31 Mart 2013 Pazar

Bates Motel'de Neler Oluyor?

Hazırlandığını duyduğumda "Bates Motel" adındaki bir dizinin bu saatten sonra ne anlamı olabilir ki diye düşündüğümü anımsıyorum. Geçtiğimiz yıl hazırlanan Hitchcock filmlerinin ikisi de daha senaryo aşamasında biraz da çatışma olsun diyerek yönetmeni mesnetsiz biçimde karalamaya yönelince başarısız olmuştu. 

The Girl yönetmenin kadınlara cinsal tacizde bulunan bir sapıkmış gibi gösterilmeye çalışıldığı ana kadar fena değildi. Toby Jones Hitchcock, Siena Miller ise Tippi Hedren rolünde hayli başarılıydı. Ama aslı astarı olmayan eklentiler işin tadını kaörmıştı. 

Sonradan gösterilen Hitchcock filminde ise Helen Mirren'in Alma ile uzaktan yakından alakası yoktu, Anthony Hopkins sanki bir müsamerede Hitchcok canlandırırmışcasına ruhsuz bir oyunculuk sergilemiş, Jessica Biel karton bir karakterin içine tıkıştırılmış, hele ki Toni Colette sekreter Peggy rolünde harcanıp gitmişti. Ed Gein karakterinin filme sokuşturulmaya çalışması filmin en büyük gerekesizliklerinden biri iken Alma ile Hitch'in hayatındaki sözümona çalkantılı dönem ele alınırken yola çıkılan konu; Psycho filminin çekimi esnasında yaşananlar hepten, toptan es geçilmişti. Filmin en iyi yönü Scarlet Johanson'du, Janet Leigh filmin tek inanılası karakteri idi. Böyle olunca yönetmen Sacha Gervasi berbat bir ilk filmle sinema izleyicisine merhaba demiş, şahane bir fikir ellerinde heba olup gitmişti. Böyle olunca yine mi Hitchcock diye düşünmem doğaldı elbette. 

Ancak dizinin yayını başladığında en azından ilk bölümünü izlemeye karar verdim.      

İlk bölümün yirmi dakikası klişelerden ibaret olmasına rağmen Vera Farmiga'nın Norma Bates'i hayli başarılı canlandırdığı gözden kaçmıyor. Dizi bir ara kasabaya yeni gelen delikanlının (Norman Bates) lisedeki ilk anları dönemecine sapıp bir daha oradan çıkamayacakmış gibi görünüyor. Bir de gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış bir romandan uyarlanan sapık filmi 1950'lerin sonunda geçerken ve bu dizi de romanda ve filmde neredeyse başrollerden birini oynayan Bates Motel'de eskiden yaşananları ele alacakken aradaki neredeyse 55 yıllık zaman atlaması, olayların günümüzde geçiyor olması izlerken kafaya takılan bir etmendi. ama ne olduysa ilk bölümün yarısında mutfak sahnesinden itibaren sanki Alfred Hitchcock mezarından kalktı ve gerilimin ustası yönetmen dizginleri ele aldı. O andan itibaren ne zaman kaldı ne de mekan, bir an sonra olacak olanları bilmenin ve beklemenin gerilimi baş role yerleşti. Hitchcock ruhu ile çekilmiş bir dizi son saniyelerinde bir hafta sonra olabileceklere dair koskocaman bir kuşku ile seyircisini baş başa bırakıp bitti. 

İkinci bölüm ilkinde yakalanan gerilim seviyesine bir kaç doz daha ilave etti. 

Üçüncüsünü bekliyoruz. 

Alfred Hitchcok filmlerini sevenlere tavsiye edebileceğim bir dizi film başladı. Haberiniz olsun. 

İyi seyirler. 



27 Mart 2013 Çarşamba

Rüzgar Esti Böyle Oldu

Geçen hafta cuma günü, yaşadığım kentte şiddetli bir rüzgar esti. Kuvvetli rüzgarların bu kentte ne ilk ne de son esişlerinden biriydi bu. Sadece ve sadece bir kuvvetli bir rüzgar daha idi. 

Biraz şiddetli bir rüzgar esince, aya da azıcık kuvvetli bir yağmur yağdığında bu kente/bu kentte olanlar belli. Hal böyle olunca bu gibi ıslak ve esintili anlarda belediyenin bir şey yapması, yapmayı planlaması, böyle anlarda dumura uğrayan hayatı yeniden akışına oturtmaya yarayacak önlemler alınmasını ummak çok şey istemek sayılmamalı. 

Rüzgar esti. Yapılan şu: Karşıyaka'dan Alsancak ve Konak'a giden vapur seferleri durduruldu. Sadece Pasaport hattı çalıştı. Çünkü Alsancak vapur iskelesine dalgalar bir yandan çarpınca, turnikeleri aşıp öbür yana geçivermesi olağan şeylerden böyle havalarda. Konak vapur iskelesine yanaşabilen vapura aşk olsun zaten. 

Elbette "Belediye rüzgarın şiddetini kontrol etsin, fazla esmesine müsade etmesin" demiyoruz. Böyle bir şeyi zaten yapmaları mümkün değil. 

Günü her saatinde dolu olan iki seferi iptal etmek dışında bir şey olmaması ne anlama geliyor?

Ben söyleyeyim o kalabalığın aynı istikamete doğru otobüslerle ulaşmaya çalışması demek.

Peki madem tek vapur seferi Pasaport'a; koskoca alan da uygun, iskeleye o anı kurtarmak için otobüs seferleri koymak neden akıl edilmez 

ya da,

Karşıyaka'dan Konak istikametine giden otobüs sayısını o güne mahsus arttırmak neden kimsenin sorumluluk alanına girmez. özel durumlarda halkın yararına manevra yapmayı akıl edecek insan kadrosu yok mu bu konuda yetki üzerine yetki kuşanmış birimlerde? 

Bence vatandaşını seven bir belediye bu gibi anlarda vapur seferlerini iptal etmek dışında minnacık çözümler akıl edebilmeli. Ama vatandaş umurunda değilse, seferler iptal, halk baksın başının çaresine der geçer. 

Çözüm bulmak için son anı beklemelerine de gerek yok aslında; kötü havalarda şehrin içinde bir yerden bir yere gitmek mecburiyetinde olan vatandaşlar için bir takım çözümleri düşünmeleri için yılda 365 gün vakitleri var diye biliyorum. Niye kullanmadıklarını tabii ki bilemiyorum. Bu beni aşar. 

