Saturday, May 30, 2015

Yem

Kuşlara yem veriyor. Beslemek için değil, iyice yakınına geldiklerinde kovalamak için.

Friday, May 29, 2015

Distopya

Görüntü: Ağır ilerleyen gri kalabalık.
İnsanlar kemerlerini çıkartıyor; ceplerindeki metal eşyaları, bozuk paraları plastik kutulara bırakıp dedektörlerden geçiyor. 

(Karikatür: Franco Matticchio)

Monday, May 18, 2015

Geldik mi Sonuna Çılgın Adamlar'ın?

Birazdan bugüne dek takip ettiğim en güzel televizyon dizinin son bölümünü izleyeceğim. Sekiz yıl. Yedi sezon. Her sezonu 13, sonuncusu - bir yıl sezon arası ile - 14 bölüm. Mad Men: çılgın adamlar, ya da Madison Avenue'de çalışan adamlar ya da hiçbir şey üretmeden para kazadıkları için adları çılgına çıkmış ad-men, reklamcılar. 

1950'li yıllardan yetmişlere doğru müthiş bir zaman yolcuğu; arada kore savaşı ve 1930'lu yıllara dönüşler, ileri ve geri zaman sıçramaları, kadının toplumdaki yerinin dizide giderek değişmesi, fonda o dönemin günceline dair izler. 

Diziyi başarılı kılan yalnızca müthiş teferruatla örlü oluşu ve gerçeğe uygunluğu değil, her bölümü adeta "The New Yorker" öyküleri gibi ciddi detaylarla örülü, minik hayat öyküleri barındırması.ve bunu hiç ciddiye almaya değmezmiş gibi kendini önemsemeden yapması. Erken sezonlarından birine ait, rüya ile gerçeğin birbirne karıştığı, orta üstü sınıftan bir kadının hayallerini ve durumunu birbirine karıştıran "suburban dreams" ile değişti benim bu diziye bakışım. Her bir bölümü tek bir novella tadında. Edebiyatın dingin, alabilene çok şey katan ama malesef bağırtıyı seven edebiyat severlere bir gıdım faidesi bulunmayacak ürünlerini andıran bölümleri ile birazdan son bölümünü izleyeceğim Mad Men'in.


Thursday, May 14, 2015

Elia Kazan ile Afyon'da Zaman

Elia Kazan, Türkiye'ye son gelişinde Afyon'a gitmiş ve çekmeyi planladığı bir film için o yörede bir müddet mekân aramış. Gece otelde sıkılınca, sokağa çıkıp öylesine dolaşır, ışıklı bir yer gördüğünde içeri girermiş. Görebildiği yerler ya kahvehane, ya birahanelermiş, hepsinde de yalnızca erkek müşteriler olurmuş. Üstelik gencecik erkekler. Kazan bir bira söyleyip rast geldiği gençlerle sohbetler etmiş. Kimseyi huylandırmadan, sinemacı gözüyle mekâna, eşyalara, insanlara bakmış.

Gençler genellikle koyu renkli, ucuz giysiler giymekteymişler ve hayli sağlıksız görünüyor ve birbirlerine çok fazla benziyormuş. Bakımsız sakalları, kirli ve kepekli saçları ile sanki hepsi aynı berber elinden çıkmış gibiymiş. İçlerinden hali vakti yerinde olanları ayırd etmek kolaymış; zira birahaneye gelir gelmez ilk iş ellerindeki anahtarlık demetini masaya şırank diye bırakıp, yanına bir Amerikan sigarası, bir çakmak koyuyor, ardından bira yerine rakı-peynir-kavun sipariş ediyorlarmış.

Bu gibi diğerlerine nispeten daha bakımlı bir kaç genç erkek dışındakiler, yani birahanedeki çoğunluğu oluşturanlar; sarı benizli, ince, dal gibi; küskün, mahzun, kırgın ya da kızgın melankolik tavırlar içindeymiş. Bunların sırtında "anne örgüsü" hırka, yelek veya kazaklar varmış. İçlerinde gece boyunca kimseyle konuşmadan bir kibrit kutusuna sürekli takla attıranlar mı ararsın, aynada kendi kendisine tapınanlar mı, mırıl mırıl duvarlarla konuşanlar mı hepsi varmış. Birahanelerin tavanında tütün, ter ve amonyak kokusundan oluşan bir bulut asılıymış. Yerde ise - affedersiniz - tükürük, izmarit, ganyan kuponları ve çekirdek kabuklarından oluşan bir halı seriliymiş.

