Friday, April 18, 2014

Anılar, Düşler ve Önemsiz Şeyler

Yazdık, yazdık, yazdık... kuyruğuna geldik. En sonunda anılarımızı, düşlerimizi ve önemsiz şeylerimizi bir araya getirdik ve...



Tüyap 19. İzmir Kitap Furarı'na yetiştirdik.


O kadar kısa bir sürede yayına hazır hale getirdik ki...


Yukarıdakiler esas ve alternatif kitap kapaklarımız.

ve biz...

Aydın Şimşek,
Demet Aksu,
Özer Alptekin,
Müge Buluç,
Utkun Büyükaşık, 
Figen Uğur Dölek,
Oktay Esgin,
Caner Fidaner,
Ege Güçlü,
Ahu Güzeldiyar,
Özgün Kabacaoğlu,
Deniz Moralıgil,
Burcu Metez,
Gönül Ocak, 
Onur Özer,
Erhan Söğüt,
Sabri Şiriner,
Naime Taşdöğen,
Gülbahar Tofan,
Pınar Üretmen.

Monday, April 14, 2014

Anılar, Düşler ve Önemsiz Şeyler'den...

Zarf
...
...
"Yüzüklerin her bir turunda başka bir anı parçasına tutunur gibiydi.
Ağladı, güldü, hüzünlü gözlerle boşluğa baktı.

Saatler sonra yerinden kalktığında dudağında bir ıslık vardı..."


Parkta/D.M. 
(Sahaflardan bulunmuş dört sahipsiz fotoğraftan kolaj)

Saturday, April 12, 2014

İki Mükemmel Boşluk

İlişkileri bulmaca gibiydi. Her yerden boşluklar çıkıyor, bir türlü dolmuyordu. Zira erkek geçmişinden bahsetmeyi sevmiyordu. Manisa’da doğup büyüdüğünü kaçırmıştı bir keresinde ağzından. Hepsi bu. Gelecekle ilgili bir planı yoktu. “Yarın ne yapacaksın?” diye sorulduğunda omuzlarını silkerek “Ne önemi var?” diyordu. Kızı evinin kapısına kadar getirir, içeriye asla adımını atmazdı. İşi gücü yoktu ama hep bir yerlere yetişir gibi kalkar, giderdi. Erkeğin evinde buluşuyorlardı. Fotoğraflarla dolu bir kutusu vardı. Hepsi kendi resimleri… Güneşte otururken, yürürken, denize bakarken, içki içerken yaz fotoğrafları… Ceket, pantolon, süveterli, bond çantalı kış fotoğrafları… Yüzünün olması gereken yerde ise hep mükemmel bir daire. Her biri için bahanesi hazırdı: yok burnuna sinek konmuş, yok gözleri şaşı çıkmış. Kesip atıyordu kendini fotoğraflardan. 

Bir gün, “ne bekliyorsun hayattan?” diye sordu adama. Öyle bir baktı ki kıza, kız yanıt geliyor zannetti. Oysa adam kızın sol gözünün içine bakmıştı o an. Cevap yerine “ya sen?” diye sordu. Kız, göğüs kafesinin orta yernde bir ayaz başladığını o an anlayamadı. Zor bir soruydu, düşünür, taşınır; bir cevap verebilirdi, ancak adam; “gitmem lazım” dedi. Gideceği bir yer yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Yine de gitti. 

"Anılar, Düşler ve Önemsiz Şeyler"den alıntı.




Kolaj: İki Mükemmel Boşluk/D.M.
(Sahaflardan bulunmuş 8 fotoğraf bir gazete üstüste)

Friday, April 11, 2014

Hafif

"Evde birşeylerin kaybolmaya başladığını fark ettiğinde günlerden çarşambaydı. Evvela yiyecekler dikkatini çekti. Mutfak masasına koyduğu kutuda üç dilim üzümlü kek olduğuna adı gibi emindi, ama arkasına dönüp baktığında iki dilim kalmıştı. Oturma odasındaki sehpaya bir bardak gazoz ile kekleri bıraktı. On dakika sonra geri geldiğinde bardak yerinde değildi. Evde ne bir aile üyesi vardı suçlayabileceği, ne de bir sevgili. Umut yalnız yaşıyordu.

Perşembe sabahı kızartma makinesine iki dilim ekmek koymuştu ki, az evvel doldurduğu bir bardak çay kayboldu. Mutfakta dört dönerken tost makinesi tık etti. Makinenin iki gözü de boş boş bakıyordu ona. Söylenerek işe gitti. Akşam eve dönünce bol mantarlı, bol salamlı, orta boy bir pizza ısmarladı. Sekiz dilim pizza şiir gibi kokuyordu. Üzerini değiştirip televizyon karşısına geçti, yalnızca üç dilim kalmıştı kutunun içinde. Gece yatarken mutfak kapısını kilitledi.

Ertesi akşam eve döndüğünde erzak dolabındaki makarna ve pirinç yokolmuştu. Sinirleri boşandı, oturma odasında yere oturup hıçkırarak ağladı. Zira koltuklar da kayıptı. "Bir dilim üzümlü kek olaydı" diyerek gözlerini sildi...."



"Anılar, Düşler ve Önemsiz Şeyler"deki bir öykümden kısa bir alıntı,  


 Hafif... (DM/9 fotoğraf üstüste bindirilerek kolaj)

Friday, March 21, 2014

Çok Silikonlar Belirdi

Karar merci "bizim byle bir kararımız yok" dediğine göre; 
alınan bu fevri tedbir yayına girecek görüntülerdeki silikonlu hatunları gizleme gayreti olsa gerek. 

Çok silikon lafı döndü bu ara. Çok. 

Silikon dendimi ilk silikon gazimiz Sevda Demirel'i anmadan geçemeyeceğim. Zira yaşadığı siilikon pataması hala aklımda. Her neyse bu çabayı kaseti daha fazla kişiye izlettirme yolunda atılmış cabbar bir girişim olarak yorumluyorum. İzlemeyen kalmasın! 

Fekaaaaat ti"S"kinmeyiz umuyorum. 
(umuyorum diyen diyene) 




Thursday, March 6, 2014

Şeytan'ın İşini Şeytan'a...

Tüm insanlığın bildiği üzere; koskoca evrende, günah işleme özgürlüğünden sorumlu bir tek varlık mevcuttur.

 

Wednesday, February 26, 2014

Kırık Kucaklaşmalar Üzerine Bir Sohbet

Sinema Kulübümüzde film sohbetlerimiz devam ediyor. Onuncu akşamımızda temamız "görmek" idi.
İki  kısa film ile başladık.
İlki bir Türk filmi "Oyun". 



İkincisi "The Power of Words" 



Asıl filmimiz ise Kırık Kucaklaşmalar idi. 


Konuşmamızın satır başlarında şunlar vardı: 

"Los Abrazos Rotos" (Kırık Kucaklaşmalar, Broken Embraces) Pedro Almodovar'ın 2008 yılında gösterime girmiş olan filmi. Yönetmen, filmin senaryosnu siyah kumları ile ünlü El Golfo Plajı'nda 90'lı yıllarda çekmiş olduğu fotoğrafın bir kıysıındaki minik bir detaydan, yani birbirine sımsıkı sarılı çiftten hareket ederek yazmış. Bu fotoğrafın benzeri filmde üç kez görülebiliyor. 

Jenerik flmlerde ışık hazırlığının nasıl yaıldığını gösteren belgesel görüntülerinden oluşuyor. Filmin ilk sahnesi, Mateo Blanco isimini taşıyan ancak kör olması ile birlikte arık Harry Kane ismini kullanmaya başlamış bir yönetmenin gözlerinden başlıyor. Böylelikle daha filmin ilk karelerinden izleyeceğimiz seyirliğin görmek ve sinema üzerine olduğunu anlıyoruz. 

Harry Kane ismini incelediğimizde Orson Welles'in canlandırdığı iki önemli film karakteri aklımıza geliyor: "The Third Man" filmnideki unutulmaz  "Harry Lime" ile "Citizen Kane" filminin esas oğlanı. Bu iki karakterin isminin birleşmesinden doğan yeni ad bize elbette Orson Welles'ın başına gelenleri anımsatıyor. Ctizen Kane filminin aslında o dönemlerde büyük güç sahibi medya kralı William Randolph Hearst'ün yaşam öyküsünün parodisi olduğunu bilen bilir. Böyle olunca Citizen Kane'in kazandığı başarı Welles'e bir hayli korkulası, güç sahibi düşmanı da kazandırmıştır. Bu yüzden ikinci filmi "The Magnificent Ambersons"ın (Muhteşem Ambersonlar) çekimini bitirince stüdyo yönetmeni devre dışı bırakarak filme el koymuş, kayıtları kurgu masasında tanınmaz hale getirmiş ve sonuçta berbat bir ikinci film Welles'ın kariyer hanesine yazılmıştır. Buradan filmdeki karakterin Welles ile benzer bir kader ortaklığı taşıdığını da anlıyoruz. 

