4 Nisan 2017 Salı

Blood Simple

Coen Kardeşler'in sinemaya duydukları aşk, ilk filmleri olan Blood Simple'dan beri bütün eserlerinde hissediliyor. Yüzeyde ağır ve derin bir olay örgüsü anlatır gibi görünseler de aslında bütün filmlerine kara komedi lezzeti sızdığı gibi; sinemaya gönül vermiş, kırklı ve ellili yılların yönetmenleri ve yazarlarının izleri fimlerine sürekli düşüyor. Coenler ilk filmleri Blood Simple'da Kara Film türünü alıp, parçalarına ayırıp kendi zihin süzgeçlerinden geçirdikten sonra kara komedi soslu bir yeni tür yarattılar: "Yeni Kara Film". Blood Simple bir anda eleştirmenlerin de izleyicinin de ilgisini çekti, bu iki kardeşin ekrana kattığı lezzet sinemaseverlerin tiryakisi olduğu bir tada dönüştü. Blood Simple'ın izlerini doksanlı yılların sonuna kadar çekilmiş bir çok filmde gördük. Kardeşler, ilk filmlerinden beri yazdıkları, yönettikleri her çalışmalarında el atmış oldukları türü bölüp parçalayıp, kendilerinden ilaveler ile bozup yeniden inşa ederken, kara komedi sosu katmayı hiçbir zaman ihmal etmediler. Onların filmlerini başarılı kılan, tür denemelerinden ziyade ayrıntılardan beslenen sağlam senaryolarının yanı sıra, sinemanın özü olan görselliğe verdikleri önem oldu. Filmlerinin arasında daha az ses getirmiş, yahut geç farkedilmiş olsalar dahi her birinin değişmez ortak paydasının, sinemanın özündeki, meramını görüntü ile izleyiciye aktarmak çabası oluşudur. 



Coen'ler senaryolarını kendileri yazıyorlar ve kendilerine yakın buldukları oyuncular ile çalışmayı tercih ediyorlar. Aynı oyuncuyu birden fazla Coen filminde yeteneklerinin farklı boyutları ile izlemek mümkün. Blood Simple'da sinemadaki ilk rolünde gencecik bir Frances Mc Dormand izliyoruz, aslında o da evlilik bağı sebebiyle bir Coen, Joel'in eşi 




Kardeşlerin takipçisi olan sinemaseverler bu ilk filmin aslında iki sanatçının maniestosu olduğunu zamanla anladılar. Filmin adındaki - ve ne yazık ki çeviride kaybolan - kelime oyunu(*) bile gelecekte üretecekleri filmlerin büyük bölümünün esas ruhunu yansıtıyordu. 



Filmin konusunu izleme tadını kaçırmayacak biçimde iki cümle ile özetleyecek olursam... Marty (Dan Hedaya) şiddete eğilimli bir bar sahibidir ve karısı Abby'nin (FrancesMC Dormand) barmen Ray (John Getz) ile ilişkisi olduğundan kuşkulandığı için Visser (M. Emmet Walsh) adlı bir özel dedektif ile anlaşır. Visser, Marty'nin kuşkularını doğrulayacak bir kanıta ulaştığında iki aşığı öldürecek ve fotoğraflarını çekecektir. Buraya kadar anlatılanlar klasik bir kara film öyküsü ancak Coen'lerin bu filmde yaptıklarının Yeni Kara Film sayılmasının nedeni başka. Klasik bir kara filmde esrar perdesi filmin sonunda kalktığında izleyici tüm gerçeğe hakim olur. Coen'lerin filminde de sırlar olmakla birlikte; Marty'nin bildiğini Abby, Abby'nin bildiğini Ray, Visser'in bildiğini Marty bilmiyor, ancak izleyici olan biten herşeye hakim. Film, karakterlerin bilmeyip izleyicinin bildiği gerçeklerden gücünü alıyor. Coen'lerin hemen hemen bütün filmlerinde karakterlerin bilmediklerini izleyici bilir. üstelik her şeyi gören izeyici larakterlerin aldığı kararların yanlış bilgiye dayandığını bilerek onlar için endişelenir. 