Fonda devamlı ağlamaklı perdeden müzikler çalıyormuş, televizyon da acıkmış. Ama kimse ne müzik dinliyor, ne de kimse televizyon seyrediyormuş. Herkes yüksek sesle, bir ağızdan konuşuyor, kimileri aralarında müstehcen el şakaları yapıyormuş. Neredeyse hiç biri eğleniyor gibi gözükmüyormuş. Tersine, hemen herkes hem kendisiyle, hem de çevresiyle sanki sürekli bir kavga halindeymiş.

Kazan, bir-iki bira yuvarladıktan sonra bu gençlerden bazıları ile konuşurmuş. Onlara özellikle gelecekte ne yapmak istediklerini sorarmış. Bundan sonrası çok önemli: Kazan gençlerden hiçbirinin Afyon'un sınırlarını aşan bir hayalinin olmadığını dehşete düşerek fark etmiş. Taşra ıssızlığında, yalnızlıktan kendini tekrarlayarak kavrulan, cinsel özgürlüğü olmayan, elinden hiçbir iş gelmeyen, ne hayata ne de kendine hiçbir katkısı olmayan, koskoca Anadolu gençliği için "geçip giden zamanın" bir şey ifade etmediğini fark etmiş.



Elia Kazancıoğlu (1909-2003) Kayserili bir rum ailenin evladı olarak İstanbul'da doğdu. Amerika'ya yerleşince Kazan soyismini kullanmaya başladı. Actors Studio'nun kurucuları arasında yer aldı. Tiyatro ve film yönetmeni olarak ün kazandı. Bir çok adı duyulmamış oyuncunun şöhret olmasına olanak tanıdı. Gentleman's Agreement, A Streetcar Named Desire, On the Waterfront, East of Eden en önemli filmleri arasında sayıldı. Yönetmenliği ile üç kez Oscar ödülü kazandı.

Wednesday, May 13, 2015

Marifetli İsabella

İsabella Rossellini;  İsveç, Almanya kökenli İtalyan yönetmen Roberto Rossellini ile refikası İsveçli sinema yıldızı Ingrid Bergman'ın kerimeleri. 
Bergman ki; bir başkası ile evli iken kalbini yeniden pırpır ettiren Roberto'nun peşinden uçarak kıta değiştirmesi münasebetiyle az getirtilmemiştir burnundan, bir kere Holywood'dan afororoz edilmiştir: en önemlisi. Güzelliği sayesinde seneler sonra kendisini para babalarına affettirmiş, dönüşü Anastasia kılığında ama kesinlikle muhteşem olmuştur. 
İsabella'ya dönelim biz - annesini bir gün nasılsa anarız - adeta hık demiştir İngrid'in burnundan düşmüştür: O ne benzerliktir. Mamafih tek benzerlik yetmemiştir, armut misali mesleğinin de dibine düşmüştür ebeveynlerinin. Blue Velvet filmindeki hali ile sinemada bir ün salmıştır ki, şöhrete dalış o dalış, nam salış o salış. Sinema ile ilişkisi bir inişli bir çıkışlı bu günlere değin gelmiştir. 

Meslek hanesinde neler yazılı ona bakalım asıl... Model, yapımcı, aktrist, yazar, filantropist. Daha ne olsun. Beş parmağında beş marifet. Sayın Cumhurbaşkanı'mızın dediği gibi "iş var ama vatandaş beğenmiyor". "İsabella, beğendiğini beğenmiş, El ne karışır" diyoruz. Yakıyoruz bir cigara dumanını açık havada tellendiriyoruz, tıpkı fotoğraftaki İsabella misali, can-ı gönülden ve de türk kahvesi eşliğinde.


Tuesday, May 12, 2015

Statü Merakı

Klavye müsade etmez de, bakarken noktaların azizliğine uğrarsın ya hani. İşte öyle bir şey.
Dürüm
Durum
Dumur
Durun siz evlenemezsiniz!