
27 Kasım 2009 Cuma
24 Kasım 2009 Salı
Olgunlaşmayıp Dolgunlaşmış Olabilirsiniz...
Kulağına müzik takıp sesi sonuna kadar kökletenlere çok gülüyorum ben. Ulan oha, sanki Doğan görünümlü Şahin’ine kurulmuş, müzik setini cıstaklatarak imkanı mümkün olmayan nostalji otobanında gidiyorlar. Anlayabiliyorum bunların cem-i cümlesindeki "Bakın ben neler de dinleyebiliyorum habari de dabara" çabalamasını. Tamam da senin hangi notalarda seyrüsefer içinde olduğundan bana ne, kime ne?
Geçenlerde Karşıyaka istikmetinde, 121 nomerolu otobüsün içinde Talatpaşa Bulvarı’nda trafik sıkışıklığı yaşıyoruz. Allah’tan bu bulvara bulvar demek için bin şahit gerekmiyor yoksa bir tane bile bulamazdık, üçyüz metreyi onbeş dakikada katedince kendimizi şanslı sayıyoruz, o kadar sokak arası görünümlü yani, tasavvur edin. Otobüs gıdım gıdım ilerliyor. Her gün vapurla giden ben, "nerden çıktı bu otobüse binme fikri" diye yakamdan tutup kendimi sarsım sarsım sarsalayasım var. İş çıkışı saati ya, tüm otobüs koyu renk takım elbiseli kederlere bürünmüş, otobüste bir iş kadını diğerlerinden geri kalmayacak denli gayet ciddi siyah bir kılığın içinde. Ablamızın, saçı başı yerinde, havalı, kulağa oturtmuş AY-FONunu, bir ciddiyet var deme gitsin. Karşıdan duyuluyor ne dinlediği. Dikkat ettim sanki Seda Sayan anırıyor sandım. Kulaklıktan oryantal altyapı üzerine kişneme sesleri dökülüyor, bu ciddileşiyor. "Kudur ey kanun, çağla ey gitar" kıvamında pür motivasyon bir şarkı. Ara nağmelerde hafiften kalça oynatıp ritme kendini kaptırıyor ablam. Çaktırmadan yan gözle kendi kalçasını süzüyor kıvırdıkça habire şöyle arkaya arkaya bakaraktan. Sanki Cazibe Hanım'ın gündüz düşlerinden fırlamış bir fantazi gibi geldi bana, "Allah'ından bulsun bana ne?" dedim. Salsalar dansöz kılığında işe gitmeye müsait bir altyapı üzerine giyinmiş döpiyesi, sürüştürmüş allığı, iki okka boyayı, en pahalı parfümü. Kapatmış yüzeyi bir nebze ama içinde neler var içinde. Zaptedemiyor belli. Cazibe’den uzaklaşmak için yürüdüm arkalara arkalara, körükleri geçtim. Ses giderek kesildi. Aman bana ne herkes n’aparsa yapsın. Madem kulağına gömmüş o kulaklığı, sesini de içine atsaydı ya bir zahmet. Kimse kimsenin müziğine metazori maruz kalmak mecburiyetinde değil.
Hayat bir garip herkes doğuyor, büyüyor, ölüveriyor. Kimisi büyürken boy atıp kazık kadar oluyor, kimi cesametçe büyürken diğer taraftan iç dünyasında da ileriye doğru adımlar atıyor. Benim anlamadığım bizim müzik camiasındaki şarkıcı tiplemeleri. Kardeşim bir olgunlaşamadı gitti müzikaliteniz. İnsan ardı ardına beş, on tane birbirinin aynı albüm yapar mı? Bir gidin geliştirin kendinizi, inkişaf edin eskilerin dediği gibi.