Blood Simple'da görsel anlamda yeni olan, ancak kardeşlerin istisnasız bütün filmlerinde gözlenebilen: karakter gelişiminin diyaloglardan ziyade mizansen içine yerleştiriliş biçimleri, vücut dilleri, bakışları, başkası konuşurken verdikleri tepkiler ile verilmesidir. Bu aynı zamanda senaryonun ekonomik kullanımıdır. Gerçekçiliğini kaybetmeyen diyaloglar akarken sesi kapatarak izleseniz dahi kimin iyi, kimin kötü karakter olduğu gibi temel ayrımları vakit kaybetmeksizin algılamak mümkündür. Sinemanın olanaklarına hakim bu iki senarist/yönetmenin en önemli enstrümanı aslında görselliğin kullanımıdır. Böyle olunca deflarca prova ile mükemmliği yakalamış oyuncluklar seyircinin filme güvenin sarsmaz. Mc Dormand'ın parladığı filmdir bu aynı zamanda. Şimdilerde büyük projelerin emanet edildiği yetkin bir yönetmen olan Barry Sonnefeld'in görüntü yönetmeni olarak bu filmin esprili anlatımına katkıları da çok önemli. Kanın gövdeyi götürdüğü anlarda bile bunun aslında kara komedi filmi olduğunun izlerini kafa karışıklığı yaratmaksızın ve heyecan seviyesini zedelemeden verebiliyor. Örneğin kameranın usulca ilerlerken önüne bir kafa çıkınca üzerinden atlaması gibi. 



Film çekimleri aşamasında yönetmenler dahil ekipten birçok kişi hayatlarında ilk kez bir film setinde bulundular. Tecrübesiz bir ekibin çıkardığı işi büyük stüdyolar dağıtıma sokmak istemediler. Film çekilmişti ama seyirciye ulaşamıyordu. Ta ki Toronto film festivalinde bir ödül kazanana kadar. 

Kahramanların birbirini aldattığı, nefes nefese kovalamacaların, gerilimli bekleyişlerin, zekice yazılmış ve yer yer gülümseten diyalogların, sinemada benzeri olmayan yaratıcılıkta hesaplaşma sahnesinin olduğu bu filmi henüz izlememiş olanların "yönetmenin kurgusundan" izlemelerini özellikle tavsiye ederim. 

Yönetmenin kurgusu denilen versiyonlarda kesilmiş sahnelerin ya da önemli kurgu değişikliklerinin olması adettendir diye biliriz. Coenler burada da adeti bozarak orijimali 99 dakika olan filmin akışında değişiklik yapmaksızın gereğinden uzun olduğunu düşündükleri sekanslarda saniyelik, milimetrik kırpmalar yaparak filmi 96 dakikaya indirmişler ve kullandıkları şarkılarda değişiklik yapmışlar. Alın size Coen'leri izlemek için bir neden daha. :)

(*) (Blood Simple: Kan sarhoşu olarak çevrilmelidir, Korkak ve kafası karışmış bir kişinin bir süre şiddete maruz kalması sonucunda hatta, hayatında ilk kez ve kendi kontrolü dışında cinayet işlemiş bir insanın düştüğü psikolojik durumu anlatır. Yaşadığı şiddet, gördüğü kan başını döndürmüştür, o kişi için hayat artık eskisi gibi olmayacaktır.) 


Blood Simple - 1984

Yönetmen: 
Joel Coen (Ethan Coen)

Senaryo: 
Ethan Coen, Joel Coen

Oyuncular: 
Frances McDormand, 
Dan Hedaya, 
M. Emmet Walsh, 
John Getz

Görüntü Yönetmeni: 
Barry Sonenfeld

Kurgu: 
Boderick Jaynes, 
Don Wiegmann

Müzik: 
Carter Burwell

Meraklısına Linkler:

20 Mart 2017 Pazartesi

Biraz da Anımsayalım...

İnsanları birbirine düşürerek yönetme takttiği uzun seneler önce iflas etti. Kendimizi kullandırmayalım, Ne kadar güzel ve gönlü zengin insanlarla dolu bir ülkede yaşadığımızı anımsayalım.


12 Mart 2017 Pazar

Sen Survivor İzlerken

Aranan seçim öncesi mağduriyeti kendi seçim arifesindeki lale bahçesinde bulundu. Hem de Petrol Ofisi'nin yeni sahibinin belli olduğu günlerde. İç politikada manevra yapacağım derken dış politikada feci çizdirdik. Bütün bunların hesabını kim ödeyecek pek sayın Survivor izleyicileri?