Vatandaşı oy isteme zamanından oy isteme zamanına anımsayan insanlar: kendilerine sunulmuş toleransı da insanlardaki tabeladaki isme bağlılığı da kalıcı zannedip böyle rahat, pervasız davranıyor olmalılar. Neşeleri bilir. 




23 Mart 2013 Cumartesi

Kaybettiklerimiz

İnsanlar gider... Şiirleri kalır.




Dünya Şiir Günü 2013 için 
hazırladığım bir slayt. 

22 Mart 2013 Cuma

Chicha Libre

Bu şarkı baharın tekrar geldiğine memnun olanlar için...

Melodisinin olanca kıpırdatif ve saykedelik özelliklerine rağmen türk müsikiai sanatçıları tarafından araklanmış olması da hayret verici.




21 Mart 2013 Perşembe

Aptallar Gemisi

Aptallar Gemisi'nde sıradan görünen bir gün daha başlıyordu. Sıradan gün demek telaş demekti aptal olana. 

"Koşun, koşun, koşuşun!

Baş Aptalın Baş Yardımcısı'nın sesiydi bu. Neşe içinde gürlüyor, o gürledikçe gemi halkı koşar gibi, mutluymuş gibi yapıyordu. Araya aptal olmayanlardan da bir iki insan karışmıştı ama, aptal pozisyonuna sığınmışlardı. Geçiciydi gizlenmeleri. Malum gemisini yürüten kaptandı; dahası köprüyü geçene kadar ayıya, dayıydı. İki yüzlülük aptal olana da zeki olana da aynı derecede erdemdi bu gemide. 

Baş Aptal endişeliydi son günlerde. Sebebini bilen yoktu. İşte bu yüzden her şey sıradan görünmesine karşın, bir şeylere gebe bir güne yelken açmıştı gemi. 

Aptal sürüsü Baş Aptalın Baş Yardımcısı'nın direktifini duydukça sağdan sola, soldan sağa, bir yukarı, bir aşağı koşuşurdu. Böyle olunca Baş Aptal'ın endişesini gizlemesi de kolay oluyordu.  Koşmaktan haline bakacak adam yoktu etrafında.

Aptallar gemisinin tek yükü vardı. O da angaryaydı. Angarya yüklü gemide kimse yüke elini sürmek istemezdi. Yaklaşanın eline yapışır kalırdı angarya. Bazen angaryayı yükleyecekleri aklı başında, ama aptal ayağına yatmış bir kişi bulunurdu. Her nedense aptal olmayan kendi üzerine yıkılan angaryayı bile özenle yapardı. İşte o zaman olurdu angarya aptala kıskanılacak bir malzeme. Başkasının elinden parlayan her iş kıskanılacak bir cevhere dönerdi. Ondan sonra o işi yapanın aleyhine kulisler, yalanlar, dedikodular döner dururdu. Sonunda işin kokusu Baş Aptal'ın burnuna kadar gelirdi. 
"Yok köşesi olmamış," 
"Yok kenarı iyi dolanmamış," 
"Yok alfabenin sekizinci harfi dokuzuncusundan elli iki milimetre ötede durmamış."
Baş Aptal Kıskandığını belli etmemek için bu sözleri kullanırdı. Diğer aptallar da boş durmaz angaryayı sahiplenmişin kulağına endişe tohumları ekmek için birbirleri ile yarışırlardı. Maksat huzursuz olsun; kendileri neşe içinde koşturur, çalışır, mutlu olur gibi yaparken maksat öteki endişelensin diye. 

Baş Aptal'ın kıskançlık günlerinden biriydi bugün. Düne kadar "Aman angarya işte" diyerek salladığı, görmezden geldiği bir ağırlık daha kıymete binmişti. Sığ sulardaydı, manevra yapması için bildiği sulara çıkması lazımdı. İşte bu yüzden Baş Aptal diken üstündeydi. Bir akıllıdan daha kurtulması lazımdı. 






19 Mart 2013 Salı

Öykünün Yeniden Keşfi

Öyküler, masallar hep vardı. İllaki birileri ortaya geçer anlatır ve diğerleri de dinlerdi. Çocukluğumun en büyülü geceleri bana masalların anlatıldığı gecelerdi. Birisi anlatır, yatma vakti geldiğinde zihnim boşlukları tamamlardı. 

İstanbul Kitap Fuarı'ndaki en büyük ganimetim M.Ö. 500 ile M.Ö. 200 yılları arasında yazılmış "Günlük yaşam ve onun mucizeleri" isimli Çin öykü kitabı oldu. Ülkemizde bile öykünün mazisinden bahsedenler doğuyu hiç anmadan direkt İtalya'dan giriyorlar konuya. Oysa öykü medeniyetin doğduğu yerden başlamalı değil mi mantık olarak. Doğuya, ışığın yükseldiği yere bir göz atmak lazım. 

Son yıllarda öykünün tarfinin yeniden yapılmaya çalışılması bana gülünç geliyor. Bilhassa Kısa öykü lafına kıl oluyorum. Amerika'nın yeniden keşfi gibi her gün yeni bir tarif ilave oluyor öykü tanımına. Bu hale gülmeye alışmışken şimdi kısa yoğun öykü merakı doğdu ki öyküyü tanımlarken onu neredeyse aforizma kıvamına indirgemek saçma geliyor bana.

Öykü öyküdür, kendi içinde tutarlı ise, dili oturmuş ise, meramını anlatabiliyorsa kısa, kısa yoğun uzun tanımlarına kalkışmak gereksiz. 

Kendilerince kısacık olması gereken öykünün tanımını upuzun laflara boğanlar gelin görün ki bu tanım, tarihçe karşımını yaparken Çin'i unuttukları gibi, Canterburry öykülerini de atlıyorlar, dahası Jorge L. Borges'i, Lugones'i tamamen es geçiyorlar. Halbuki çağdaş öyküye Borges'in hizmeti gözden kaçarsa ne anlarım o öykü tarifinden. Amerikan öykücülüğünden ise haberleri yok, çünkü orada kapitalizm var yani orası tü-ka-ka. 