Adam yirmi yaşında piyasanın eline düşüyor nurtopu gibi, promosyonu olan bokundaki boncuk ilavesi ile. Derken üzerine yirmi sene geçiyor; bu adamlar da/kadınlar da aynı jestler, aynı mimikler, aynı ses tonları ile;
Geçenlerde Karşıyaka istikmetinde, 121 nomerolu otobüsün içinde Talatpaşa Bulvarı’nda trafik sıkışıklığı yaşıyoruz. Allah’tan bu bulvara bulvar demek için bin şahit gerekmiyor yoksa bir tane bile bulamazdık, üçyüz metreyi onbeş dakikada katedince kendimizi şanslı sayıyoruz, o kadar sokak arası görünümlü yani, tasavvur edin. Otobüs gıdım gıdım ilerliyor. Her gün vapurla giden ben, "nerden çıktı bu otobüse binme fikri" diye yakamdan tutup kendimi sarsım sarsım sarsalayasım var. İş çıkışı saati ya, tüm otobüs koyu renk takım elbiseli kederlere bürünmüş, otobüste bir iş kadını diğerlerinden geri kalmayacak denli gayet ciddi siyah bir kılığın içinde. Ablamızın, saçı başı yerinde, havalı, kulağa oturtmuş AY-FONunu, bir ciddiyet var deme gitsin. Karşıdan duyuluyor ne dinlediği. Dikkat ettim sanki Seda Sayan anırıyor sandım. Kulaklıktan oryantal altyapı üzerine kişneme sesleri dökülüyor, bu ciddileşiyor. "Kudur ey kanun, çağla ey gitar" kıvamında pür motivasyon bir şarkı. Ara nağmelerde hafiften kalça oynatıp ritme kendini kaptırıyor ablam. Çaktırmadan yan gözle kendi kalçasını süzüyor kıvırdıkça habire şöyle arkaya arkaya bakaraktan. Sanki Cazibe Hanım'ın gündüz düşlerinden fırlamış bir fantazi gibi geldi bana, "Allah'ından bulsun bana ne?" dedim. Salsalar dansöz kılığında işe gitmeye müsait bir altyapı üzerine giyinmiş döpiyesi, sürüştürmüş allığı, iki okka boyayı, en pahalı parfümü. Kapatmış yüzeyi bir nebze ama içinde neler var içinde. Zaptedemiyor belli. Cazibe’den uzaklaşmak için yürüdüm arkalara arkalara, körükleri geçtim. Ses giderek kesildi. Aman bana ne herkes n’aparsa yapsın. Madem kulağına gömmüş o kulaklığı, sesini de içine atsaydı ya bir zahmet. Kimse kimsenin müziğine metazori maruz kalmak mecburiyetinde değil.
Hayat bir garip herkes doğuyor, büyüyor, ölüveriyor. Kimisi büyürken boy atıp kazık kadar oluyor, kimi cesametçe büyürken diğer taraftan iç dünyasında da ileriye doğru adımlar atıyor. Benim anlamadığım bizim müzik camiasındaki şarkıcı tiplemeleri. Kardeşim bir olgunlaşamadı gitti müzikaliteniz. İnsan ardı ardına beş, on tane birbirinin aynı albüm yapar mı? Bir gidin geliştirin kendinizi, inkişaf edin eskilerin dediği gibi.
Adam yirmi yaşında piyasanın eline düşüyor nurtopu gibi, promosyonu olan bokundaki boncuk ilavesi ile. Derken üzerine yirmi sene geçiyor; bu adamlar da/kadınlar da aynı jestler, aynı mimikler, aynı ses tonları ile;
“ay sen bana böle yaparsan
ben de senden şöyle şöyle intikam almaz mıyım,
annem avradım olsun
ya da istersen al boruyu gez koruyu,
bu rezalet yedi bitirdi beni ”
veya
“beni terk ettin ya,
valla elimden zor alıcaklar yakalarsam seni,
sevenin intikamı kötü olur,
parçalıcam parçalıcam
yolucam seni çırmaklaya çırmaklaya”
nevinden zırvalamaların üzerine döşenmiş birbirinin kopyası konfeksiyon ritmler, tınılar, zorttirik slogan şarkıları. Ya bi gidin geliştirin kendinizi, bir olgunlaşın, adam gibi müzik yapmayı öğrenin. Çalmadan çırpmadan beste yapın, karşınızda enayi yok, dünya küçük artık her yandaki müzikten haberi oluyor insanların, rezil etmeyin kendi kendinizi iki nota uğruna. Boşladınız abicim şu müzik ortamını, Seda ablacım sen de Türkiye’nin en güvenilir kadını olmayı başaracak denli zenginledin lütfen artık müzik yapma. Sonra sizin yüzünüzden otobüse biniyoruz, sahte sarışın iş kadınları, eski devrimci yeni bankacı/avukat/diş teknisyenlerinin kulaklıklarından dökülen ucube sesleri dinlemek zorunda kalıyoruz.