Meraklısına Linkler

8 Mart 2017 Çarşamba

"Forushande" Yahut Yönetmenin Sansürle Hesaplaşması

Asghar Farhadi günümüz İran sinemasının özgün yönetmenlerinden. Yerelden hareketle farklı ülkelerden sinema izleyicisine ulaşabildiği gibi, öykü gerektiğinde anadil engelinden de sıyrılmayı başarmış bir sanatçı. Onu "Shah-re Ziba", " Darbareye Elly", " Jodaeiye Nader az Simin" ve "Le Passé" filmlerinden tanıyoruz. Tiyatro geçmişinin filmlerindeki oyuncu performanslarının üst düzeyde olmasına katkısı büyük. 

Farhadi bu filminde Emad ve Rana adlı bir çifte çeviriyor kamerasını. Emad gündüzleri bir okulda edebiyat dersleri verirken eşi Rana evi çekip çevirmekte. Akşamla beraber, çift bir tiyatro kumpanyasında oyuncu kimliklerine bürünüyorlar. Arthur Miller'in "Satıcı'nın Ölümü" adlı eserini sahneleme hazırlığındalar. Willy Loman rolünü Emad, eşi Linda'yı ise Rana canlandırıyor. Loman özgüveni zayıf, dengesiz, kendi geçmişine dair uydurduğu yalanlarla bugünü yaşamaya çalışan, çalışmaktan bitab düşmüş bir küçük adamdır. 

Film Rana ile Emad'ın yaşamından tiyatro oyunundan birbirine koşut anlar ile ilerliyor. Çift bir apartman dairesinde yaşamaktadır: dışarıdan bakınca güçlü bir bina gibi görünmekteyse de gecenin bir vakti komşu arazide kazı yapan bir araç ağır hasara yol açar. Apartman sakinleri kapı kapı dolaşıp birbirlerini ikaz ederek evi acele içinde boşaltırlarken, Emad pencereden dışarıya bakar ve toz duman içerisindeki telaşa, neyin neden olduğunu görür. Tam o anda camda çatlaklar oluşur. Filmin başlarındaki bu sembolik çatlak çiftin başına geleceklerin işaretini vermektedir. Birbirine sevgi ve anlayışla bağlı görünen bu genç çift yaşamak üzere oldukarı darbeden sağ salim çıkmayı başarabilecek midir? Film bu sorunun yanıtını ararken izleyiciyi modern İran'a özgü bir çok halden geçirir. Kentler süratle beton yığınına dönüşürken, halk eskinin yerine konanları yadırgamaktadır. 



Sahnelenen oyunda adı asla verilmeyen hafif meşrep komşuları Lomanların banyolarını kullandıktan sonra; Rana'nın kendilerinden önce evde yaşamış olan adsız kadının banyosunda yıkanma hazırlığını izliyoruz. Akabinde yaşanan şiddeti farklı ipuçlarını birleştirerek tahmin etmek izleyiciye düşüyor ve Rana daha fazla mağdur olmamak için yaşadığı saldırıyı polise bildirmemeyi seçiyor. Zira beton yığınları ile çevrelenmiş kadının yeri daima bir kaç kişinin iki dudağı arasındadır.


İran toplumunda kadın köşeye sıkışmıştır ancak bazen, kendi etrafına örülen çemberin kurallarını kullanarak istediklerini pasif direnişçi yöntemler ile elde edebilmektedir. Minibüsteki kadının Emad tarafından taciz edildiği intibaını yaratarak yolculuğa ön koltukta devam etmesi gibi. 

Polise gitme konusunda zaten gönülsüz olan Emad planını yapmıştır: kendi adaletini kendisi sağlayarak komşuların imalı sözlerinden ve bakışlarından kurtulmayı deneyecektir. Oysa ki böyle bir toplumda kurban ile avcının rolleri sürekli değişmektedir. 

Abbas Kiyarüstemi 1997 yılında verdiği bir ropörtajında en büyük kırgınlığı batılı gazetecilerin sansüre dair duyguları sorulduğunda duyduğunu ifade etmişti. Ona göre sansür hayatın her alanında ve her ülkede farklı biçimlerde vardı ve yalnızca devlet ile özdeşleştirmemek gerekiyordu. İranlı sanatçılar sansürü hem hayatın her bir alanında, hem de devletin nefesi olarak enselerinde hissettikleri için bir şeyi başka türlü ifade etmenin yollarını doğal olarak öğreniyorlardı. 