Şu aralar bir kısa yoğun öykü merakıdır gidiyor. Bir site kısa yoğun öykü yarışması düzenlemiş. Sitenin fikir babaları ve devamlı yazanlarının öykülerine bakıyorum da işin sadece boyutuna odaklanmışlar. Okuyana bir şey katmayan, sadece upuzun öykülerde görebileceğimiz nitelikteki tasvire sırtını dayamış girişlerden oluşan manasız paragrafları öykü diye çarşaf çarşaf asmışlar ön sayfalarına. İlla ki bu isme tutunulacaksa kısacık ama lezzetli öykülerin iyi örneklerinden biraz ders almaları lazım sanıyorum. Kendi bilecekleri iş. 

Konu öykü olunca komiklikler çok fazla. Çünkü ülkemizde ortaya bir konu atıldığında konuşmaya can atan çok sayıda insan kalabalığı var. Konuyu bilip bilmemek önemsiz teferruat haline geliyor. Herkes bir şei sallıyor kenardan, ortadan. 

Öykü alanında yaşadığım en komik an ise katıldığım bir yaratıcı yazarlık kursunda başımdan geçti. Bir iki hafta teori ve dil bilgisi dersi aldıktan sonra ilk kez yazdıklarımızı sınıfta paylaşacaktık. Bize verilen bir cümleden hikaye yazmamız isteniyordu. Cümlemiz "Dün eskiciden bir palto aldım" idi. 

Ben bu cümleyi sevmedim. Bir kere hatalı buldum: "neden 'aldım' da 'satın aldım' değil?"  sorusunu yarattım ve önüme koydum. Geçemedim bu cümleden öteye. Oysa alıntı cümlelerden çok sayıda öykü yazmıştım, bu konuda az buçuk  idmanlıydım. Ama konuya ısınamadım ya; yazmadım, yazamadım. Böylece bize verilen iki haftalık sürenin sonuna geldik. Cuma gecesi "yarın ki sınıfa ne götürsem ki" derken, rafta duran bir Paul Auster projesi gözüme takıldı. 

Paul Auster Amerikan Milli Radyo'sunda bir program yapıyordu. Dinleyicilerden öyküler azıp kendisine göndermelerini istiyor ve her hafta programının bir bölümünde o öykülerden seçtiklerini kendi cümleleri ile okuyordu. Yani halkın sesini kendi diline tercüme ediordu Auster. İlgi o kadar yoğundu ki, bir gün geldi öyküler bir kitapta toplandı: "Gerçek Amerikan Öyküleri". Yarım sayfa ile üç safa arasında uzunluğa sahip üzlerce öykü, herbirinin insana dokuna bir yanı var. Daha sonra "Babamı Tanrı Zannederdim" isimli bir projesi daha oldu Auster'ın. Her ikisi de dilimize çevrilmedi. 

Gerçek Amerikan Öyküleri'ni aldım elime, aradığımı kitabın ortalarında buldum. "Palto" isimli hüzünlü bir öykü. Maddi durumu iyi olmayan bir aile sürekli boy atan küçük çocuklarına yılbaşı hediyesi olarak çıtçıtlı kapşonu olan bir palto alıyor. Baba sinirli bir tip, çocuğu uyarıyor: "kapşonu kaybedersen seni döverim". Çocuk o sevinçle paltoyu giiyor ve büyükannesine göstermeye gidiyor. Dönüşte sokakta oyuna dalıyor. Kapıya geldiğinde kapşonunu düşürdüğünü fark ediyor ama çok geç. Babası güler yüzle kapıyı açıyor. Şakalar yapıyor, güldürüyor çocuğu. Çocuğun korkusu geçip kapşonu aklından çıkardığı anda iniyor tokat suratına. Öyküyü yazan demiş ki; "işte o zaman anladım gülen yüzlere asla güvenmemem gerektiğini."

Yarım sayfa uzunluğunda bir öykü.  Üstelik alengirli bir isim de takıştırılmamış buna öyle kısadır yoğundur gibi. Öyküyü bana ait olmadığı için biraz utanarak okudum. Bitirdim, herkesi kendilerine verdiğimm suretin üzerine notlar alıyordu. İşte ondan sonrası benim için işin en komik yanı oldu. Millet bir eleştirdi öyküyü, bir eleştirdi. Seviyelerini tespit edince bunu Paul Auster yazdı dememe gerek bile kalmadı. Sadece iki arkadaşıma anlattım olayı. 

Diyeceğim o ki, yazmayı seviyorsanız, isme, tanıma takılmayın. Yargısına, bilgisine, donanım ve okur olarak tecrübesine güvenmediğiniz insanlara öykülerinizi, yazdıklarınızı asla okutmayın. Önünüze gelenin size dediklerini zırnık kadar kaale almayın.  Çok güvendiğiniz bir kaç kişi dışında ilk yazdıklarınız okutmayın. Çünkü insanlar henüz daha öykünün tanımını yapmakla meşguller oysa öykü binlerce yıldır var, açsınlar 2500 yıl önce Çin'de yazılmış öykülere baksınlar, kısa yoğun öykünün keşfini yapmasınlar. Sonra fikir beyan etsinler. Sİz yazmanıza bakın. Tanımlara da gülün, geçin.  


18 Mart 2013 Pazartesi

Söyleyin Derya Kuzusu mu Bunlar?

Bursa'da Kent Meydanı'nda bir lokanta var. Adı Divan. İki sokağı birbirine bağlıyor, üç kademeli salonu ile. Eğer arka kapıdan girerseniz üç ayrı seviyedeki üç ayrı salondan geçip ön kapıdan çıkmanız mümkün. Yemekleri lezzetli, servisi hızlı, aşçısı hafifi kaprisli. Ama anlaşılabilir bir kapris bu, her yaştan, her meslek grubundan insanların, ailelerin tercih ettiği kalabalık bir lokantada aşçının işi en zor elbette. Yemekleri yap, tabakları siparişe göre doldur, gelen müşteriye yemeklerin tanıtımını yap. Zor iş.

İçerisi günün her saati dolu. Aslında her kentte görülebilecek sıradan bir lokanta diyecekken tam....

O da ne?

Şırıl şırıl sus sesleri. İkinci salonun tam ortasında minicik bir havuz. Evet bunu da daha önce görmüştüm başka yerlerde. 

Ama o da ne havuzun ortasında semirmiş, irileşmiş, mutlu mutlu yüzen yüzdükçe havuzun sularını dalgalandıran iri mi iri balıklar. 

İşte böylesini hiç görmemiştim. 

Derya kuzusu mu bunlar, akvaryum obezi mi bilemedim. 

Varın siz karar verin. 