Etiketler:
Boş Düşünceler Vesair Şeyler,
Şarkılar
20 Kasım 2009 Cuma
Kötülük
Kaç kere gülebilirsin
Hem de böyle sahici?
Sabah, bazen çok erken
Koyu kuytulara varıyor.
Serinliğe dokunurken daha
Loş desenlere açıyor gözünü
O, yürürken bakmıyor,
Arkasından kapanıyor kapılar
Karanlık sokaklardan geçiyor
Umursamıyor çoğu zaman
Soruyor yine de;
Bu şarap hangi kadehten damladı?
Duman aralanır gibi oluyor
Cevabı duyulmuyor
Eski bir dudak kapanıyor
Göz göze geliyor nadiren
Tanımıyor, başını önüne eğiyor
Tanıyor, çenesini ileriye uzatıyor
Bu ikisini aynı anda yapmak
Hem imkansız fena biçimde
Hem de çaresiz, vazgeçiyor
Artık ne tanıyor
Ne de tanımıyor
Gülüyor, sahiden dumana karışıyor
Aralamadan geçiyor sisin içinden
Ne kadar istendiyse, tastamam o kadar gülüyor
Arkasından aralanan kapılara hepsinden çabuk alışıyor
Yorgun merdivenlerden
Yukarıya çıkıyor
Bedenini serin çarşaflara bırakıyor
Akşam olmasın diye
Bir kadeh dolusu dua ediyor
Gözlerini kapatırken
Gülüşlerini hesaplayan
O çocuk /adam kadar
Kötü olmak istiyor.
Tıkırtısından tanıyor
Bunlar kendi ayak sesleri
Kötülük
Hem de böyle sahici?
Sabah, bazen çok erken
Koyu kuytulara varıyor.
Serinliğe dokunurken daha
Loş desenlere açıyor gözünü
O, yürürken bakmıyor,
Arkasından kapanıyor kapılar
Karanlık sokaklardan geçiyor
Umursamıyor çoğu zaman
Soruyor yine de;
Bu şarap hangi kadehten damladı?
Duman aralanır gibi oluyor
Cevabı duyulmuyor
Eski bir dudak kapanıyor
Göz göze geliyor nadiren
Tanımıyor, başını önüne eğiyor
Tanıyor, çenesini ileriye uzatıyor
Bu ikisini aynı anda yapmak
Hem imkansız fena biçimde
Hem de çaresiz, vazgeçiyor
Artık ne tanıyor
Ne de tanımıyor
Gülüyor, sahiden dumana karışıyor
Aralamadan geçiyor sisin içinden
Ne kadar istendiyse, tastamam o kadar gülüyor
Arkasından aralanan kapılara hepsinden çabuk alışıyor
Yorgun merdivenlerden
Yukarıya çıkıyor
Bedenini serin çarşaflara bırakıyor
Akşam olmasın diye
Bir kadeh dolusu dua ediyor
Gözlerini kapatırken
Gülüşlerini hesaplayan
O çocuk /adam kadar
Kötü olmak istiyor.
Tıkırtısından tanıyor
Bunlar kendi ayak sesleri
Kötülük
Bir gidiyor, bir geliyor.
D.M. 1997
19 Kasım 2009 Perşembe
Yüzsüzlük
Kimileri çok yüzsüz. Yüzüne tütkürseniz yağmur yağarken duydukları sevinci sahnelemeye başlıyorlar. Ya da kimileri var ki üstüne vazife olmayan konuda gelip akıl vermeyi vazife edinmişler. Çocuk olmayı çok özlüyorum bu anlarda. Üstümüze gelene bir tekme. Çocukluğumda Kemeraltı ya da benzeri kalabalık yerlere girmek zorunda kaldığıda bolca huysuzlanır, o zaman ki yerden bitme halimle içinde kaybolduğum uzun bacaklar ormanında fazla yakınıma geldiler mi basardım tekmeyi. Bacaklarım eskiye göre kuvvetli ama tekme atmakta kullanamıyorum malesef. Beyin kıvrımlarımda gizli tekme arzuları koşuşturuyor bazen, dışarı çıkıp bağırasım geliyor. Bağırmıyorum, serde olgunluk var.