Her bir anı ve öğesi tartılarak yerleştirilmiş olan bu filmde sansürün türlerini anlatan anların sayısındaki bolluğa bakarak bu filmde Farhadi'nin filminin baş karakterlerinden bir tanesinin sansür olduğunu ve film boyunca sansürle hesaplaşmasının bitmediğini pekala söyleyebiliriz. Satıcı'nın Ölümü artık seyirci önüne çıkmıştır, oyunculardan bir tanesi sansür heyetinin bir sonraki oyunu izleyeceğini ve muhtemelen bazı konuşmaları çıkaracağını söyler. Emad sınıfta İnek adlı klasik öyküyü okur ve birkaç gün sonra öyküden uyarlanan film gösterilir. Şah zamanında filmde anlatılana benzer mutsuz köylülerin İran'da bulunamayacağı gerekçesi ile film sansüre uğramış, filmde emeği olanlar güç durumlarda kalmıştır. Ancak Humeyni döneminde aynı film İran sinemasının önemli ürünlerinden bir tanesi sayılmıştpr. Sansüre uğrayan bir eser daha sonra takdir görebilmektedir. Sınıfta uyuklayan öğretmen çocukların kendisisini uyurken cep telefonu ile kaydetmiş olabilecekleri vehmine kapılınca kaydı bularak, silmeye uğraşır. Telefonda kayıtlı bir filmi silmek de sansür olarak okunmalıdır. Sansürün en kötüsü aslında oto sansürdür. Çocuğun babasının öldüğünü herkesin bilmemesi sansürdür. Çifte evini veren oyuncu arkadaşlarının daha önce evde oturan kadının kimliğini (muhtemelen diğer oyuncu kadın) gizli tutması da sansürdür. Rana'nın uğradığı saldırının dozu ile verdiği tepkinin dozu karşılaştırıldığında; başına anlattığından çok daha korkunç bir şeyin geldiği anlaşılmaktadır. Rana'nın çevresindekilerin kendisine bakışının değişeceği endişesi ile başına gelenleri sineye çekmesi sansürün en korkunç boyutlarından bir tanesini gösterir izleyiciye. Kadın uğradığı tecavüzü kendine bile itiraf edemeyecek kadar mağdurdur. Rana'ya saldıran adamın ailesinden gizli sürdürdüğü yaşamı da ayrı bir sansürün sonucudur. Yönetmen de kendi oto sansürünü yapmış öyküsünün can alıcı anlarından bir tanesini seyircisinin gözlem gücüne, parçaları birleştirme yeterliliğine bırakmıştır. 



Farhadi sinemasının tipik özellikleri bu filmde de mevcut: provalar ile desteklediği belli doğallığı yakalamış oyunculuklar; merdivenlerden inen, çıkan kamera; camların arkasından birbirine bakan, gözetleyen insanlar; arabaların arasında gezinen kamera, oyuncuların arkasından takip eden uzun hareketli planlar. Olay örgüsünde yaratılan boşlukların seyirciyi filmin öyküsünü tamamlamaya davet eder hali epeydir özlenen bir anlatım tarzı. Başarılı bir çok an barındırmasına ve iyi düşünülmüş senaryosuna rağmen bu filmin Farhadi'nin en iyi filmi olduğunu söylemek mümkün değil, zira filmde o kadar fazla katman var ki öykünün sarkmasına yol açıyor. 



Filmin görünürdeki öyküsünün üzerinde sansür sinsi bir gölge gibi gezinmekte. Sansürün katmanlarını sorgulayıp, kaldırdıkça esas anlatılanın ne olduğunu görmek mümkün olmakta. Ben bu filmi yönetmenin sansür ile olan bütün meselelerini izleyicisi ile paylaştığı bir iç dökme filmi olarak gördüğümü söylemeliyim. 

Film oyunculuklar, senaryo ve yönetmenlik açısından birçok prestijli yarışmadan ödüllerle ile dönse de, son aldığı, Amerikan Film Akademisinin vermiş olduğu "yabancı dilde en iyi film ödülünü" siyasi iradenin yakın bir zamanda çıkarmış olduğu ayrımcı bir kanuna verilen bir tepkiden ibaret gördüğümü not düşmeliyim. 

Not: Bu filme dair çok yazıldı ancak filmi izlerken farkına vardığım birçok noktaya ne yerli ne de yabancı basında henüz yer verilmediği için bir kenarda not olması maksadı ile kendi değerlendirmemi yazmak istedim)
Forushande - 2016
Yönetmen, Senarist: 
Asghar Farhadi

Oyuncular: 
Taraneh Alidoosti, 
Shahab Hosseini

Görüntü Yönetmeni: 
Hossein Jafarian

Kurgu: 
Hayedeh Safiyari

Müzik: 
Satta Oraki

Meraklısına Linkler:

