2 Ağustos 2013 Cuma

Kırmızı Dudaklar, Yeşil Bahçeler ve Blue Velvet Şarkısı...

Müzik: 
The Elephant Man (Fil Adam) filmi üzerinde çalıştığım günlerden birinde radyo dinliyordum. Birden Samuel Barber’ın Yaylılar için Adagio isimli eseri çalınmaya başladı. Hiçbir müzik filmin son sahnesi ile bundan daha iyi örtüşemezdi. Prodüktörümüz Jonathan Sanger’dan bu müziği bulmasını rica ettim. Geldiğinde yanında parçanın dokuz farklı kaydı vardı. Hepsini dinledim, hiçbiri radyoda dinlediğim gibi değildi. Dokuzu da aradığım hissi vermiyordu. Jonathan gitti ve bir sürü kayıt ile geri döndü. Dinledim, dinledim. Nihayet André Previn’in versiyonuna denk geldim. “İşte bu!” dedim. Diğer dinlediklerim de bu da aynı notlardan oluşmakla birlikte bu öyle bir çalınmıştı ki, sonuç muhteşemdi.

Müzik film ile iç içe geçmeli, onu daha da geliştirmeli. Elinizin altındaki bir müzik kaydını filminize katıp da işe yaramasını bekleyemezsiniz. Bu en sevdiğiniz şarkı bile olsa çoğu zaman işe yaramaz. Müzik o sahneye hizmet etmelidir. Sahne ile müzik iç içe geçtiğinde bunu hissedersiniz. Sahne büyür, büyür. 

Sinema: Sinema aslında bir dildir. O dili konuşarak çok şey anlatabilirsiniz: büyük şeyler, saçma şeyler… İşte bu yüzden sinemayı seviyorum.

Kelimelerle aramın pek iyi olduğunu söyleyemem. Öyle insanlar var ki sanki doğuştan şairler, kelimeleri olağanüstü güzel bir biçimde kullanıyorlar. Sinemanın kendi dili var. Bu dili kullanarak kelimeler ile anlatılabilecek olanlardan fazlasını anlatabilirsiniz. Bu dilin içinde zamanın akışı var, zaman bölümleri var, diyaloglar, müzik, ses efektleri ve daha bir sürür enstrüman var. Bu sayede başka hiçbir biçimde ifade edemeyeceğiniz duygu ve düşünceyi izleyicinize geçirebilirsiniz. Sinema büyülü bir araçtır.
Aklıma bir film fikri geldiğinde bunu sinema dilinde nasıl ifade edebileceğimi düşünmek benim için, aşka benzeyen bir duygu. Soyutlamalara izin veren öykü fikirlerine bayılıyorum. 
Fikirler: Fikir bir düşünce biçimdir. Öyle bir düşüncedir ki aklınıza ilk geldiğindeki hali düşünebildiğinizden daha fazlası ile doludur. Bir kıvılcım gibi belirir. Çizgi romanlarda biri bir fikir yakaladığında tepesinde bri ampul yanar. Gerçek hayatta da böyledir, bir anda gelir fikir.

Eğer bütün bir film tek seferde akla gelseydi bu harika bir şey olurdu. Ancak bana parçalar halinde geliyor. İlk parça sanki Rosetta Taşı (*) gibidir. Sanki bir bulmacanın gizemini ele veren parçasına benzer. .

Blue Velvet, (Mavi Kadife) filmine dair ilk fikir şuydu: kırmızı dudaklar, yeşil bahçeler ve Blue Velvet şarkısının Bobby Vinton versiyonu. İkinci fikir ise çimenlerin üzerinde atılı bir kulaktı. Geri kalanı bunlardan çıktı.

Küçücük fikir parçalarına aşka benzer bir duygu ile tutunursunuz. Gerisi zamanla gelir.


(*)Rosetta Taşı: M.Ö. 196 yılında yazılmış bir taştır. Üzerinde aynı bilginin üç farklı dilde yer almaktadır. Hiyeroglif, Demotic ve Yunanca. M.S.1799 yılında Nil Deltası’ndaki köylerden biri iolan Rosetta (Raşit) Köyü’nde bulunmuştur. 

1 yorum:

  1. iyi oldu bunu okuduğum.
    lynch.
    ve en sevdiğim filmlerinden.
    dudak bahçe ve o şarkı.
    bi de o kulak ha.
    izlediğimde sadece o kulak sahnesi için bu filmi yapmış demiştim.
    fil adamın sonu için aynı müziğin çeşitli versiyonlarını dinlemesi. sanat işte. lynch de iyi sanatçı işte zaten.

    yazarken de, yazılarımız genelde tek bir sözcükten çıkmaz mı. benim hep öle.

    :)

    YanıtlaSil

Yorumlar