Bazı şeyleri söylemektense ucunu bırakıp yola koyulmak daha iyi sanırım. Bazı insanlar her şeyi duymaya hazır değil. İnsanlara her tür kabalığı edip zeytinyağı gibi üste çıkabilecek yüzsüzlüğe sahipler. Yüzleştiğinizde kendilerini haklı çıkarabilecek sebepleri aklınıza gelemeyecek kadar çok. Uzun lafın kısası yüzsüzlük yapılmaması gereken bir davranışı rahatlıkla ve de pişkinlikle yapmak ve bundan da zerre kadar utanmak eylemi.
Çok iyi arkadaş olduğumuzu sandığım bir arkadaşımı bir akşamüstü yeni iş yerinde ziyarete gittim - eşek olmadığım için belki de eşek olduğum için karar veremedim - ilk gidişim olduğundan eli boş gitmedim, ofisinde kullanacağı bir hediye ve de müziği sevdiğini bildiğim için müzik cd leri götürdüm. Oturduk. Makamına kuruldu. "Naber, iyi misin?" faslından sonra çay söyledi. Çayı beklerken sustu, sustu, karardı. E ben gideyim madem diyeceğim aniden telefona sarıldı, "çat çat çat çat" ve "çattadanak" sesleri ile bir numara çevirdi. Bu, masasının arkasında, ben masasının önünde gözümün içine baka baka, fısır fısır birisi ile muhabbet etmeye başladı. Çay geldi bu arada, ben çayımı bitirdim. Konuşması bitmedi, çayı bitti. Susmuyor. Kah gülüşüyor, kah manalı bakıyor, karşı taraftaki kişinin kelimelerinde eridi gitti. Verdiğim hediye duruyor, açılmamış. Bu şimdi, "defol git buradan?" demek değildir de nedir? Şimdi karşında oturan adam kalkmış bir başka şehirden oraya gelmiş, sana değer vermiş oturmuş karşına, canın konuşmayı istemiyorsa "çok yoğunum, bu yoğunlukta sana zaman ayıramayacak kadar yorgunum" demeni kaldıracak onca sene var arada. Desene be güzelim.
Arkadaş kendisine yapılan en ufak kabalıkta aşırı hassasiyet gösteren, yok yan baktın, yok şunu mu ima ettin diye en ufak yağmurda darılmaya hazır beklediği için ben de kasten uzayan yersiz uzunluktaki fısırtılı telefon görüşmesini "defol git olarak" algıladım. Ama on seneyi aşkın arkadaşlığın hatırına telefon görüşmesi ne kadar sürerse sürsün sonuna kadar beklemeye karar verdim.
Gitmediğimi görünce telefonunu bitirdi.
Sonra ne konuşulduğu, önemli değil. Başlık yüzsüzlük olunca, arkadaşın yüzsüzlüğünü ve pişkinliğini misal olarak şuraya yazayım istedim.
Nedir bu yüzsüzlerden çektiğimiz yahu? Tabi onlar da haklı, yaşamın doğal seleksiyonu bunları genetiği değişmemiş öküz olarak olgunlaştırarak sürüyor toplumun içine içine; maksat mevzu çıksın, misal olsun, örnek teşkil etsin. Yüzsüzleşmek isteyen daha yüzsüzleşsin, aklı selim sahibi kimseler "yüzsüzlük de böyle bişiymiş demek" desin, bilsin, etsin, falan feşmekan.
Etiketler:
Kelimeler,
ofis oyunları
16 Kasım 2009 Pazartesi
There is a light that never goes out
Günlerdir "There is a light that never goes out " cümlesinin türkçe çevirisini arayan birilerinin yolu bloguma düşüyor. Bu çaba için ayrılan vaktin daha fazla uzamasını istemem. Bir daha ararsa, burada bulsun. There is a light that never goes out, "orada hiç sönmeyen bir ışık var" manasına geliyor.
