28 Ocak 2016 Perşembe

Sonku

Cahide Serap ya da bilinen adıyla Cahide Sonku (1919, Yemen - 1981, İstanbul) Türk sinemasının ilk kadın yıldızı ve ilk kadın yönetmenidir. 
Filmleri:Söz Bir Allah Bir - 1933, oyuncu
Bataklı Damın Kızı Aysel - 1935, oyuncu
Akasya Palas - 1940, oyuncu
Şehvet Kurbanı - 1940,oyuncu
Kıskanç - 1942, oyuncu
Yayla Kartalı - 1945, oyuncu
Senede Bir Gün - 1947, oyuncu
Fedahar Ana - 1949, yönetmen
Vatan ve Namık Kemal - 1951, yönetmen ve oyuncu
Beklenen Şarkı -  1954, yönetmen ve oyuncu

15 Ocak 2016 Cuma

Oportünist Organizma

Yuvasını şartlara göre değiştirebilen ve gıda rejimini anında eline geçen besinlere göre düzenleyen organizmalara “Oportünist organizma” denilir, bu tanıma örnek olarak kızıl tilki, kapusin maymunu, kuyruklu ibibik kuşu ve bağışıklık sisteminin zayıflamasından yararlanan oportünist bakterilerden söz edilebilir.


Meraklısına madde madde:

Hun

Ediz Hun

Oynadığı filmler
Asla Unutma, 2005
Paydos, 2004
Yadigar, 2004
Azize, 2004
Şöhret Sandalı, 2001
Unutmadım, 1997
İlk Aşk, 1997
Gökkuşağı, 1995
Acımak, 1985
Aman Karım Duymasın, 1976
Garip Kuş, 1974
Yüz Liraya Evlenilmez, 1974
Gariban, 1974
Ağlıyorum, 1973
Aşkımla Oynama, 1973
Şüphe, 1973
Güllü Geliyor Güllü, 1973
Karateci Kız, 1973
Soyguncular, 1973
Gülüzar, 1972
Zehra, 1972
Çile, 1972
Tanrı Misafiri, 1972
Sezercik Aslan Parçası, 1972
Asi Kalpler, 1972
Ayrılık, 1972
Yumurcağın Tatlı Rüyaları, 1971
Yarın Ağlayacağım, 1971
Ayşecik Bahar Çiçeği, 1971
Hayatım Senindir, 1971
Güllü, 1971
Mavi Eşarp, 1971
Gönül Hırsızı, 1971
Bütün Anneler Melektir, 1971
Seni Sevmek Kaderim, 1971
Fadime Cambazhane Gülü, 1971
Yağmur, 1971
Bir Genç Kızın Romanı, 1971
Tatlı Meleğim, 1970
Kezban Roma’da, 1970
Ankara Ekspresi, 1970
Kalbimin Efendisi, 1970
Kader Bağlayınca, 1970
Yaban Gülü, 1970
Söz Müdafanın, 1970
Yuvasız Kuşlar, 1970
Ateşli Çingene, 1969
Sonbahar Rüzgarları, 1969
Uykusuz Geceler, 1969
Yaralı Kalp, 1969
Gülnaz Sultan, 1969
Kahraman Delikanlı, 1969
Kanlı Aşk, 1969
Öldüren Aşk, 1969
Ölmüş Bir Kadının Mektupları, 1969
Son Mektup, 1969
Sen Bir Meleksin, 1969
Ömrümün Tek Gecesi, 1968
Hicran Gecesi, 1968
Aşkım Günahımdır, 1968
Gönüllü Kahramanlar,1968
Sabah Yıldızı, 1968
Ana Hakkı Ödenmez, 1968
Kadın Asla Unutmaz, 1968
Gözyaşlarım, 1968
Yuvana Dön Baba, 1968
Gül ve Şeker, 1968
Samanyolu, 1967
Ayrılsak da Beraberiz, 1967
Kelepçeli Melek, 1967
Sinekli Bakkal, 1967
Bir Soförun Gizli Defteri, 1967
Yaprak Dökümü, 1967
Kaderim Ağlamak Mı, 1967
Nemli Dudaklar, 1967
Sevda, 1967
İlk Aşkım, 1967
Yarın Çok Geç Olacak, 1967
Sözde Kızlar, 1967
Ömrümce Ağladım, 1967
Beş Fındıkçı Gelin, 1966
Çamaşırcı Güzeli, 1966
Eli Maşalı, 1966
Erkek Severse, 1966
Affet Sevgilim, 1966
Allahaısmarladık, 1966
Severek Döğüşenler, 1966
İhtiras Kurbanları, 1966
Bar Kızı, 1966
Kucaktan Kucağa, 1966
Altın Küpeler, 1966
Elveda Sevgilim, 1965
Sevgili Öğretmenim, 1965
Son Kuşlar, 1965
Üç Kardeşe Bir Gelin, 1965
Vahşi Gelin, 1965
Seven Kadın Unutmaz, 1965
Bir Gönül Oyunu, 1965
Tehlikeli Adımlar, 1965
Hıçkırık, 1965
Beş Şeker Kız, 1964
Gençlik Rüzgarı, 1964
Öksüz Kız, 1964
Bir İçim Su, 1964
Ahtapotun Kolları, 1964
Affetmeyen Kadın, 1964
Gecelerin Kadını, 1964
Mualla, 1964
Genç Kızlar, 1963