Filmin öyküsünü anlatmayacağım ancak içinde gizli üç adet sorunlu baba oğul ilişkisi var. İlki Henry Miller ve ömrü boyunca gizlemeye çalıştığı down sendromlu oğlu, ikincisi güçlü iş adamı ve yönetmen olmaya çalışan eşcinsel oğlu, bir de filmin içinde gizlenmiş baba oğul ilişkisi var ki bunların ilişkisi yok denecek düzeyde olduğu için ilişkilerinde baba oğul olarak sorun yok. 

Bu ön bilgilerden hareketle filmin aslında Almodovar'ın kendi hayatından ve diğer filmlerden ödünç aldığı anlar üzerine kurulu bir öyküye sahip olduğu söylenebilir. Film bir çok filme ve oyuncuya güzelleme niteliğinde. Audrey Hepburn, Ingrid Bergman, Italya'ya yolculuk filmi, Fellinini'n film çekme teknikleri ve nihayet seneler önce yönetmenin uluslararası tanınılırlığını yaygınlaştıran "Sinir Krizinin Eşiğndeki Kadınlar" filmi.


Fellini; filmlerinde rol alan aktör/aktisrlerin seslerini kullanmalarına izin vermezdi. Oyuncularına dublaj sanatçıları seslerini ödünç verirdi. BU sayede yarattığı yabancılaşma efekti ile izleyicisini daima filminin dışında tutar, olay örgüsünün seyircisini fimden koparmasına izin vermezdi. İzlediğimiz filmin bazı yerlerinde Penelope Cruz'a başkası ses veriyor. Hem de yllar önce Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar filminde bu sefer Cruz'un canladırdığı Carmen Maura. Böyleliikle dramatik yapının zirveye çıktığı anda oyncu nihayet kendi sesi ile konuştuğunda sahnenin gücü artmış oluyor. En başından beri kendisini konuşuyor olsaydı bu efekti alamazdık. Üstelik yine Fellini'nin tekniğinden vazgeçilmiyor Cruz perdedeki görüntüsü üzerine konuşuyor, Senkronu tutmayan bir konuşmaya rağmen izleyici hem üst düzey oyunculuğun farkına varıyor hem de gerçek yaşam ile filmdeki görüntünün uyumu üzerine kafa yorabiliyor. Film ile hayat bir noktada birbirine değiyor, perdedeki kadın da, yaşamın içindeki kadında seslerin yer değiştirdiği anda arkalarını dönerek terk ediyorlar.     

Film bir kaç parçadan oluşuyor. 1992, 1994 ve 2008 yıllarında geçen bir takım olaylar, 1994 ve 2008 yılında çekilmiş bir belgesel film. 1994 yılında çekilmiş ancak başarısız olmuş bir film ve bu filmin 2008 yılında yeniden mAna tntajlanmış hali. 

Bütün oyuncular çok başarılı ancak Cruz konuşmadığı anlarda bile seyircisinin yakasını rahat bırakmayan bir oyuncu. Gelgitleri olan karakteri inanıdırıcı biçimde canlandırıyor. Özellikle Ibiza adasında; Salvador Dali'nin tablosunu andıran çarşaflarla örtülü iki sevgili sahnesini takip eden anlardaki soğuk kanlı, mutsuz, yanındaki adamdan duyduğu tiksintiyi gizlemeye çalışan ancak gizlemesine artık neden kalmadığını sanarak rahatlamış kadın. Bir kaç saniye içinde bu hisleri diyalog olmaksızın gözleri ile canladırması onu baarılı bir ooyuncu yapmaya yetiyor



Teması görmek olan bir filmi anlamak için önümüze sunulan parçaların her birini izledikten sonra zihnimzde birleştirerek anlamaya çalışmamız en doğalı. Parçalar filmin sonunda bribrini buluyor ve finalde söylenen söz "Başlanan her film mutlaka bitirilmelidir" seyircisinin içine yeniden en baştan izleme isteği düşürüyor. 

Kırık Kucaklaşmalar birlikte izlediğimiz, üzerine konuştuğumuz onuncu filmimiz oldu. Bir sonraki sohbetimiz 2006 yapımı bir Alman filmi olan " Das Leben der Anderen" (Başkalarının Hayatı) olacak. 

Nice filmlerde görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.  


Fotoğrafta Pedro Almodovar
oyuncularına filmin en önemli sahnelerinden birinde 
neler görmek istediğini anlatırken görülüyor.