Blogumu açtığımdan beri en çok; "Toz almanın püf noktaları" aramasını yapanların yolu düşüyor adresime. Toz almanın püf noktalarına dair derin araştırmalara kendini kaptırmış insanlarla yolumun kesişmesi güzel bir şey. Tozdan ben de hazetmem, evdeki eşyalar toz erişmini aza indirgeyecek şekilde seçilmişlerdir, öyle oymalara, girinti ve çıkıntılara gelemem, üstünde toz barınmayacak mobilya olsun gerekirse canımı yesin. Mala geleceğine cana gelsin hatta. Kayahan gibi hissediyorum her gün blog patrol kontrolümü yaptıkça. "Ah" diyorum, "bugün toz almanın püf noktalarını yalnızca beş kişi merak etmiş". Kayahan'ın hırçınlık üstüne hırçınlık yapıp, şarkısını söyleyen veya söyleme ihtimali olanların burunlarından fitil fitil getirmesine, ülkemizde şarkı söyleme tekelini elinde bulundurma isteğine rağmen yolu sevgiden geçen herkesle birgün buluşacağına dair ahkam harikası bir slogan sallamasına perhizdeki insanın böylesi bir lahana turşusu yeme hevesinde olması gibi bakmıştım bir müddet. Bu ne hırçınlık bu ne iddialı sevgi pötürcüklüğü böyle. Ama bu bakış açım da eskidendi, çok eskiden. Şimdi toza takmışların yolu da benimle kesişiyor. Sevinsem mi üzülsem mi, şu anda karar veremeyeceğim. Daha çok gencim. Belki ileride gururlanır ya da kendimden nefret ederim. Her ikisi de olabilir, hayati konularda işte böylesi esnek tavırlar koyabiliyorum.
Bir filmdeki çeviri hatası üzerine olan ve yazılmasının üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen "kalça mankeni" aramasını yapanların yollarının da internet trafiğinin bir kenarından sayfama düşmesini önceleri şaşkınlıkla izlerken, şimdi tozcularla, kalçacılar arasında adeta bir yarışa dönüşen arayışı alaka ile gözlemlemekteyim. Bildiğim kadarı ile mankenlik mesleğinde, kalça mankenliği alt branşı yok. Ancak "kalça mankeni nedir?", "kalça mankeninin neresi güzel?", "alışmadık kalçada don durabilir mi?" gibi merak yüklü aramaları yapanları sayfamda konuk edebiliyor olmak durumum, bende bundan böyle erotik çağrışımlı başlıklar açıp sayfama daha fazla sayıda meraklı insanı buyur etmek gibi gizli bir emeli alevlendirdi alevlendirecek. Benim iç dünyam şöyle dursun, google üzerinden kalça mankenliğine dair araştırmalara kendilerini kaptırmış, görmezden gelinemeyecek denli insandan oluşan kalabalığın mevcudiyeti böyle bir alt branşın ülkemizde elzem hale geldiğinin habercisi adeta. Şimdi nedir bu manken? Modacıların tasarladığı yeni modaya uygun elbiseleri giyip kendi üzerinde teşhir etmekle görevli kimse değil midir? Manken dediğin alır elbiseyi, giyer, çıkar podyuma gösterir. Modacının elbiselerini insan üzerinde gösterebilmesine hizmet eden bir görevli sonuçta. Elbiseyi iyi bir teşhir etmekle yükümlü kimse. E, peki kalça mankeni neyi teşhir edecek? Ben onu anlamadım. Neyse. Meraklısı çok, ilgilisi teşhir ettirsin.

Etiketler:
Boş Düşünceler Vesair Şeyler
13 Kasım 2009 Cuma
Şu anda
Karamel
Uzun zaman önceydi, sakladığı son karameldi.
İzin isterdi, kırışan jelatin sesi ile açardı şekerini.
O zaman küçüktü, başını demirlere yaslayıp adaya bakıyordu. Vapurun kenarına çarpan sular köpürerek geri gidiyor, ada büyüyor, İstanbul küçülüyor, denizin vapurla birleştiği yerler bembeyaz oluyordu.