7 Mart 2017 Salı

Feud: Bette & Joan

Geçtiğimiz yıllarda, Joan Crawford ile Bette Davis arasında içlerinden birinin ölümü ile bile sona ermemiş köklü husumetten ve bu dinmeyen düşmanlığa rağmen kariyerlerinin tepetaklak inişe geçtiği dönemde iki yıldızın "Whatever Hapened to Baby Jane?" filminde bir araya getirilmesinin yarattığı fırtınalardan ve filmin yapımcıları tarafından bile öngörülememiş süksesinden bu blogda bahsetmiştik. Feud adlı dizi film, Joan Crawford ve Bette Davis'in "Bebek Jane'e ne oldu?" filminin çekim süreci ve sonrasında yaşadıklarını 60'lı yıllarda Hollywood'da kadın yıldız olmak alt teması etrafında inceden anlatan bir dizi film. İlk bölümü başlayıncaya kadar hayal kırıklığı ihtimalini içimde taşımama rağmen daha ilk dakikalarında endişeye mahal olmadığı ortaya çıktı. Tabii ki bunda dizinin yapımcıları arasında Nip/Tuck, Glee, Americab Horror Story, Scream Queens, American Crime Story gibi dizilerin de arkasındaki isim olan Ryan Murphy'nin önemli payı var. Birinci, ikinci ve beşinci bölümlerin yönetmenliğini yaptığı gibi senaryo çalışmalarında da yer almış. 



67 yaşındaki Jessica Lange 57 yaşındaki Joan Crawford'u, ona daha önce "Mommie Deraest" filminde hayat vermiş olan Mia Farrow'dan daha özenli canlandırırken; 70 yaşındaki Susan Sarandon fiziksel benzerliğin ardına sığınmaksızın başarılı bir vücut dili kullanımı ile 54'ündeki Bette Davis'i canlandırıyor. Üstelik Davis'e özgü tonlamaları çok kolay bir iş yapar gibi doğallıkla verebiliyor. Rakibesine asla sahne adı ile hitab etmeyen, ona sürekli asıl adı Lucille ile seslenip, alameti farikası olan vatkaları ile sürekli dalga geçen Bette Davis'in bölmün sonlarına doğru Bebek Jane'e dönüşümü Sarandon'un o ana kadar ki abartısızlıı sayesinde inanılır kılınmakta. Günümüzün iki önemli yıldızının başrollerini üstlendiği dizideki yan rollerde de onlardan geri kalmayacak yıldızlar var: 
Kathy Bates
Katherine Zeta Jones
Sarah Paulson
Judy Davis
Alfred Molina
Stanley Tucci


İnce bir mizah diline sahip senaryosu, başarılı oyunculuklar ve özenli dönem çalışması ilk bölümde dikkati çeken kuvvetli unsurlar. Böyle olunca da Hollywood'da kameraya yansımayanların öyküsü diye de adlandırabileceğimiz sekiz bölümlük dizi 2017 senesinin sürpriz çalışmalarından. 



Kamera arkasında olan bitene ilgi duyan herkese bu diziyi öneririm. Eminim ki diziyi izleyecek olanlar farklı bir korku filmi denemesi olan "Whatever Happened to Baby Jane?"e ve söz konusu filmin gördüğü ilgi üzerine kotarılmış "Hush, Hush Sweet Charlotte"a da kayıtsız kalmayacaklardır.


Meraklısına Linkler:

30 Ocak 2017 Pazartesi

Çevirmenin Anlam Bozukluğu ile İmtihanı

Hatta çevirmenin dilbilgisi kuralları ve anlam düşüklüğü ile imtihanı yahut okuduğunu, duyduğunu anlayamamak ile imtihanı... 
Hatta ve hatta çevirmenin anlamsızlığı.