Görsel: D.M.

12 Ocak 2016 Salı

Pawn Sacrifice

Benim kuşağımdakilerin orta okul yıllarından üniversite bitinceye kadar en önemli eğlencelerinden bir tanesi satrançtı. Bazı akranlarımızı arada okey adlı bol şıkırtılı kısır döngünün efsununa kaptırmış olsak da, onlar da eninde sonunda yeniden satranç tahtasının başına dikilmiş bulurlardı kendilerini. Gazetelerin ve dergilerin satranç köşeleri olurdu. Satranç problemlerini masaya yatırır kaç hamlede matın mümkün olduğunu tartışır dururduk. İşte o yıllarda dilimize doladığımız en büyük isim Bobby Fischer idi. Bu satranç dehasının kazandığı oyunları kitaplardan dergilerden takip eder, hamlelerini satranç tahtasında bıkmadan tekrarlardık. 

Küçük Fischer

Pawn Sacrifice (piyon feda etmek) Bobby Fischer'ın çocuk yaşlarda satranç oyununa tutku ile bağlanmasını ve bir gün mutlaka Dünya Satranç Şampiyonu olma takıntısını ve bu yolda adım adım ilerleyişini göstermeye çalışan bir film. Ancak ne yazık ki dünyanın bir çok ülkesinde satranç eskisi kadar ilgi gören bir oyun değil ve filmi ilginç kılmak için senaristin olsun yönetmenin olsun seçtiği yöntemler yenilikçi değil. Bilhassa sahne geçişlerini sağlayan ses kullanımı deneyimli izleyiciyi irite edecek denli klişe tercihlerin hayata geçirilmesinden ibaret. 

Fischer Spassky'ye karşı.

Filmde bir dahinin şampiyonluğa ağır ve emin adımlarla ilerlerken paranoyaya yenik düşmesi anlatılıyorsa da, filmin adında yer alan piyon fedasının anlamlarının tamamı üzerinde durulmuyor. Piyon fedası, satranç oyununda önemli taşlara hareket sahası açabilmek için yapılan bir hamle. Fischer yirminci yüzyılda Dünya Satranç Şampiyonu olabilmiş tek amerikan vatandaşı. Satranç oyununda o güne kadar denenmemiş atakları, stratejileri kazandırmış bir deha. Birinci olabilmesi için piyon konumuna getirilen kişinin Fischer'in ta kendisi olduğu filmde es geçilmiş. Kendisi de bir yahudi olmasına rağmen anti semitik ve anti amerikan açıklamaları nedeniyle amerikan pasaportunu yitirişi, o ülkeden o ülkeye savruluşu, vatansızlıktan dolayı japonya'da hapse düşüşü ve nihayetinde İzlanda'nın vatandaşlık vermesi sonucunda yerleşik düzene kavuşabildiği gibi önemli detaylar filmde yer almıyor. Filmin finalinin Fischer'in ileri yaşlarında kaydedilmiş görüntülerden oluşması ve onu zavallı bir kaçık gibi gösteriyor olması anti semitik sivri konuşmaların asla cezasız kalmayacağı gibi düşünceyi izleyicinin aklına getiriyor. Satranç oyununun en önemli kurallarında bir tanesinin filmde sıklıkla ihlal edilmesi gaftan ziyade ciddi bir hata olarak nitelendirilebilir, satrancın en önemli kurallarından bir tanesi oyuncuların en sağında en altta yer alan karenin beyaz olması zorunluluğudur. Filmde siyah kare sıklıkla sağda kaldığı gibi afişte dahi aynı hataya yer verilmekte. Malesef iyi bir konu vasat bir filme dönüştürülerek harcanmış diyebilirim bu film için. Pawn Sacrifice yerine, 2011 yapımı "Bobby Fischer Against the World" adlı belgeseli yahut satranç oyunu etrafında şekillenen başka bir gerçek hikayeyi aktarma derdinde olan yetkin bir sinema diline sahip 1993 yapımı "Searching for Bobby Fischer" filmini izlemenizi öneririm. 