Açtığı şekeri ağzına atar…
Dalgalara fazla bakamıyor / hemen /güvertede geriye doğru iki adım atıyordu. Başını iki narin dizi örten, sarı renkli çiçeklerin etrafındaki mor yaprakların arasına, ninesinin eteğinin içine gömüyordu.
Dilinin üstüne özenle yerleştirir, dudaklarını kapatırdı.
Rüzgar esiyor, rüzgarla tişörtü bayraklar gibi dalgalanıyordu. Rüzgar karamel kokusu getiriyordu. Koku siyah beyaz ve eski bir fotoğraf oluyordu. Siyah da, beyaz da sonunda sarımsı grimsi tuhaf bir renge dönüyordu.
İlk temasta tadı anlaşılmazdı karamelin.
Pamuk helva gibi şekerli bir koku insanları sarıyordu. Derken adaya ayak basılıyordu. Eşeklerin çektiği minik arabalara biniliyordu. Elmalı börek kokusu ile karamel kokusu yer değiştiriyordu. Gülünüyor, koşuluyor, sonra tekrar gülünüyordu.
Yavaş yavaş önce diline sonra damağına yayılır, eriyip giderdi.
Fotoğraflar yanmaya başladığında önce karamel,
Sonra siyah,
Sonra kül oluyordu.
Külleri rüzgara
Kendilerini adaya
Gidenleri güverteye
Dalgaları da denizin ortasına
Bırakanların
Yüzleri gülüyordu.
Kalanlar, suyun bittiği /hiç/ göremedikleri o yere bakıyorlardı.

İzin isterdi, kırışan jelatin sesi ile açardı şekerini.
O zaman küçüktü, başını demirlere yaslayıp adaya bakıyordu. Vapurun kenarına çarpan sular köpürerek geri gidiyor, ada büyüyor, İstanbul küçülüyor, denizin vapurla birleştiği yerler bembeyaz oluyordu.
Açtığı şekeri ağzına atar…
Dalgalara fazla bakamıyor / hemen /güvertede geriye doğru iki adım atıyordu. Başını iki narin dizi örten, sarı renkli çiçeklerin etrafındaki mor yaprakların arasına, ninesinin eteğinin içine gömüyordu.
Dilinin üstüne özenle yerleştirir, dudaklarını kapatırdı.
Rüzgar esiyor, rüzgarla tişörtü bayraklar gibi dalgalanıyordu. Rüzgar karamel kokusu getiriyordu. Koku siyah beyaz ve eski bir fotoğraf oluyordu. Siyah da, beyaz da sonunda sarımsı grimsi tuhaf bir renge dönüyordu.
İlk temasta tadı anlaşılmazdı karamelin.
Pamuk helva gibi şekerli bir koku insanları sarıyordu. Derken adaya ayak basılıyordu. Eşeklerin çektiği minik arabalara biniliyordu. Elmalı börek kokusu ile karamel kokusu yer değiştiriyordu. Gülünüyor, koşuluyor, sonra tekrar gülünüyordu.
Yavaş yavaş önce diline sonra damağına yayılır, eriyip giderdi.
Fotoğraflar yanmaya başladığında önce karamel,
Sonra siyah,
Sonra kül oluyordu.
Külleri rüzgara
Kendilerini adaya
Gidenleri güverteye
Dalgaları da denizin ortasına
Bırakanların
Yüzleri gülüyordu.
Kalanlar, suyun bittiği /hiç/ göremedikleri o yere bakıyorlardı.

...ve bir "Karamel" daha vardı... Ama o bambaşka bir hikayeydi...
Etiketler:
resimlere öyküler,
Şarkılar
11 Kasım 2009 Çarşamba
Büyüme Çocuk
Arada dilime takılan iki şarkı var, kafaya taktım mı da günlerce mırıldanırım. Anmadan geçemeyeceğim.
Birincisi Nükhet Duru'nun 1979 yılında yayınladığı albümlerinden biri; Nükhet Duru IV de yer alan, sözleri Özcan Kandemir Bilir'e müziği Cenk Taşkan'a ve düzenlemesini Onno Tunç'a ait bir şarkı. Nükhet Duru'nun alaturka yollara sapıp sesini bozmadan, kendini bir Mahmure karikatürü ile özdeşleştirmeden önce söylediği kenarda kalmış, unutulmuş çalışmalarından bir tanesi, Büyüme Çocuk:
Büyümeye bu özlem,
bu özenti niye çocuk?