28 Ocak 2017 Cumartesi

The 9th Life of Louis Drax

Anthony Minghella'nın ölmeden önce çekmeye hazırlandığı "Louis Drax'ın Dokuzuncu Canı" Alexandre Aja'nın ellerinde hayat buldu. İzleyeni her anlamda şoke eden Haute Tension ile korku filmi meraklılarının ilgi alanına girmeyi başaran Aja'yı büyük bütçeli Mirrors, The Hills Have Eyes ve Horns adlı gerilim, dehşet ve kanın oluk oluk aktığı sahnelerden beslenen filmlerinden anımsarsınız. Kısa sürede büyük sinema şirketlerinin projelerinde yer almayı başarmış bu yönetmen ile ilgili olarak hayret ettiğim bir husustan bahsetmek istiyorum. Haute Tension adlı filmin Dean R. Koontz'un Intesity (bizde "Şiddet" adı ile yayımlanmış) adlı romanının ilk yarısından birebir alıntılandığını söz konusu filmi izlerken farketmiş ve sonundaki künyeyi dikkatle okumama rağmen esere ve yazarına dair bir tek ibareye rastlamamıştım. Enteresandır ki daha sonra aynı filme dair okuduğum hiçbir yazıda filmin özgünlüğüne dair bir tek imaya dahi denk gelmedim. Ta ki bu satırları yazana dek. Wikipedia'nın bir köşesinde Koontz'un "konuya itiraz ederek kendi kitabımla filmin arasında bir bağ oluşturmak istemedim" sözleri artık yer almakta. Haliyle Aja'nın ilk filmi üzerindeki muamma üzerinden geçen senelere rağmen merakımı cezbetmeye devam etmekte. Lafı daha fazla dolandırmadan Drax'a döneyim. Aja bu filmde alamet-i farikası olan öğelere sırtını yaslamak yerine bir çok janra sığınmayı denemiş. Film; komedi, aile filmi, duygusal, gerçeküstü, polisiye, korku, psikolojik gerilim ve indie türleri arasında gidip geliyor. Zekice buluşlar ile farklı türler akışa zarar vermeyen biçimde birbirine eklemlenmiş. Ancak bu durum filmin hem güçlü hem de zayıf yanını oluşturmakta. Türler arasında 108 dakika boyunca savrulan izleyicinin kafası biraz karışabiliyor ve finalde beklenen etki gerektiği kadar güçlü olmuyor. 



Louis Drax yıllardır hayati kazalar geçirmektedir. Dokuzuncu yaş gününde çıkılan bir piknikte uçurumdan düşerek komaya girer. Çocuk intihar mı etmiştir, yoksa yakınlarından biri onu uçurumdan mu atmıştır, kazadan sonra üvey baba Peter nereye kaybolmuştur? Ortada bu kadar soru varsa bu polisi ilgilendiren bir meseledir elbette. Dahası hastanede Louis'i tedavi etmekte olan doktor da meseleyi kendince ele alır.



Karşımızda meraklılarının alışık olduğu bir Aja yok, sinemadan keyif aldığı belli olan bir adamın türler arasında mekik dokuyuşu bu. Aja kendisinden fazlasıyla etkilenmiş olmalı ki filmin bütününde bir Guillermo del Torro eli değmişlik hakim. Hitchcock filmlerinden fırlamış gibi duran soğuk, gizemli kadın (anne) filmdeki kilit arakterlerden biri ve efsanevi yönetmenin tercih ettiği kamera açılarından yararlanılmış. Kaptan Cousteau'nun işlerini andıran deniz görüntüleri de dikkat çekiyor. Louis'in geçmişte yaşadığı talihsiz kazalarını anlatışı ile açılan film araya giren anlatıcıların farklı bakış açılarından detaylar ve geçmişe dönüşler ile devam ederek izleyicisinin merakını diri tutuyor. Konunun akış yönünü değiştiren, şaşırtan bir kaç sürprizli an da mevcut. 



Bakış açısının sürekli değişmesi hoş bir fikir gibi görünse de filmin ana karakterinin kim olduğuna dair bir tavır koyulmadığı için bir sre sonra dezavantaja dönüşüyor. Gerçeklik anları ile büyülü gerçeklik anları fazlası ile birbirine karıştırılmış. Neyin gerçek, neyin hayal olduğu bazı anlarda kuşkuya yol açıyor ve bu belirsizlik halinin de filme katkısı yok. Finale gelindiğinde ise film boyunca bilinçli olarak bırakılmış ipuçları mantıklı olarak yerlerini buluyor, mamafih içlerinde geçtikleri bölümlerde yeterince öne sürülmedikleri için gözden kaçması kolay detaylar bunlar. Bu arada filmin adını zevksiz bulduğumu söylemeliyim, komadaki bir çocuk ile kedilerin dokuz canlı oluşuna dair çağrışımın kurulması bana itici geldi. 



Bir anlamda; ismi belli bir tür ile anılmakta olan bir yönetmenin farklı türlerde de rüştünü ispat ederek mesleki anlamda büyüme telaşı da diyebileceğimiz bu film, popüler sinemanın temiz ürünlerinden biri. Sinema sanatına yeni bir şeyler katmayan, denenmiş ve başarılı bulunmuş bir çok fikir ve uygulamanın aynı vücutta bir araya getirildiği, izleyende hayal kırıklığı yaratmayan bir pop corn filmi. Şu soğuk günlerde vakit geçirmelik bir şeyler izleme arayışında olanlara öneririm. 


The 9th Life of Louis Drax - 2016

Yönetmen: 
Alexandre Aja

Senarist: 
Liz Jensen'in romanından uyarlayan 
Max Minghella

Oyuncular: 
Jamie Dornan, Sarah Gadon, Aiden Longworth, 
Oliver Platt, Molly Parker, 
Barbara Hershey, Aaron Paul

Görüntü Yönetmeni: 
Maxime Alexandre

Kurgu: 
Baxter

Müzik: 
Patrick Watson

Meraklısına Linkler:

3 Ocak 2017 Salı

Nocturnal Animals

Gececil hayvanların gündüzleri dinlenip geceleri faal olmalarının temel nedenleri; avlanma olasılıklarını arttırmak, gündüzleri av olmamak, su kaybını aza indirmektir.

(Filmin olay örgüsünü ve finalini açık eden bilgi içermez)
Susan bir sanat galerisi sahibidir, sanatın birçok dalından iyi anlamakta, bu konularda burnu iyi koku almaktadır. Ama ne var ki hiçbir sanat dalında üretim yapmamayı kendisi seçmediği gibi diğer konularda kayıtsızdır. Yazar olmaya çalışan ilk eşi Edward, geceleri uyumaya fazla zaman ayırmadığı için ona "Gececil Hayvan" lakabını takmıştır. Boşanmalarının üzerinden on dokuz sene geçmiştir, bu süre zarfında bir tek cevapsız arama dışında temasları olmamıştır. Susan kendi sosyal statüsüne uygun düşen ikinci evliliğinde mutsuz olsa da bir değişiklik yapmaya mecali yoktur; yüzünde, jestlerinde canlılık kalmamıştır; eşi tarafından aldatıldığına dair bütün izler gözünün önüne saçılmışsa da bu konuda susmayı tercih etmektedir. Susan, sahip olduklarını elinden kaçırmamak için gayret göstermeyi bilmemektedir. Seneler sonra, eski eşinden bir paket alır. İçinde yayımlanacak olan romanının bir bilgisayar çıktısı vardır. Üzerindeki notta, Susan'ın romanı okuyarak eleştirmesinin kendisi için önemli olduğu yazmaktadır. Romanın adı "Gececil Hayvanlar"dır. Susan kenisine ithaf edilmiş romanı okumaya başlar. Gecenin karanlığında, kendi kullandığı lüks otomobilinde eşi ve kızı ile seyahat etmekte olan Tony Hastings'in öyküsü Susan'ı hemen yakalar. Kimdir bu Hasting ailesi? Roman aslında kimi ve neyi anlatmaktadır? Anlatılan olayların ve karakterlerin Susan'daki çağrışımları neler olacaktır? 



Yaşam ve edebiyat birbirine sürekli aynalar tutar, parçaların hangisinin gerçek, hangisinin hayal ürünü olduğunun metin bütünlüğü içinde önemi yoktur. Oysa okur, sıklıkla, kurgusal metin üretenlerin kendi yaşam öykülerini yazıya döktükleri yanılgısına kapılır. Yazar yaşamdan beslense de, oradan ödünç aldığı nüansları bazen metninin içine yedirmeyi seçse de, yaşamdan ödünç alınmış izler, çözülmesi güç şifrelere dönmüştür artık.



Okuduklarının etkisiyle Susan, Edward ile olan geçmişi anımsar. Annesi Edward ile evliliğine karşıdır, "Edward'ı babasının cenazesinde gördüm, çok kırılgan bir erkek", der ve onu ikna etmek için "bütün kızlar bir süre sonra annelerine benzer" diyerek gelecekte bakış açılarının örtüşmesinin kaçınılmaz olduğu yönünde kızını uyarır. Susan, evlilikleri süresince eşinin yazdığı hiçbir şeyi beğenmez, "kendini anlatıyorsun sürekli" der. Edward da ona "giderek annene benziyorsun" deyince şaşırır. Başarısız bulduğu ama hakkında iyi konuştuğu eski eşi nihayet dikkate alınmaya değer bir eser üretmeyi başarmıştır. 



Nocturnal Animals, Tom Ford'un ikinci filmi. 2009 yılında Cristopher Isherwood'un romanından uyarladığı A Single Man adlı, gücünü sağlam oyunculuklardan alan filmi övgü ile karşılanmıştı. Bu kez Austin Wright'ın "Tony ve Susan" adlı romanının uyarlaması ile karşımızda. 2016 yılı Venedik Film Festivali'nde jüri büyük ödülünü kazandı. Aslında bir modacı olan Ford, belki de mesleki deformasyon sebebiyle filmin her karesine hakim. Sahnelerde yer alan objeler, kişiler, her tür hareket ve ses titizlikle seçilmiş. Bu filmdeki özenin 2016 yapımı Neon Demon'da benzerini izlediğimiz ancak yapay ve itici duran, neredeyse bir düzine filmin taklidi kokan titizlikle alakası yok. Bu kez ne istediğini bilen, özgün bir yönetmenin titizliği söz konusu. Filmdeki oyunculuklar çok başarılı. Minik rollerde bile hakimiyeti elinde tutan bir yönetmenin başarısı bu. Amy Adams giderek annesine benzeyen bir kişiliğin yirmi yılı aşan dönüşümünü ustaca ve insanın gözüne sokmadan veriyor. Filmin ucu açık finalinde sadece gözlerini kullanarak sergilediği abartısız oyunculuk etkileyici. Laura Hastings rolündeki Isla Fisher'ın, Amy Adams'a fiziksel benzerliği her ne kadar şaşırtıcı ise, onun olduğu planlarda fiziksel benzerliğin altını çizebilecek açıların seçilmiş olması ve oyunculuğunun Adams'ınkine paralel ölçüde tutulması takdir edilecek bir oyuncu yönetiminin varlığını gösteriyor. Yan karakterlerden birisi olan Lou'yu canlandıran Karl Glusman'ın adını bir kenara yazmakta fayda var, sinemadaki kısa geçmişine rağmen çok kısa ve diyaloğu az bir rolü inandırıcı kılıyor. Aaron Taylor-Johnson ise Ray Marcus rolünde oyunculuğunda artık çıta yükseltmiş görünüyor.



Film sahip olduğunu zannettiği gücün büyüsüne kapılmış, sergilediği yaralarının bile farkında olmayan kadının öyküsünü ilk izleyişte varlıklarını kolayca hissettirmeyen çok sayıda görsel detay ile örülerek ustaca anlatıyor. Sanat galerisinin ve camdan yapılmış bir sarayı andıran malikanesinin duvarlarında Nocturnal Animals romanındaki özel anların altını çizen tabloların varlığını Susan sanki onları ilk kez görüyor gibi farkediyor, hatta onun fark edemediklerini izleyici görüyor. Susan daha önce bir evlilik yapmadığını öğrenerek şaşıran bir iş arkadaşına "Yaşamının amaçlamadığın bir şeye dönüştüğünü düşündüğün oldu mu hiç?" diye soruyor, film boyunca en gördüğümüz en dışadönük hali bu Susan'ın. 



Filmde gösterilen her şey hesaplanmış; özenle çalışılmış iç mekanlar ve steril kalınmış dış mekanlar, olağanüstü güzellikte gün batımları seçilmiş. Gerçek olamayacak kadar temiz bir dünyada geçen film, aslında bize ekranda göstermediği Edward ve Susan karakterlerinin zihinlerinin nasıl işlediğini anlamamıza yarıyor. Susan'ın geçmişi, bugünü ve romanda anlatılanların bütün amacı bizi baş karakterlerin zihnine, ana daha çok Susan'ın zihnine sokabilmek. Bu sayede filmin finaline geldiğimizde Edward'ı da, Susan'ın zihninde geçenleri de taş bebek gibi kıpırdamadan etrafına bakan Amy Adams'ın yüzüne bakarak anlayabiliyoruz. 


Yaşam ve sanatın kesiştiği ve birinden ayrıldığı yerleri anlatma derdine olan Nocturnal Amimals olanca şıklığına rağmen, 2016 yılında izlediğim en iyi filmlerden bir tanesi.


Nocturnal Animals - 2016

Yönetmen: 
Tom Ford

Senaryo: 
Tom Ford 
(Austin Wright'ın Tony ve Susan adlı romanından)

Oyuncular: 
Amy Adams, Jake Gyllenhaal, 
Michael Shannon, Aaron Taylor-Johnson, Isla Fisher, 
Ellie Bamber, Armie Hammer, Karl Glusman, 
Ronert Aramayo, Laura Linney, Michael Sheen,

Görüntü Yönetmeni: 
Seamus McGarvey

Kurgu: 
Joan Sobell

Müzik: 
Abel Korzeniowski

Meraklısına Linkler: