." 
"Görünüşüm hakkında kibar laf etmek isteyenler "Ne kadar da Bette Davis'e benziyorsunuz" derler, ama sorun şu ki ben Bette Davis'e tahammül edemiyorum."  
"Yaş almak bir şeyler öğretir mutlaka ama herkese sağduyu getirmez. Zira sağduyu akşamları yüzünüze sürünce sabah daha akıllı kalkmanızı sağlayan bir yüz krem değil." 
"İnsanların iç güzellikleri ile dış güzelliklerinin birbirinden tamamen ayrı olduğunu düşünmüyorum. Ruh haliniz yüzünüze yansır."

Orson Welles hakkında: "İspanya'da bir ufak meydanı bir Çin pazarına dönüştürdü. Bana göre işte sinema tam da budur yani büyücülük!

Luis Bunuel hakkında: "Ona, İspanyol babam derdim. O da bana, eğer kızım olsaydın seni bir güzel bağlar parmaklıların arkasında zaptederdim."

Ranier Werner Fassbinder hakkında: Eski eşi gelip beni bir filminde oynatak istediğini söyledi. Filmi 24 günde tamamladık. Daha sete adımımı atar atmaz içindeki büyük azmi hissettim. Yaratıcılık anlamında mükemmel bir insandı!


Jean-Luc Godard hakkında: Eva'yı onun yönetmesini istedim. Sözleşme imzalandı ve avans ödendi. Senaryonun ilk taslağını dört haftada teslim etmesi gerekiyordu. Onun yerine bir sayfalık mektup gönderdi. Yapımcılar bana, nerden buldun bu serseriyi, diyerek saçlarını başlarını yolmaya başladılar. Sonra Joe Losey ile anlaştık.

Burt Lancaster hakkında: The Train filmini çekiyorduk, rolün bir yerinde kültabağını alması gerekiyordu. İki saat boyunca o kültabağını almasının arkasındaki güdünün ne olabileceğini sorgulayıp durdu. Bir an içimden kültabağını kaptığım gibi, sus artık, diye bağırarak fırlatmak geçti. 





by Nomad






10 Temmuz 2017 Pazartesi

Isabelle Adjani Söylüyor

Sinemadaki kaderi trajik kadın karakterleri ya da sinir krizinin eşiğindeki kadınları canlandırmak olarak belirlenmiş bir yıldız. Alman anneden doğma ve Cezayirli babadan olma hali ona hem egzotik bir güzellik kazandırıyor Ana dili Almanca, sonradan, mecbur kalınca Fransızca ve İngilizce'yi akıcı konuşabilecek biçimde öğrenmiş. 12 yaşında sahneye çıktı, 14 yaşında ilk filminde oynadı - bugüne dek 30 film. Fransa'nın sinema dalındaki en önemli ödülü olan César'ı en iyi kadın oyuncu dalında beş kez kazanarak bu ödülü en çok kazanmış sanatçı rekorunu elinde bulunduruyor. İki çocuğu var, birisi Yönetmen ve görüntü yönetmeni Bruno Nuytten, diğer oyuncu Daniel Day-Lewis'den. 1983 yılında çıkardığı Serge Gainsbourg destekli albümü İsabelle Adjani bir milyondan fazla satınca 1986'da yaptığı başarılı bir single çalışmasından sonra "bir kalpte iki aşka yer yok" diyerek müzikle profesyonel bağını kopardı. 

Şu sözler ona ait: 
Yönetmenler üzerine...
"Kadınları seven ve onlara kamerasının içinden de bakmayı bilen yönetmen nadir bulunur."
Oyuncu olmak üzerine...
"Hafızada yer eden filmleri seviyorum, bu yüzden sosyal ve duygusal bir gücü olan rolleri seçmeye çalışıyorum. Oyuncu olmak benim için yalnızca bir iş değil, bir inanç işi."
Andrzej Zulawski ile çalışmak üzerine...
"Possession, gençken oynanabilecek bir film. Zulawski, oyuncusunu karanlık dünyasının ve günahlarının içine çeken bir yönetmen. Gençken sorun değil, çünkü orada olmak heyecan veriyor. Onun filmleri çok özel ve kadına sanki kırılgan bir zambağa dokunacakmış gibi odaklanıyor. O filmi yapmak beni çok etkiledi, ama içim dışım yara vere içinde kaldı. Yine de o filmde oynamak heyecan vericiydi. Kemiklerim filan kırılmadı elbette ama şöyle diyebilirim "Zorum neydi?". Benden başka hiçbir kadın oyuncunun onunla iki film çekebileceğini zannetmiyorum." 
1977 senesinde bir durum saptaması...
"Çok eğleniyorum, bugün bir yıldızım.. peki ya yarın?"
Bu fotoğrafında geçmişte bir yerlerden bize gülümsüyor Isabelle Adjani

Meraklısına Şarkılar:
"Pull Marine"
Şarkı: Serge Gainsbourg
Klip Yönetmeni: Luc Besson
şarkı "burada"

6 Temmuz 2017 Perşembe

The Circle

James Ponsoldt'u yönettiği az sayıdaki filmlerinden, "Off the Black", "Smashed", öyküsünü göstermedikleriyle, sezdirerek anlatan olağanüstü "The Spectacular Now" ve 2015 yılının sürpriz filmlerinden " David Foster Wallace ile The Rolling Stones dergisi için yapılmış efsanevi bir ropörtajı anlatan "The End of the Tour" adlı filmleri ile anımsıyoruz. Yönettiği filmlerin çoğunun senaryosunda da emeği geçmiş Ponsoldt genç neslin merakla izlenen sinemacılarından. Elbette yetenekli ve genç sinemacıları bekleyen tehlikelerin en büyüğü, Hollywood'un sunduğu parasal olanaklar için sanatından ödün vermek Ponsoldt'u da bekleyen tehlikenin ta kendisi. Sektörü ona büyük bütçeli gişesi garanti bir film yönettirmesi kaçınılmazdı. 



Bazı filmler iyi eskimiyor çevrilmelerinden birkaç sene sonra izleseniz dahi yavan gelir, bazıları ise üzerinden geçen onlarca yıla rağmen çevrildikleri dönem sonraısnda doğmuş olan sinema izleycisini cezbetmeye devam eder. Disclosure, The Cable Man gibi filmler birer baş yapıt değiller ama seçtikleri konular itibariyle bugün bile yeni kalmış filmler.The Circle Dave Eggers'ın aynı adlı romanında uyarlanmış ve senaryoda Ponsoldt ile kendisinin de imzası var. Kitabı okumadığım için kıyaslama yapmam mümkün değil. Ancak seçtiği konu itibariyle The Circle'ın daha şimdiden eskimiş bir film olduğunu söyleyebilirim, enteresan olabilmesi için en az 15 sene evvel çekilmiş olmalıydı. 

Film daha ilk dakikalarından Hollywood klişeleri kitabının, "genç kadın büyük bir şirkette işe girer ve kariyerinde önemli bir sıçrama yapar, ancak şirkette hiçbir şey göründüğü gibi değildir" başlığı altında yazan ne varsa tekmilinin bu filmde bulunacağı izlenimini veriyor ve bir tek bu konuda hayal kırıklığına yol açmıyor. Filmin bütününe yayılmış on dakika sonra olacakları da finali de biliyorum duygusu rahatsız edici. Böyle olunca bir yerden sonra filmde olan bitenlerle dalga geçmeye başlıyor insan. 



"The Circle" şirketinin iç ve dış dizaynı böyle bir şirketten beklenebileceği gibi tasarlanmış, bu haliyle izleyiciciye çok şey vaad ediyor. Ancak filmin içinde (ekran görüntüleri içinde değil) aniden açılan bilgi ve iletişim kutucukları gereğinden fazla kullanılmış ve bu tarz hinlikler çok uzun yıllardan beri yapılıyor, yenilikçi bir uygulama değil. Filme doğru anlamda hizmet eden bir unsur da Dany Elfman'ın müziği. Özellikle Tim Burton ile olan işbirliği ile tanına müzisyen bu filmde kolaya kaçmamış, kendi alameti farikası olan yoğun yaylıları kullanmıyor. Başka filmlerde müzisyenin kim olduğuna bakmadan yalnızca kullanıla sesler ve melodi yapsıından ismini anlamak mümkündür. 



Mae Holland (Emma Watson) The Circle adlı yüksek teknoloji firmasında işe başlar. Şirketin bulunduğu yerleşkede cennetten bir köşe gibidir. Yapay göller, ağaçlarla çevrili şirket yerleşkeside femç çalışanlar sanki üniversite yaşamlarını hala deavm ettirmektedirler. Öasöavi gökyüzünün altında capcanlı gülüşleri ile sürekli devinmektedirler. üzerlerinde ise sürekli kayıt hakideki droneler uçuşmaktadır. Şirketin patronu Eamon (Tom Hanks) çalışanlarını oditoryumda toplayarak yeni keşiflerinden bahsetmektedir. İlk toplantısında Mae'yi keşfeder, genç kız artık şirketin yeni yüzü olacaktır. Şirketin yeni, yıldız ürünü olacak mini kamerayı kendi üzerine, evine ve sık kullandığı mekanlara takacak ve tamamen "şeffaf" bir hayat sürecektir. Bu şeffafiyet hali onu ve diğerlerini bir "bütün" haline getirecektir. Doğrudan "Truman Show" filmini anımsatan sahnelerden anladığımıza göre kazandığı popülerlik ve iş yaşamındaki ani yükseliş genç kızı çok mutlu eder. Meğerse şirket internet üzerinden uluslararası bir iletişim ağı kurarak internet üzerinden üye olanların bütün kimlik bilgilerini, beğeni eğilimlerini toplayarak olara daha çok mal pazarlanmasını sağlamak hedefi gütmüyor muymuş? (çok şaşırtıcı) Mae, gamsız gailesiz cıvıldarken eski sevgilisi Mercer (Ellar Coltrane) bu şirketin göründüğü gibi olmadığını söyler ve sırra kadem basar. O andan itibaren Mae'nin de içini huzursuzluk basar. Bir seri hepsi önceden tahmin edilen olaylar cereyan eder ve film biter. 


Senaryonun tamamiyle önceden kestirilebilir olması, benzeri filmlerden falası ile esinlenmiş hali, klişelerin sıkıntı verecek denli yoğun kullanımı filmin inandırıcılığı önündeki en büyük engeller değil. Oyuncuların yönetmen tarafında yanlış yönlendirildiği çok belli, öncelikle filmin kötü adamı Eamon'ı Tom Hanks son derece babacan ve esprili bir şekilde canlandırıyor. İnandırıcılık kaybı işte tam da buradan başlıyor. Emma Watson'ın işi gerçekten sor, koca bri sahnede devasa görüntülerin önünde büyüyen bir edişe sergilemesi gerekirken şaşkınlık ve çaresizlik içinde sağına soluna bakınıyor. Sonuç: gerilimin giderek yükselmesinin gerekli olduğu bir sahnede hedeflenmediği halde izleyicinin ilgisinin dağılması. Filmin kilit kişilerinden biri olan Mercer karakterini Ellar Coltarane son derecek kötü bir oyunculukla veriyor. Halbuki "Boyhood" filminde bir çocuğun 5 yaşından 17 yaşına kadar olan yaşamından kesitleri başarıyla canlandırabilmiş bir oyuncu. The Circle'daki oyunculuğu taöaöem yönetmenin hatalı yönlendirmesi. Geçmişteki başarılı filmlerine karşın senaryosuna kadar filmden mesul Ponsodt'un bu filmde iyi bir iş çıkardığını söylemek güç. 





The Circle - 2017

Yönetmen: 
James Ponsoldt

Senaryo: 
James Ponsoldt & Dave Eggers 
(Dave Eggers'ın aynı adlı romanından)

Oyuncular: 
Tom Hanks, Emma Watson, Ellar Coltrane, 
Glenne Headley, Bll Paxton, Patton Oswalt, Beck 

Görüntü Yönetmeni: 
Matthew Libatique

Kurgu: 
 Lisa Lassek, Franklin Peterson

Müzik: 
Danny Elfman

Meraklısına Linkler:

5 Temmuz 2017 Çarşamba

İntikam Meleği, Yahut Kadın Hamlet

Çevrildiği dönem seyirciyi sinemaya çekebilmek için magazin gazeteciğinin bütün numaralarının sergilendiği, daha çekim aşamasından başlayarak film setinden bilimum görüntü ve atmasyon haberin gazete okurlarına  tez elden ulaştırıldığı bir film olan "Kadın Hamlet"in gişesinin kağıt üzerinde tamah ettikleri kadar başarılı olamayacağı montaj aşamasında yapımcılarının (Memduh ün, Fatma Girik, Metin Erksan) idrak etmesiyle olmalı ki film "İntikam Meleği" adıyla gösterime girdi. Sinema izleyicisinin alakasını cezbedemeyen film, çok zaman geçmeden siyah/beyaz TRT televizyonundan yayınlandı. Cumartesi geceleri, "Televizyonda Sinema" kuşağında sinema tarihinin önemli filmleri izleyiciye sunulurken, ilk kez bir Türk filminin bu kuşakta yer alması şaşırtıcıydı. Filmin tek enteresan tarafı yapımcılarının TRT yönetimi üzerindeki tesirini göstermiş olmasıydı. Berbat bir filmi kimbilir ne hatır uğruna yayınlamayı seçmişlerdi. 



Seneler sonra, tahammül ve tahayyül sınırlarımı sonuna dek zorlamak pahasına filmi yeniden izledim.  Babasının hayaleti Hamlet'e, "beni amcan öldürdü der". Amcasının artık annesi ile evli olması babasını iki misli tedirgin etmekte bu sebeple ikide birde hortlamaktadır. Hayalet, kızı Hamlet'i intikamını alması için görevlendirir. Hamlet bu sırrı babasının sadık hizmetkarı ile paylaşır. Amcası ve onun suç ortağı olan öz annesin suçlarını itiraf edinceye dek deli rolü yapacaktır. Buraya kadar bildiğimiz Hamlet ama bundan sonrası akla seza anlar resmi geçidine dönüşüyor. Hamlet elinde borazanıyla ormanda gezerken kırlık alanda resim yapan Orhan’ın (Ophelia) görür ve yapmakta olduğu tabloyu yalnızca görüneni resmettiği için mahveder, zaten içine kapanık ve naif olan Orhan daha da içine kapanır ve hayata küser;  Hamlet uyuyan anne ve amcasına ayna tutarak onlara içyüzlerini göstermeye çalışır; duvarları olmayan odasında "Makber"i dinlerken yanına gelenleri "kapıyı çalmadan içeriye girmeye utanmıyor musunuz?" azarlar; olmayan bir orkestrayı enstrümanları kendinden geçmiş bir biçimde, dahası elleri pençe pençe vaziyette yönetir gibi yapar, dünya hapishanesi dediği bir kafesin içinden arkadaşları ile karşılaşır.



Abartılı oyunculuklar, derme çatma dekorlar, habire kılık değiştiren bir baş oyuncu, sahneler arasında neden sonuç ilişkisinin olmayışı, birbirini takip eden sahneler arasındaki mantık ayrılıkları bu filmi izlenmesi zor hale getiriyor.

Metin Erksan'ın kendisine özgü bir sinema dili vardı ancak öyle sanıyorum ki bu filmde doğrudan bir yanlış tasarlanmış yüksek gişe hasılatı planının kurbanı olmuş. Yapaylık ve gösteriş yapma çabası filmin ruhunu eke geçirmiş. Kadın Hamlet boyundan büyük laflar eden sakil bir film. 



İntikam Meleği, Kadın Hamlet - 1976

Yönetmen: 
Metin Erksan

Senaryo: 
Metin Erksan 
(W. Shakespeare'in Hamlet adlı tiyatro eserinden)

Oyuncular: 
Fatma Girik, 
Reha Yurdakul, 
Sevda Ferdağ, 
Ahmet Sezerel, 
Nevra Serezli, 
Çoşkun Göğen, 
Orçun Sonat,  

Görüntü Yönetmeni: 
Cahit Engin

Kurgu: 
Süleyman Karakaya


Müzik: 
Timur Selçuk (Pireli Şarkı), 
Dimitri Şostakoviç,  

Meraklısına Bir Başka Bakış:
Kadın Hamlet Niye Kadın?

Meraklısına Filmden Sahneler:

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Şaşırtıcı

2008 yılından beri takip ettiğim bir blog yazarının aynı zamanda takip ettiğim bir televizyon dizisinin önemli karakterlerinden bir tanesini canlandırdığını öğrenmek.