Sen daha çok küçüksün,
dünyaysa çok büyük,
Bütün renklerin pembe
Siyahlarsa senden uzak...
Düştüğün için ağlama,
Bu düşüş düşüş değil,
Ellerin kirlendiyse üzülme.
Yüzün ak, yüreğin pak ya.
Elbisen kirlendiyse ne çıkar,
Oyuncağın kırıldıysa ne olur?
Büyüde gör.
Kalbini nasıl kırar eller,
Bir anlık zevkleri için,
Bir ömrü nasıl zindan ederler,
Büyümeye özenme çocuk...
İnsanlar büyüdükçe küçülürler,
Üstleri temizlendikçe,
içleri kirlenir.
Para denir,
şöhret denir,
aşk denir,
Tüm iyilikler menfaatlerde erir.
Büyümeye özenme çocuk...
Bir büyürsen,küçülemezsin,
Bir diğer dilime dolanan türk pop müsikisi şarkısı da ninni kıvamında bir ilk dönem Sezen Aksu şarkısı. Sözleri Deniz Türkali müiği Sezen Aksu'ya ait sanatçının 1978 tarihli Serçe isimli albümünde yer alan Çocuk ve Dev.
Bir zamanlar koca bir dev
Ve minik bir çocuk vardı
Korkusuzca gezerlerdi
Yeşil güzel bir bahçede
Kocaman dev bir bahçıvan
Minik çocuk bir çiçekti
Sımsıcacık yürekleri
Hep elele gezerlerdi
Kocaman devin elleri
Minik çocuğun yüzünden
Korkuları hep silerdi
Ama akıllı insanlar
İnanmadılar bu masala
Koştular kurtarmaya
Minik çocuğu o devden
Onları uyur buldular
O yeşil güzel bahçede
Sımsıkı sarılmışlardı
Bir daha uyanmadılar
Bu alışılmadık kısa şarkı, Şarkılı kahvenin şarkıcısına pek yakışırdı, Ama unutuldu, gitti.
Şimdi böyle naif şarkılar yapılmıyor, haşna ve fişna imalı eylemleri ön plana alan şarkılar daha zekice yazılmış olanlardan sayılıyor. Ya da mesaj verici şarkılarda mesaj dinleyicinin östaki borusuna borusuna tıkıştırılmaya çalışıyorlar.
Hayat bir garip yaşlanıp gün saymaya başlayanlar istiyorlar ki çocuklar büyümesin, masum ve el değmemiş kalsın. Çocuklar bir an evvel büyüsün istiyorlar ki kendilerine "dur", "yapma", "oturma", "kalk" diyenleri dinlemeyecek iriliğe kavuşsunlar. Bir anlamamazlık, bir kendini başkasının yerine koymamazlıktır gidiyor. İnsanlar birbirlerini etiketliyor, etiketlediğine uymayanları da hizaya soksun diye birbirlerine hayatı zindan etmeye çalışıp duruyorlar.
Sanırım hayat iletişimsizlikten ibaret, tüm dramlar iletişememekten kaynaklanıyor. Dramsız hayat da pek yavan öte yandan. Şimdi ben yukarıya mı, yoksa aşağıya mı tükürsem? Rüzgar da var...

10 Kasım 2009 Salı
Aşk Acısına Dair İnce Bir Sızı
"Romantik komedidir neme lazım uzakta durayım" düşüncesine kapılarak bir müddettir elimi sürmek istemediğim "500 Days of Summer" filmini izledim. Fim; başlar başlamaz, hatta başlamadan daha ilk karesinde, simsiyah boşlukta beyaz harflerle "bu bir aşk filmi değildir" diye yazarak/diyerek izleyicisine ne filmi olmadığını bir güzel dank ettiriyor ve takip eden iki cümlede de seyircisi ile cilveleşmeye hazır muzip bir film olduğunu ispat ediyor. Ardından siyahlık gidiyor ve renkler akmaya başlıyor. Bu Marc Webb'in yönettiği ilk film, başrollerde Joseph Gordon-Levitt ile Zooey Deschanel var. Genç bir film bu, hikaye düz bir çizgide akmıyor, Tom ve Summer'ın tanışıp, ayrılmalarının öyküsünün 500 gününe bir baştan, bir sondan, bir ortadan şahitlik ediyoruz.
Tom gerçek aşka inanan, Summer ise aşka ve birine bağlanmaya inanmayan bir genç. Summer'a ilk görüşte aşık oluyor. Summer her erkeğin birlikte ömrünü geçirmek isteyeceği bir kadın, Tom ise iddiasız ama samimi bir erkek. Çok güzel geçen bir kaç aydan sonra Summer, birisi ile ilişkide olmaktan ya da ilişkilerinin bu derece hızla ilerlemesinden ürkerek biraz uzak kalmak isteyince Tom kendini melankolinin türlü haline bırakarak hayata küsüyor.
Mutlu anların müzikale dönüşmesi, çizgi film karakterlerinin dans eden insanlara yaklaşmaya çalışması, mutsuz anların umutsuzluğa düşmeden anlatılması, Tom'un hayalini kurdukları ile gerçekte yaşadıklarının aynı anda ekrana yansıması, kederli anların zarif animasyonlarla kartpostala dönüşmesi, takvimden geçen günlerle birlikte ağacın yapraklarında mevsimi izlemek gibi hoş buluşları var filmin. Başroldekiler de, yan rollerdekiler de son derece inandırıcı. Mutlu bir an, mutsuz bir an ile arka arkaya geldiğinde sanki aynı vücutta yaşayan iki ayrı insanı izler gibi oluyorsunuz.
Ayrılıklarından bir yılı aşkın süre sonra Summer ve Tom'un parkta karşılaşmalarını izlerken Issız Adam'ın kulaklarını çınlattım. Filmler her şeyi iyiyse iyi film oluyorlar, buna finalleri de dahil. Issız'ın finalinde her şeyi batıran ve samimiyetsiz hale dönüştüren, düpedüz hantallığıydı. Bu filmde de benzeri bir yontulmamış acelecilik her şeyi berbat edebilecekken, ne kalbi kırık Tom'a acıyor ne Summer'a kızıyorsunuz. İki oyuncu son derece doğal. Mutlu gibi davranmaya çalışan ama gerçek hislerini gizleyemeyen Tom'un da, onu anlayan ama anladığını bilinçli olarak belli etmek istemeyen Summer'ın sıradan kalmaktan gocunmayan hallleri de son derece samimi. Aşk acısına dair ince bir sızıyı hatırlamak isteyenlerin kederlere gark olmadan izleyebileceği genç bir film.
Filmin FragmanıFilmin müzikleri de filmle başarılı biçimde örtüşen bir seçkiden ibaret;
Regina Spektor – “Us”
The Smiths – “There Is A Light That Never Goes Out”
Belle & Sebastian – “The Boy With The Arab Strap”
Black Lips – “Bad Kids”
The Smiths – “Please, Please, Please, Let Me Get What I Want.”
Patrick Swayze – “She’s Like The Wind.”
Jack Penate – “Have I Been a Fool? ”
The Doves – “There Goes the Fear”
Hall & Oates – “You Make My Dreams”
Knight Rider Theme Temper Trap – “Sweet Disposition”
Carla Bruni – “Quelqu’un M’a Dit”
Black Lips – “Veni, Vidi, Vici”
Paper Route – “The Music”Feist – “Mushaboom”
Regina Spektor – “Hero”
Spoon – “Infinite Pet”
Simon & Garfunkel – “Bookends”
Wolfmother – “Vagabond”
Mumm-Rah – “She’s Got You High”
Etiketler:
Filmler ve Dizi Filmler
O Olmasaydı...
O yaşamasaydı, onun içinde cesaret olmasaydı, onun içinde vatan sevgisi olmasaydı.. Onu bu kadar sever miydik?
Bu sabah İzmir'de sirenler çalarken aklıma eskiden okuduğum şu yazı geldi. Bazen öfkelenip de çaresiz kalınca insan hırslanır ya. Gözümü öfkenin yaşları ıslattı.

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