17 Mart 2013 Pazar

Kitaplar Ukuya

Bursa'dan döndüm.


Bundan sonra gittiğim şehirlerde halkın aldığı hizmet ile yaşadığım şehirdeki hizmetin kalitesini kıyaslamamaya karar verdim. Sonuç hep aleyhte olunca, en sağlıklısı şimdilik bu sanırım. 



Kitap fuarlarında her kentin farklı özellikleri ortaya çıkıyor. Tuhaf ancak insanların kitaplara dokunuşu, bakışı, ellerine alıp sayfalarını karıştırması bile şehirden şehire değişiyor. 

Bu kentimizde beni yetişkinlerden ziyade çocukların kitaba ilgisi beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Çocuklar kitap karıştırmak isterken onları "hadi gidelim" diye çekiştiren ebeveynleri garipsedim. Madem çekiştireceksiniz neden oraya kadar zahmet ediyorsunuz değil mi? 

Güzel olan bir şey var: yetişme çağındakiler umut vaad ediyor. Nasıl yazılır? neden yazıyorsunuz? Bu öyküleri neden azdınız gibi soruları yetişkinlerden duymamışken, çocuk yaşlardaki kişilerden duymak çok hoştu.

13 mart tarihindeki panelimiz keyifli geçti. Başlarken salonda neredeyse hiç kimse olmamasına karşın; sonradan, konuşulanları merak edip içeriye girenler hiç pişman olmadılar. Süremizi aşarak bizden sonrakilerin zamanından onların rızası ile çaldık. Konumuz ilginçti, bu hali ile önümüzdeki günlerde İzmir'de tekrarlanması doğru olabilir diye düşünüyorum. 

Ertesi gün Bursa'lı öykücülerin paneli vardı. İlginin sönük olması beni şaşırttı, oysa katılımcılar çok da güzel hazırlanmıştı. Sanırım duyurma ile ilgili bir sıkıntı var. Acaba insanlar başkalarının yazdıklarını merak etmiyor sadece kendi sesleri mi duyulsun istiyor diye sordum kendi kendime. Yanıtını elbette bulamadım. 

Ama çocuklar umuttur, Bursalı çocuklar umdu boşa çıkarmayacak gibi.

Fuarların en güzel yanı insanlarla tanışmak, onlarla bir başka fuarda tekrar karşılaşmak, kısacık da olsa sohbetler edebilmek. Uzun lafın kısası bu gezi hoşuma gitti.

Akşamları kapanma saati geldip de son ziyaretçi salondan çıktığında, kısa süreli bir telaş alıyor fuar alanlarını. Yayınevi görevlileri kendi standlarındaki kitapların üzerine örtüler seriyor. 

Görevliler kente... 

Kitaplar uykuya. 




16 Mart 2013 Cumartesi

Sonuncu Yalan

Saatlerce sağ elinin parmakları arasında sarı renkli, katlanmış not kağıdı çevirerek, başıboş gezdikten sonra vapura bindi. Kağıdı döndürüyordu ama varlığının farkında değil gibi görünüyordu. Bir kaç saat önce, eve girer girmez, antredeki boy aynasına iliştirilmiş kağıt gözüne çarpmıştı. Üç kelime ve en altında da bir isim:

“Seni daima seveceğim.”

Güvertede yüzü denize dönük otururken ; “Beni daima sevecekmiş” diye tekrarladı. Oysa çok yalanlar işitmiş hiç birisi aklında kalmamıştı. Yalanlardan bir tanesi, en sonunda, kağıda yazılmıştı. Bir şeyin geçmişte kalabilmesi için ne yapılması gerektiğini sordu bütün akşam tanımadığı sokaklara. Yanıtı kulağına fısıldayan, vapurun güvertesindeki rüzgar oldu. Avucunu açtı ve sonuncu yalanın denize süzülüşünü izledi. 



15 Mart 2013 Cuma

Televizyon 3

Televizyon boşluğa; kurulu düzeni tekrarlayan imgeler ve yakısı olan sesler boşaltır; eryüzünde bunların ulaşamadığı tek nokta yoktur. Tüm yeryüzü Dallas'ın kocaman bir banliyösüdür. 

Latin Amerika'da ifade özgürlüğü birkaç radyo istasyonu ve yerel gazetelerde protestolarda bulunmak hakkından ibarettir. Polisin kitap yasaklamasına gerek kalmadı: fiyatları kitapların yasaklanmasına yetiyor da artıyor bile. 

Eduardo Galeano - Kucaklaşmanın Kitabı - Can Yayınları.



14 Mart 2013 Perşembe

Karton Kutu Güzeli

Geç oldu. Artık senin de saçlarında birkaç beyaz tel var. Kaşlarının arasından da ne yapsan yok edemediğin bir tane inatçı mı inatçı beyaz kıl boy atıyor. Geç kaldın. Güldüğünde gözlerinin yanlarında kaz ağını andıran kırışıklıklar oluşuyor. Sırtında otuz beş yaşına gelinceye kadar hiç farkına varmadığın bir ağırlık var, sabahları kalkman gerektiğinde omuzlarından yatağa bastırıyor. Yolda yürürken zamanın geçtiğini hatırlatmak için sirenler çalıyor beyninin içinde. Çok uzaklarda dev bir dalganın ayaklandığını, seni alaşağı etmek üzere yola koyulduğunu hissediyorsun. Daha kıyılarına varmasına çok var, ama endişen günden güne artıyor. Otuz altı yaşına basıyorsun. Otuz yedi oluyorsun. İşte o zaman uzaklardaki dev dalganın hışırtıları gelmeye başlıyor kulağına. Bedenini telaş içinde oradan oraya insanların peşinden sürüklerken, gündelik gürültülerin fonunda bir türlü susturamadığın dalga sesleri var artık. “Alışırsam duymam” diyorsun kendi kendine ama sesleri her geçen sene biraz daha yakından işiteceksin. Tam alıştığını zannederken, yeniden ve daha yüksek sesle duyacaksın.
Kendine bile aptalca gelen sözler ediyorsun artık. “Ben o yaştayken diyorsun” mesela, ya da “ben daha gençken.” Yaşça senden büyük olanların bile böyle konuşmadıklarını fark ediyorsun. Yaşını hiç göstermediğin iltifatlarına çanak tutmak için böyle konuştuğunu sanacaklar diye utanıyorsun. Arkandan alay edişlerini duyar gibi oluyorsun:  “Sığ kadın. Yazık yaşına takmış.” Akranın kadınları daha bir ilgi ile izliyorsun. Onlar da dalga seslerini duyuyor mu diye meraklanıyorsun. Yolda tek başına yürürken aklına balkonda, içine ıvır zıvır atılı karton kutular geliyor. Yağmuru yedikçe, güneşi aldıkça nasıl da bırakıyorlar kendilerini. Aniden karşına bir vitrin çıkıyor. Camdaki aksine bakarken “Yüzüm bugün çökmüş mü, çizgilerim uzamış mı?” diye bakıyorsun. Eski gülüşlerinin izi artık gülmediğin zamanlarda bile yüzünde, alnındaki endişe izlerinden gözlerini kaçırıyorsun. Balkondaki kutuya giderek daha çok benzediğini düşünüyorsun. Yüzüne soğuk sular çarpıyorsun, yıkamakla geçmeyeceğini biliyorsun. İş için gittiğin davetlerdeki sözler kırıyor en çok kalbini. “Ne kadar güzelsiniz” diyorlar. “Yorgunum ben” diyorsun içinden. Gülümsemek zorunda kalıyorsun. Teşekkür ederken onlara “Ne güzeli?” diye soruyorsun kendine. “Karton kutu güzeli” diye cevaplıyorsun kendini. 
İnsanlar aksilendiğini ve onları terslediğini duyuyor genelde. Sonra tekrar dönüyorsun hiç istemediğin yere “Ben sizin yaşınızdayken…”
Geç demiştim sana. Tam tamına söyleyeyim on yedi sene geç kaldın. İpleri eline alabilirdin. Ama artık geç kaldın.
            “Sabah erken, tam yedide evden çıkacağım. İşyerimin oradaki kafeteryaya oturup çayımı yudumlarken, defterimi açacağım” diye düşündün dün akşam yemeğinden sonra. Ne kadar tanıdık bir plan değil mi? Kaç kere niyetlendin? Kaç kere yapmadın? Saat on birde yatacaktın hani? Yatağa girmen biri buldu. Çalar saati beş dakikacık daha diyerek ertelemek tatlı geldi değil mi? Kaç beş dakika? Güya tam bu saatlerde kafeteryada çayını yudumluyor olacaktın. Geç kaldın yine. Her şeye geç kaldığın gibi. Tam bunları düşünürken arkanda bir el gezinecek, sırtından kalçalarına inecek.İşte o zaman “Geç kaldım” diyeceksin.
“Hep böyle diyorsun zaten.” diye sızlanacak elin sahibi. Gerisini sen yazacaksın içinden “Artık .....




"Fantastik Türk Filimleri Sözlüğü" isimli dosyadaki "Geç" isimli öyküden alıntıdır. 


13 Mart 2013 Çarşamba

Hindistan'da Neler Oluyor?

Hindistan son yıllarda çok ciddi atılımlar yaptı. Öyle ahım şahım çağ atlamadılar, keşifler icatlar, dış dünya ile ilişkilerde ileri düzeyi falan da yakalamadılar, komşular ile sıfır sorun iddiasına dadanıp savaşıp eşiğine de girmediler. Hindistan'da olan biten atılım gayet sakin, mütevazi; insana değer verildiğini gösteren ve aynı zamanda çok da hayati şeyler. Neler mi mesela;

Çoğumuzun pis diye burun kıvırdığı bu ülkede yollar yenileniyor, asfaltlanıyor. Bunu yaparken atık plastik torbaları kullanıyorlar. Kimyasal bir işlemden geçirdikten sonra elde ettikleri katranımsı maddeyi mıcır ile karıştırıp yollarını bir güzel tanir ediyorlar, ya da yeniden yapıyorlar.

İkinci olarak evlerdeki atıklar yerel çöp merkezlerinde ya da apartmanlarda, sitelerde kurulan atık dönüşüm noktalarında dönüşüme uğratılıyor. Organik atıkların hepsi özel çöp kovalarında biriktirilip hemen oracıkta bio gaz elde ediliyor. Elde edilen gaz o apartmanın, sitenin ya da mahallenin sakinlerinin kullanımına sunuluyor. Halk da bunu yemek pişirmekte su ısıtmakta kullanıyor.

gelelim işlem geçirip gaz elde edildikten sonra kalan atıklara, bunlar da komposta dönüşüyor ve mahalli araçlarla toplanarak şehir dışına götürülüyor. Zirai alanlardaki toprağın zenginleştirilmesinde kullanılıyor.

Nasıl, Hindistan 'da olanlar iyi mi?

Yormayalım kafamızı bunlarla, kaldırım taşı döşemeye devam... Maksat eş, ahbap, dost, çoluk, çocuk sebeplensin.




12 Mart 2013 Salı

...Birinci Ülkeleri

Mini mini ülke; Monaco
Üzölçümü en küçük ülke 0,17 mil kare ile Vatikan olmakla birlikte, yaşan bir şehir olmadığı, doğal bir nüfusu bulunmadığı için, yüzölçümü olarak Vatikan’dan büyük olmakla birlikte (0,8 Mil kare) Monako dünyanın en küçük ülkesi. New York’taki Central Parktan küçük.

Neredeyse tamamı ormanla kaplı ülke; Surinam
Topraklarının %91’i ormanla kaplı bir ülke.

Neredeyse hiç ağacı olman ülke; Haiti
Surinam’ın tersine neredeyse kel bir ülke. Ormanları o kadar hızlı biçimde yok etmişler ki sonuç çarpıcı. Uydu görüntüsüne baktığınız anda komşusu Dominik Cumhuriyeti ile sınırların nerede başlayıp bittiğini fark edebilirsiniz.

En çok dilin konuşulduğu ülke; Papua Yeni Gine
Resmi dili İnglizce olmasına rağmen, nüfusunun % 2’e yakın kısmı bu dili konuşabiliyor. Geri kalan nüfus toplam 820 farklı dil ve lehçe ile iletişim kurabiliyor.

En eğitimli nüfusa sahip ülke; Kanada
Nüfusunun %50’sine nitelikli üniversite eğitimi vermei başarmış bir ülke olduğu için Kanada. Bu ülkeyi nüfusunun %45ine verdiği üniversite eğitimi ile İsrail ve %44 ile Japonya takip ediyor.

Çorak ülke; Libya
Bu ülkenin yüzölçümünün % 99’u çöl ve tarım apılamaz çorak alanlardan oluşuyor. Dünyanın en kuru ülkelerinden biri, bir damla yağmurun düşmeden onlarca yıl geçiyor.

Dünyanın en savaşan ülkesi; Somali
Her ne kadar Suriye şu anda liderliği zorlasa da Irak işgalinden sonra bu konudaki liderlik Somali’nin.

Dünya oksijeninin büyük bölümünü üreten ülke; Rusya
Yalnızca Sibirya’daki ormanlar dünyadaki karbon dioksitin %25’ini oksijene çeviriyor.

Dünyanın en büyük haşhaş üreticisi; Afganistan
Dünya uyuşturucu piyasasına giren hammaddenin %95’i bu ülkede üretiliyor, ABD tarafından 10 sene boyunca işgal altında tutulmuş olmak bile bu ülkenin pazar payını küçültmeye yetmedi.

Hapisteki insan sayısı en fazla olan ülke; ABD  
Nüfusunu demir parmaklıkların arkasına atma konusunda dünyanın rakipsiz lideri Amerika Birleşik Devletleri. 2,2 milyon kişi hapishanede. Çin’in nüfusu bu ülkeden kat be kat fazla olmakla birlikte 1,5 milyon kişiyi hapsetmiş, bu dalda ikinci. Rusya ise 870 bin kişi ile 3. sırada. 



Aslında dünden beri ne kadar çok şeyi anlatıyor değil mi ülkelerin sahip olduğu özellikler...

Sınırın bir tarafı Haiti, diğer Tarafı Dominik Cumhuriyeti

11 Mart 2013 Pazartesi

Dünyanın En.....


Dünyadaki ülke sayısı şu an itibariyle 196. Her bir çok benzerliği ve birbirinden farklı özellikleri var. Ama öyle ülkeler var ki, bazı özellikleri ile öne çıkıyor.

En çok zaman dilimine sahip ülke: Fransa
Atlaslarda Fransa olarak bildiğimiz alanın dışında, deniz aşırı bölgeleri de sayarsak Fransa, 12 zaman diliminde toprağı olduğunu ileri süren bir ülke. Onu 11 Zaman dilimi ile ABD, 9 zaman dilimi ile Rusya takip ediyor.

Dalgaların altında kalmaya en büyük aday ülke: Maldivler
Küresel ısınmaya dair belirtilere bakacak olursanız işin sonunun nereye varacağı belli, deniz seviyesi giderek daha hızla yükselmeye devam edecek. Bundan en çok korkması gereken ülke ise Maldivler. Deniz seviyesinden ortalama yüksekliği 1,8 metre olan yani dünyanın en düşük rakımlı ülkesinden bahsediyor olunca haksız da sayılmazlar.

Dünyanın en şişman nüfusuna sahip ülke: Nauru
Nüfusunun %95’ini aşırı kilolu insanların oluşturduğu bir ülke Nauru. Açık ara ile dünyanın en şişman nüfusuna sahip. Batı dünyasının en zararlı gıda ürünlerini ithal etmeye başlaması, fast food zincirlerinin aırı rağbet görmesi sonucu bu ülkede obezite neredeyse salgın hastalık gibi hızla tırmanışa geçmiş. Sonucu ortada. (Aynı zamanda dünyanın en küçük ada ülkesi)

Yolları Mercan ülke; Guam
Guam’da doğal kum yok. Ama mercan bollu var. Böyle olunca urt dışından kum ithal etmek erine, karayollarını asfalt ile mercan kırıklarından oluşan bir karışım ile yapmışlar.

Kişi başına 350 koyunun yetiştiği diyar, Falkland Adaları
İnsan nüfusu 3.000 civarında olan adada tespit edilebilen koyun nüfusu 500.000 i çoktan aştı. Toplam ihracat içinde yünün ezici payına şaşırmamak lazım.

Bağımısızlığını en önce ilan etmiş ülke, Mısır
Bağımıszlığın tanımına dair detayları bir kenara bırakacak olursak, Mısır Milattan Önce 3100 dolalarındaki şlk hanedanı zamanında ülke olarak bağımsızlığını ilan etmiş bir ülkedir.

En çok göle sahip ülke, Kanada
Yüzölçümünün %9’unu kaplayan üç milyondan fazla göl ile Kanada’a göller ülkesi demek yanlış olmaz. Dünya üzerindeki göllerin %60’ı bu ülkenin sınırları içinde er alıyor.

Komşuluk etmenin en zor olduğu ülke, Moğolistan.
Bir mil kare 4 kişinin düştüğü Moğolistan nüfus yoğunluğu en az ülke. Burada çat kapı komşuluk etmek hayali güç meselelerden.  

En çok tankı olan ülke, Rusya
Garip bir özellik ancak 21.000 adet tanka sahip ordusu ile sayıca rakipsiz. Ancak bu tankların büyük kısmı eszki teknolojiye sahip.

Nehri olmayan ülke, Suudi Arabistan
Suudi Arabistan gibi bir ülkede en azından bir akarsuyun olmayışı tuhaf değil mi? Bu ülke içme suyunu arıtma tesislerinde ve yer altı kaynaklarından elde etme çalışıyor.

Dünyanın en genç nüfusuna sahip ülke, Nijerya.
Bu ülke nüfusunun %49’u onbeş yaş altında.

Çeşitliliği bol ülke, Hindistan
Ekonomik, kültürel, iklimsel anlamda olsun, ırk, dil, din çeştililiği olsun en zengin ülke Hindistan.

Nüfus kaybı en hızlı ülke, Ukrayna
Yıllık nüfus erimesi %8, bu hızla giderse Ukrayna’nın nüfusu 2050 yılında şimdikinden %30 daha az olacak.

Vatandaşlarının büyük çoğunluğu yurt dışında olan ülke, Malta
İlk başta ekonomide yaşadığı sıkıntılar sırasında vatandaşları başka ülkelerde çalışmaya başladı. Göç o kadar hızlı gelişti ki şu anda yurt dışında aşayan Maltalı sayısı adada yaşayanlardan çok daha fazla. 

(Devam edecek....)


Burası Nauru'dur.

9 Mart 2013 Cumartesi

Sır

Onlar ki öğrenmenin de öğretmenin de şehvetinden yakalarını kurtaramadılar. “ Buharalı Hoca Şeyhmus Efendi – 1477

Hikâyeler hakkındaki sualinize gelince, çok iyi bilir ve takdir edersiniz ki hayal ile hakikat daima elele, dizdizedir. Hangisinin nerede başladığını, hangisinin nerede bittiğini, kalemi tutan el dahi pek bilemez.” Semiha Ayverdi – 11 Ocak 1977


Çocukken soğuğun bizleri eve hapis ettiği günlerde en büyük eğlencem evdeki ansiklopedilerin sayfalarını karıştırmaktı. Yanıma aldığım bir cilt ile sobanın yanındaki divanın altına süzülür, korunaklı inimin loşluğunda, kız kardeşlerimin neşeli gürültülerine kulak asmaksızın sayfalar arasında kaybolurdum. Parmaklarımı resimler üzerinde gezdirirken az evvel okumuş olduklarım üzerine bir sürü hayal kurardım. Ülkeler, ünlü bilim adamları, yazarlar, şairler, düşünürler, bilimsel teoriler; bunların hepsi çocuk dimağımda olmadık düş kapılarının iplerinden tutup aniden çekiverirlerdi. Kapılar açıldığında hayallerimin sonu yoktu. Anneannem değneği ile divanın bacaklarına vurarak çayın hazır olduğunu haber veresiye kadar saklandığım yerdeki büyülü diyarlarda gezer dururdum.

Çocuk olmanın bir gereği olmalı, ansiklopediyi yerine kaldırdığım anda saatler boyu okuduğum ne varsa aklımdan uçup giderdi. İlla ki kızkardeşlerimin canını sıkacak bir şey bulurdum. İşte o zaman ben önde, onlar peşimde; anneannemiz değneği havada “Vay başıma gelenler, ne bu yabanilerden çekim” diyerek azar yüklü yakınmalarına başlayıncaya kadar ev içi kovalambaç turlarımızdan birine daha çıkardık. Soğuğun eve hapsettiği küçücük vahşilerdik; azarı işitince utanmış gibi yapar, sobanın yanında, üzerine salça sürülmüş ekmek dilimleri ve dumanı tüten çay bardaklarının sıralandığı yer sofrasının etrafında toplaşırdık. 


Fantastik Türk Filimleri Sözlüğü isimli dosyada yer alan, "Sır" isimli öyküden kısa bir alıntıdır.




8 Mart 2013 Cuma

Kadınlar Çetesi'nin Bilinmeyen Bildirisi ve Erkekler Çetesinin Ezberlenmiş Sözleri

Nezihe Muhiddin 1923 yılında Türkiye'nin ilk kadınlar partisini kurmak istiyor. Ancak kadınları seçme ve seçilme hakkı olmadığı için bu girişim uygun görülmüyor. Bunun üzerine Nezihe Hanım ve arkadaşları Türk Kadın Birliği adı altında örgütlenmeye çalışıyorlar. Bir kadın hareketi başlatarak kadın hakları konusunda toplumu bilinçlendirmeye çalışsalar da, sürekli baltalanıyorlar, deli muamelesi görüyorlar.

1925 - 1927 yılları arasında "Kadın Yolu" isimli bir dergi çıkarıyorlar. Dergini günümüze ulaşan çok az sayıda örneği var. 

Derginin dördüncü sayısında Kadınlar Çetesi Bir Bildiri Yayınlıyor. Bildiride şunlar yazılı:

- Zevcelik ve validelik tabiatın emri ve mukaddes vazife değildir. 

- Mecburiyet-i askeriye kaldırılmalı, evlatlar vatana hibe edilmemelidir.

- Ahlaki ve milli iman kadının hürriyetine değil, içtimai muvazene için vasıta haline getirilmesine muavenet eder. 

- Irkî milliyetçilik vatanperverlik değildir. 

- Tek fırkalı nizamda siyasi haklar meclise girme ve rey verme hakkıyla elde edilemez. 

- Maarif, vatan ve milletten ziyade şahsi hürriyet ve iradeye katkıda bulunmalıdır. 


Seksen sekiz sene kadar önce yazılmış bu bildiriye bakarak, sadece kadın hakları konusunda değil, vatanperverlik, birey hakları konularında da günümüz Türk kadını ve erkeğinden daha güçlü, kesin, ilerici vizona sahip oldukları açık diyebiliriz.  


Şimdi de biraz daha geriye giderek, halkın günlük kullanımında yer almış atasözlerimizde olsun, dilimize girmiş tariflerinde olsun kadına ne gözlerle bakıldığını bir anımsayalım:

Kadını şu sözler ile betimlerken; 
- Erkeğin şeytanı
- Kaşık düşmanı
- Saçı uzun aklı kısa
- Eksik etek

Erkeği sözümona aşağılamak için seçilen sözlere bakar mısınız;
- Karı gibi gülme
- Karı gibi kıvırtma.
- Kadınlar hamamına çevirdiniz burayı.

Durun daha yeni başlıyoruz, asıl bir de atasözlerimizi görün....
- Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin.- Kadını dövmezsen, saçının köküne şeytan yuva yapar.
- Erkeğin elinin kiri, kadının yüz karasıdır.
- Avrat var ev yapar, avrat var ev yıkar.
- Avradı eri saklar, peyniri deri saklar.
- Ağustostan sonra ekilen darıdan, kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez.
- Al atın iyisini yiyeceği bir yem, al avradın iyisini giyeceği bir don.
- Oğlan babadan öğrenir sofra dizmeyi, kız anadan öğrenir sokak gezmeyi.
- Avrat malı, kapı mandalı.
- Gül dalından odun, beslemeden kadın olmaz.
- Etin iyisi bacaktan, kızın iyisi ocaktan.
- Yemeğin salçalısı, kadının kalçalısı.
- Ev alacaksan tuğladan, karı alacaksan Muğla'dan.
- Tarlanın taşlısı, kızın saçlısı.
- Tarlayı düz al, kadını kız al.
- Pekmezi küpten, kadını kökten al.
-  Kadının yeri kocasının yanıdır.
- Kadın kocasını isterse vezir, isterse rezil eder.
- İlk karı dert karısıdır, ikinci karı mülk karısıdır.
- Bez alırsan Musul’dan, kız alırsan asilden.
- Kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al.
- Bir evde iki kız, biri çuvaldız biri biz.
- Kız kendi havasına bırakılırsa, ya davulcuya gider, ya zurnacıya.
- Kız kocaya, oğlan hocaya.
- Kızını dövmeyen, dizini döver.
- İş bilmeyen kadın dile düşer.
- Kadın evin hem hanımı, hem hizmetçisidir.
- İyi kadın kendisini kocasına dövdürmez.
- Elinin hamuruyla erkek işine karışma.
- Kocana göre bağla başını, harcına göre pişir aşını.
- Yedi yaşından sonra kızın ayağı yere değer.
- Alma soysuzun kızını, sürer anası(nın) izini.
- Ananın çıktığı dala kızı salıncak kurar.
- Kız kıskıda gelin baskıda.
- Deli kız evde kalmaz, delikli boncuk yerde kalmaz.
- Kız sen hele bir he de, ’Nikahta keramet vardır’.
- Ocağın yakışığı odun, evin yakışığı kadın.
- Onbeşinde kız, ya erde gerek ya yerde.
- Kadına mı gidiyorsun kamçını unutma.
- Dişi köpek kuyruğunu sallamazsa, erkek köpek ardından gitmez.

Kimsenin yukarıdaki sözleri ilk kez duyduğunu sanmıyorum. Hepsi dilimize iyice yerleşmiş. Kadına değer vermemek aslında insana değer vermemektir. Bu değer vermezlik sözleri bizleri hangi günlere kadar getirebiliyorsa o günlere kadar gelmişiz. 

O yüzden "Nice 8 Martlara... " sözü bana bugün anlamlı gelmiyor. 

(Atasözleri için Tijen'e teşekkür ediyorum.) 


7 Mart 2013 Perşembe

Unutamadığım Film Replikleri



"İyi insanlarla takılırsan, iyi dostların olur. Zeki insanlarla takılırsan, zeki arkadaşların… 
Zibidilerle takılırsan, zibidi arkadaşların olur. Kural bu: çok basit” 
Rocky

Bu adam ölsün istiorum! Bu adamın ailesi ölsün istiyorum! 
Evi yansın, bitsin kül olsun istiyorum! 
Gece yarısı olunca gidip küllerine işemek is-ti-yo-rum!” 
The Untouchables


“Neresi olursa olsun, tutku tutkudur. 
Ne güneş rengini soldurabilir ne de dalgalar onu alıp götürebilir” 
The Beach

“Ben Ölüme, Yok Etmeye, Kaosa, Pisliğe ve Açgözlülüğe inanırım!” 
American History X

“Bu arkadaşlığa dair gerçek bir öykü ve damarımı kesseniz kanımda yazılıdır. 
Bu benim ve gerçekten değer verdiğim üç can dostumun hikayesi. İkisi caniydi 
ve otuzuna gelemeden öldüler. Diğeri ise mesleğini yapmayan, 
geçmişteki acılarına gömülmüş, korkusu ile yüzleşememiş bir avukat. 
Onların ve çocukken başlarına gelenleri anlatabilecek tek kişi benim” 
Sleepers


“Utancın çekeceğin işkence, hayatın ise işkencecin olacak… dilerim uzun sürer.” 
Seven Years in Tibet

“Suçluluk duygusu sırıtında taşıdığın Allahın cezası bir çuval tuğla gibidir. 
Tek yapman gereken o çuvalı bir kenara atmak” 
The Devil’s Advocate

“Bir tanem; dünyadaki bütün kadınların arasından, yaşayan tek oğlunun annesi olman için seni seçti o.”  Rosemary’s Baby

“Kızlara asla ciddiye almayın derim. Eğer ciddiye almazsan, incinmezsin 
ve eğer incinmeyeceğini bilirsen hep eğlenirsin.” 
Almost Famous

“Ekspres asansöre bindik… Cehennem’e iniyoruz!” 
Aliens 








6 Mart 2013 Çarşamba

Sırça Kümes

Tennessee Williams, yaşadığı dönemi zorlayan tiyatro eserleri ile adını duyurmuş bir yazar. 1950'li yıllarda eserlerinden sinemaya yapılan uyarlamalar bile sansürün acımasızlığına, aldırmazlığına takılmış. Türü ne olursa olsun eserlerinde yaşamı ile paralellikler kurmak mümkün. Başına bir şeyler gelmesine seyirci kalanlar, o zamanlar da başına gelenleri anlatmana izin vermemişler. 

Dilimizde "Sırça Kümes" ismi ile bilinen oyunun sonlarında Tom'un ağzından dökülenler kendi öyküsünden başka bir şey değildir.


Tom:  
Aya gitmedim, ondan daha uzağa gittim – çünkü iki yer arasındaki en uzak mesafe zamandır - orada durdum. Bir ayakkabı kutusunun kapağına şiir yazdığım için evden kovulunca St. Louis’i terk ettim. Yangın merdiveninin basamaklarından son kez indim, ondan sonra adımlarım beni hep babamın yolundan götürdü, sanki boşluktaydım ve var olmayan bir şeyi arıyordum. Gidip görmediğim yer kalmadı. Şehirler ayaklarımın altındaki kuru yapraklar gibiydi: bir zamanlar parlak renkleri olan ama şimdi dallarından arı düşmüş yapraklar. Bir yerlerde durabilirdim, ama peşime düşmüş bir şey vardı. Fark ettirmeden karşıma çıktı, ummadığım anlarda yakaladı beni. Belki tanıdık bir müziği andırıyordu, belki de şeffaf bir sırça kırığıydı. Belki de gece yabancı bir şehirde, yolda yürürken, kendime yol arkadaşları bulmadan evveldi bu. Parfüm satan bir dükkânın ışıklı camının önünden geçiyordum. Durdum. Vitrinde,  zarif renkleri olan sırça parfüm şişeleri diziliydi, sanki gökkuşağının parçaları kırılmış da oraya düşüvermiş gibi duruyorlardı. Tam o sırada kız kardeşim omzuma dokundu. Arkama döndüm ve gözlerinin içine baktım. Ah Laura, Ah Laura seni geçmişte bırakmayı denedim, istediğimden daha fazla sadık kaldım sana. Paketten bir sigara alıp caddeyi geçtim. Karşıma bir sinema, ya da bir bar çıktı. Bir kadeh içki söyledim, en yakınımdaki yabancı ile sohbete başladım. Mumlar söndüğünde yabancı filan kalmıyor.

Laura mumlara uzanır

Artık dünyayı mumlar değil şimşekler aydınlatıyor Laura. Sen de söndür mumlarını. Elveda

Laura bir nefeste tüm mumları söndürür.