Pawn Sacrifice - 2015

Yönetmen: 
Edward Zwick

Senaryo: 
Steven Knight

Oyuncular: 
Tobey Maguire, 
Liev Schrieber, 
Peter Sarsgaard

Görüntü Yönetmeni: 
Bradford Young

Kurgu: 
Steven Rosenblum

Müzik: 
James Newton Howard

Meraklısına Linkler:

11 Ocak 2016 Pazartesi

Bowie

David Bowie
1947-2016


Cat People filmine verdiği "Yangını Benzinle Söndürmek" adlı şarkısının farklı versiyonuyla takibe aldığım müzisyenlerdendi. Dünya'ya Düşen Adam ve Açlık filmlerinde iyi oyunculuklar sergilemişti.

8 Ocak 2016 Cuma

Güneri

Selma Güneri

45’lik Plakları :
1967 - Sana İhtiyacım Var / Unut Sen Beni 
1967 - Düğün Akşamı / Ay Altında 
1968 - Yolun Açık Olsun / Bilmezdim Evvel Varmış Kaderde 
1969 - Aşka Gülerdim / Eski Günler Gelecekmi? 

Filmleri :
2011 - Dinle Sevgili
2007 - İki Yabancı
2005 - Hepimiz Kardeşiz
2005 - Nehir
2004 - Paydos
2004 - Zümrüt
2003 - Kırık Ayna
2001 - Dedem, Gofret ve Ben
1998 - Her şey Oğlum İçin
1996 - Hoşçakal İstanbul
1996 - Mum Kokulu Kadınlar
1992 - Küçük Şeyler
1987 - Elif Ana - Ayşe Kız
1981 - Unutulmayanlar
1978 - Bir Kadının Penceresinden
1978 - Görünmeyen Düşman
1977 - Benim Altı Sevgilim
1976 - Babanın Suçu
1976 - Saffet Beni Affet
1976 - Hamza Dalar Osman Çalar
1976 - Her Gönülde Bir Aslan Yatar
1976 - Tuzak
1974 - Dayı
1974 - Askerin Dönüşü
1974 - Sahipsizler
1974 - Yayla Kızı
1974 - Boşver Arkadaş
1972 - Sev Dedi Gözlerim
1972 - Gölgedeki Adam
1970 - Talihsiz Baba
1969 - Aşk Yarışı
1969 - Gizli Emir
1969 - Mazimdeki Kadın
1969 - Acı İle Karışık
1968 - Kadın Asla Unutmaz
1968 - Maskeli Beşlerin Dönüşü
1968 - Maskeli Beşler
1968 - Yaşamak Haram Oldu
1968 - Kanlı Nigar
1968 - İnsan İki Kere Yaşar
1968 - Kezban
1967 - Dördü De Seviyordu
1967 - Aşkınla Divaneyim
1967 - Ringo Gestapo'ya Karşı
1967 - Evlat Uğruna
1967 - Korkunç Yumruk
1967 - Ağır Suç
1967 - Ringo Kazım
1966 - Acı Tesadüf
1966 - Kanlı Mezar
1966 - Malkoçoğlu
1966 - Çılgın Gençlik
1966 - Affedilmeyen
1966 - Günah Çocuğu
1966 - Türkün Aşkı Başkadır
1966 - Can Düşmanı
1966 - İslamoğlu
1966 - Kader Çıkmazı
1966 - Kanlı Hıdrellez
1966 - Nikâhsızlar
1966 - Korkusuz Adam
1966 - Namus Kanla Yazılır
1966 - Akşam Güneşi
1966 - Korkunç Arzu
1966 - Beyoğlu Esrarı
1965 - Kasımpaşalı
1965 - Bitmeyen Yol
1965 - Ben Öldükçe Yaşarım
1965 - Cezmi Band 007.5
1965 - Sevmek Seni
1965 - Tehlikeli Adam
1965 - Ağlayan Gözler
1965 - Bitmeyen Korku
1965 - Kanlı Meydan
1965 - Son Kuşlar
1965 - Yasak Sokaklar
1965 - Başlık
1965 - On Korkusuz Kadın
1965 - Akrep Kuyruğu
1965 - Gizli Emir
1965 - Şekerli Misin Vay Vay
1965 - Şoför Nebahat Bizde Kabahat
1965 - Kasımpaşalı Recep
1964 - On Korkusuz Adam
1964 - Beş Şeker Kız
1964 - Sen Vur Ben Kırayım
1964 - Dullar Tercih Edilir
1964 - Şu Kızların Elinden
1964 - İstanbul'un Kızları

7 Ocak 2016 Perşembe

Anomalisa

Anomaly kelimesi İngilizce'de; yaygın olanın dışında, anormal, sıradışı, aykırı, tuhaf anlamlarına geliyor. Çoğul kullanımı "Anomalies".  Sıfat olarak kullanılmak istendiğinde Anomalous sözcüğüne dönüşüyor. Filmin adında bir kelime oyunu var. Zira anomaly kökü ile Lisa isminin birleşiminden oluşuyor.


Anomalisa filminin çok basit bir konusu var. Michael Stone "Müşterilerinize yardımcı olmanıza nasıl yardımcı olabilirim?" adlı çok satan bir kitabın yazarı, evli ve bir çocuk babası bir adamdır. Müşteri hizmetleri dalında çalışan kişiler için yapılan bir  toplantıda konuşma yapmak üzere bir günlüğüne Cincinati'ye gelir. Fregoli Oteli'ne yerleşir. Otelde tanıştığı unlu mamuller satan bir firmanın satış temsilcilerinden Lisa'nın hayatının aşkı olup olamayacağı düşüncesi aklını çelmeye başlar. Filmin yönetmenlerinden birinin ve senaryo yazarının Charlie Kaufman olduğunu bilmek konunun göründüğü kadar basit olmadığını en önemli işaretlerinden birisi. Zira Michael'in kaldığı otelin adı izleyicisine bir psikolojik rahatsızlık adına göndermede bulunarak büyük bir ipucu veriyor.


Fregoli Sendromu: Psikolojik rahatsızlık türüdür, hasta çevresindeki insanların aslında hep aynı kişiler olduğu ve karşısına farklı yüzlerle çıktığı sanrısına kapılır. Binbir Surat Sendromu olarak da bilinir.



Filmin en önemli sürprizi filmdeki insanların hepsinin kukla oluşu, gökyüzü, şehir, sokaklar, araçlar, uçaklar, havaalanı, figüranlar ve oyuncuların hepsi el yapımı ve film stop motion tekniği ile çekilmiş. Ancak oyuncuların insan olmayışı duygusal bir boşluk yaratmıyor, aksine film çok rahat akıyor ve filmin doruk noktasında "şimdi ne olacak" endişesi izleyicinin içine yerleşiyor. Yakın çekimler ise filmin en başarılı anları, kamera kuklalara sokuldukça sanki ete kemiğe bürünmeleri yetmemiş gibi ruh da kazanıyorlar. Filmin konusuna uygun bir görsel tasarım ve ses kurgusu yapılmış, farklı karakterlerin yüzleri birbirine benziyor ve filmde Michael Stone'a David Thewlis, Lisa'ya Jennifer Jason Leigh seslerini verirken, diğer bütün karakterleri Tom Noonan seslendiriyor.



Filmde gördüğümüz her şey maketlerden ve minik kuklalardan ibaret, hatta Michael otel odasında TV'yi açtığında ekrana yansıyan 1936 yapımı başrollerinde Carol Lombard ile William Powell'ın yer aldığı "My Man Godfrey" filminden bir sahen bire bir kuklalarla canlandırılmış ve bu sahnedeki bütün sesler de Tom Noonan'a ait.  


Filmin iki yönetmeni var Charlie Kaufman ve Duke Johnson. Kaufman'ı sinema meraklılarına yönetmen veya senarist olarak armağan ettiği çekildikleri dönem için öncü çalışmalar olan "Being John Malkovich", "Synedoche, New York", "Eternal Sunshine of the Spotless Mind", "Confessions of a Dangerous Mind", "Adaptation" gibi filmlerinden tanıyoruz. 


Filmin başlarında oyuncak dükkanında rafta duran Japon otomatı, filmin finalinde de ortaya çıkıyor ve geleneksel bir japon şarkısı olan Mamatoro'yu söylüyor. Mamatoro, Cenet'ten, uzak bir adadaki kötü ruhlarla savaşmak üzere dünyaya gönderilmiş ve yanında bir köylü, bir maymun, bir de köpek ile seyahat eden bir erkek çocuğudur.


Kaufman'ın filmi izleyicisine ne bir cennet ne de şeytanlar ile dolu bir ada vaad ediyor, orta yaş krizindeki bir adamın içine kısıldığı günlük yaşam çizgisinden sapıp sapmama konusundaki kararsızlıklara bizi seyirci kılıyor sadece. Film şahane mi? Değil. Yola çıkarken planlandığı gibi 40 dakikalık kısa bir film olarak hayata geçseymiş şayet sarkmalarından arınacağı için olabilirmiş. Yine de öncü bir çalışma olması sebebiyle izlenmeyi hak ediyor.

Anomalisa - 2016

Yönetmen:
Charlie Kaufman ile Duke Johnson

Senaryo: 
Charlie Kaufman

Seslendirenler:
David Thewlis,
Jennifer Jason Leigh,
Tom Noonan

Görüntü Yönetmeni:
Joe Passarelli

Kurgu:
Garret Elkins

Müzik:

Carter Burwell

Meraklısına Linkler:

6 Ocak 2016 Çarşamba

Tehlikeli İlişkiler Yahut Dangerous Liaisons

Milletin cebindeki parayı türlü hile ile kendi cebine aktarmayı erdem sayan ne idüğü belirsiz bir zibidiye kulluk etmeyi kendine yediren ve bundan övünç duyabilen; delinin tekinin aklına uyup nihayetinde "persona non grata" ilan ettikleri sağduyu sahibi insanların nerede ne yaptıklarını dakkasında efendisine rapor etmeyi vazife bilen haysiyet yoksunu insan müsveddeleri - bir çok insanın olduğu gibi - benim de midemi kaldırıyor. Pespayelik, haddini hududunu bilmezlik, kendi rezilliğine bakmaksızın başkasına dair sivri laflar edip adam karalamalar sadece filmlerde ve romanlarda olmuyor ne yazık ki... Rezil insanların dolunay misali tepemizde yükselmelerini beklemektense zamanında teşhis edip etrafımızdan kışkışlamak iyidir.


Tehlikeli İlişkiler Glenn Close'un bir sinema yıldızı olarak uluslararası ününü pekiştirdiği bir film. Sırf gerçek yüzünün ortaya çıkması sonrası büyük bir yeise düştüğü an için bile defalarca izlenmeyi hak eden bir kordela.

Dangerous Liaisons - 1989

Yönetmen: 
Stephen Frears

Senaryo: 
Choderlos de Laclos'un romanından 
Christopher Hampton.

Oyuncular: 
Glenn Close, 
John Malkovich, 
Michele Pfeiffer, 
Keanu Reeves, 
Uma Thurman 

Görüntü Yönetmeni: 
Philippe Rousselot

Kurgu: 
Mick Audsley

Müzik: 
George Fenton

Meraklısına Linkler:

5 Ocak 2016 Salı

Aşçı, Hırsız ve Karısı ve Karısının Sevgilisi

Peter Greenway The Cook, The Thief, His Wife and Her Lover filminde metaforlar ve semboller eşliğinde görünüşte bir aşk ve intikam öyküsü anlatarak izleyicisinin sinirlerini sınarken alttan altta türlü öykü anlatmaktadır. Renkler sürekli değişir, her bir rengin filme kattığı şifleri farkeden ve çözen izleyici, derindeki öykülere ulaşabilir.. 

Thatcher döneminde yönetim bütün değerleri alaşağı edip, eğitim, sağlık reformları yaptığını iddia ederek sistemi yerle bir ederken; türeyen yeni zenginler büyük bir açlıkla önlerine geleni tüketiyordu. Bütün bunlar olurken işçi sınıfı bir gün hayallerine ulaşacağını düşünerek çalışıyor da çalışıyordu. Karşı görüşe sahip olanların içlerindeki aforoz edilme korkusu yülsekti, yönetimin suyuna gidecek görüşler beyan ediyorlardı, gerçek düşünceleri vardıysa şayet bunlar sezilmiyordu bile. Koca Britanya açlığı dinmeyen bir yönetime teslim olmuştu, tok olanlar doymak bilmeyen yeni zenginlerdi.


3 Ocak 2016 Pazar

Metonimi

Metonimi. Bu sözcüğü 1930'da duymuştum, bir daha da unutmadım. İlk romanım yeni yayımlanmıştı. Bir eleştirmen, romanımın başkişisi geceye "göğsü iliklenmemiş", çıktığı için fena haşlamıştı beni.

Sağduyusu tartışılmaz bu seçkin beyefendi "şu saçmalığa bakın!,," diyordu yazısında. "Neden meramını açıkça kağıda dökmüyor yazanınız? Apaçık ortada, iliklenmemiş olan, adamın gömleği, göğsü değil."

Bu azarı, ses çıkarmadan, hatta biraz utanarak sineye çekmiştim. O arada, dalının ünlülerinden Latince profesörüm Dr. Matos Peixoto imdadıma yetişti. Bir yanlışlık yoktu yazımda, metonimi diye adlandırılan yaygın bir istiare türü kullanmıştım; bu sanatta bir sözcüğü, onunla bağlantılı bir başka sözcük yerine kullanabiliyordunuz - sözgelimi, sonuç yerine nedeni imleyen ya da içeriği çağrıştıran bir sözcüğü. Mesela, "ışıldayan kadeh" dendiğinde ışıldayan aslında kadeh değil, şarapmış. Profesörle birlikte yazdığımız mektup, aynı gazetede yayınlandı. Eleştirmen de ağzının payını aldı. Umarım ders de almıştır. Ben aldım kendi adıma .. O gün bu gündur, metonimiyi sıkça kullanıyorum -başka bir klasik söz sanatıyla alışverişim yok.

Dahası, biraz kafa yorduktan sonra, metonimi'nin yalnızca edebiyata ilişkin olmadığı sonucuna vardım. Bence hayatın ger alanında var metonimi. Kendi deneyimimden yola çıkarak basit bir örnek vereyim.

Eski bir kadın arkadaşım, yıllardır kalmakta olduğu pansiyondan aniden taşındı ve pansiyoncu hanıma düşman kesildi. Nedenini sordum. İkimiz de pansiyon sahibinin sevimli bir insan olduğunu biliyorduk; hatta bir seferinde arkadaşımın iğnelerini bile yapmıştı, ona sıcak su torbasını ödünç vermişti; kalbi sıkıştığında başında beklemişti.
Şöyle dedi arkadaşım: "Koridordaki telefon yüzünden nefret ediyorum ondan. Ne zaman açsam, arayanların yarısı ya işletiyor ya tatsız şakalar yapıyor."
"Ama bu tatsız şakalar, pansiyoncu hanımın başının. altından çıkmıyor ki. Sorumluluk onun değil."
"Tabii değil. Ama telefon kimin telefonu?"

Rachel De Queiros, "Metonimi ya da Kocanın İntikamı"

2 Ocak 2016 Cumartesi

Gece

Balıkçılar sokağındaki olay herkesi üzdü, ama kimseyi şaşırtmadı. 
Şehrin ana caddesine açılan en geniş yan sokaklardan birinde, Bakkallar sokağı köşesinden üç adım beride, Balıkçılar sokağının en civcivli saatinde, gecenin işçileri o gence niçin saldırdılar, bilinmiyor. 
Söylentilere bakılırsa, elinde götürmekte olduğu ekmek dörtköşe değilmiş; saçının rengi kara değilmiş; ya da aksayarak yürüyormuş... Söylenti elbet, bütün bunlar. Doğrusunu kimse bilmiyor. Ayrıca, bilinecek bir doğru var mı? O bile bilinmiyor. Bilinebilen, görülebilen ise, işçilerin, ansızın duvarlardan, köşelerden, kapı ağızlarından sıyrılarak o genci kalabalığın içinden çekip ortalarına aldıkları, bir daha dağılıp gözden yittiklerindeyse ortada kanlı, tanınmaz bir et yığını kalmış olduğu. Genci, gecenin işçilerinin ortasında yitmeden önce görebilenlerin söylediğine göre, bu et parçası, o alımlı delikanlının yansı kadar bile olamazdı. Bu kanlı etin üzerine talaş serpildi, kuru yapraklar örtüldü. 
Ertesi sabah oradan geçenler, bir türlü aydınlanamayan günün donuk ışığında, asfaltın üzerinde esmerce bir lekeden başka bir şey göremediler gencin parçalanmış olduğu yerde. 
İnsanlar artık yalanan ağızlar, pençeler arıyor insanların yüzlerine, ellerine bakarken. Oysa işçiler, gecenin işçileri oldukları için, güpegündüz görünmezler sokaklarda. Gecenin işçileri herkes gibi miydi bir zamanlar? Böyle olduğuna inanmak isteyenler var. 
Daha mı az ürkecekler böyle olsa?

Bilge Karasu'nun Gece'sinden


1 Ocak 2016 Cuma

Brooklyn

Eilis 1950'lerin başında annesi ve kız kardeşi Rose ile birlikte yaşadığı İrlanda'nın küçük bir kasabasından ayrılır ve bir rahibin iş bulduğu Amerika Birleşik Devletleri'ne göç eder. Yabancısı olduğu bir ülke, insanlar arası farklı dinamiklere alışması zaman alacaktır, bir yandan da sevdiklerine duyduğu hasret giderek büyümektedir. İçindeki özlemi bastırmayı ve yeni bir hayat kurmayı ona zaman öğretecektir. Büyük yeni ülkeye alışırken yaşam anavatanında da sürmektedir ve hayatın herkes için acı tatlı sürprizleri vardır. Bir seçim yapması gerektiğinde Eilis'in kararı ne olacaktır.


Yönetmen John Crowley'i Boy A isimli sade ama sert ve akıldan kolay çıkmayan filminden anımsıyoruz. Saoirse Ronan ise gişe garantisi olan genç aktristlerden. The Lovely Bones, Hanna, The Host gibi büyük bütçeli filmlerdeki baş rollerin altında ezilmediği gibi bir çok filmde başarılı roller canlandırdı. İrlandalı bir aileden doğan ABD doğumlu oyuncu bu film için doğru bir seçim. Ronan'ın yüzü yunan heykellerini andıran bir yapıya sahip, vuran ışığı Adeta içine alıyor ve gölge olması gereken yerlere ışık gibi saçıyor. Sadece duruşu ile sahne çalabilen oyunculardan. 


Film üç ana bölümden oluşuyor ve üçündeki renk kullanımı kahramanın duygusal dünyasını kavramamıza yarıyor. İrlanda'da başlayan ilk bölümde mat renkler ve yeşilin tonları hakim, hüzün ve çaresizliği anımsatıyor. Amerika'ya varıştan itibaren renkler canlılık kazanmaya başlıyor, sıcak renklerin türlü tonları kahramanı adeta kucaklıyor. Filmin üçüncü bölümünde ise canlı ama rüyayı andıran renkler Eilis'in kararsız ruh halini izleyiciye geçiriyor. 



Çok sade bir öyküsü olan filmin müziği efsanevi Michael Brooks'un imzasını taşıyor. Müzikal yapı alttan alta ve filmin üç farklı renk paletine uyan biçimde motiflenerek ilerliyor. Üç dört cümle ile özetlenebilecek Brooklyn, öyküsünden ziyade dönemin ruhunu dinamik bir sinema dili ile günümüze aktarışıyla seyircisini cezbediyor. Geçen yıl izlediğim en iyi filmlerden biri olmasa bile temiz bir çalışma diyebilirim. 

Brooklyn - 2015

Yönetmen: 
John Crowley

Senaryo: 
Colm Tóibín'in romanından Nick Hornby

Oyuncular: 
Saoirse Ronan, 
Jim Broadbent, 
Domhnall Gleeson, 
Julie Walters, 
Emory Cohen

Görüntü Yönetmeni: 
Yves Bélanger

Kurgu: 
Jake Roberts

Müzik: 
Michael Brooks

Meraklısına Linkler: