31 Temmuz 2012 Salı

Huzursuzluğun Kitabı

Düşlenen şeylerin sadece bir yüzü vardır... Öbür yüzünü göremeyiz... Etraflarından dönemeyiz... Hayattaki varlıklarla ilgili sıkıntı, her taraflarına bakabilmemizdir... Ruhlarımız gibi onların da sadece bir yüzü vardır.

* * * 

 Kimilerinin hayatta büyük bir düşleri vardır ve ona ihanet ederler. Kimilerinin hayatında en ufacık bir düşe yer yoktur - gene de ihanet ederler ona.

* * *

Tanıdığım ya da ismen bildiğim onca insanın ürettiklerini ya da en azından bitmiş, belli bir hacme ulaşmış yazılarını düşündüğümde, belli belirsiz bir kıskançlık uyanıyor içimde, küçümsemeyle karışık bir hayranlık, karmaşık duyguların yarattığı tutarsız bir melankoli.

* * *

Bulutlar.. Bugün gökyüzünün farkındayım, ona bakmadığım, daha çok hissettiğim günler de oluyor - çünkü şehirde yaşıyorum ben, şehri barındıran doğada değil. 

Bulutlar... İstemeden varım, istemeden öleceğim. 

Bulutlar... Kendimi sorguluyorum, kendimi bilmiyorum. Yararlı tek bir iş yapmadım, sahip çıkabileceğim her hangi bir şey de yapmayacağım asla. Hayatım boyunca bir tek, var olmayan şeylere karman çorman yorumlar getirmekten vazgeçmedim, bunu da, gizli evreni bana veren, başkasına aktarılması imkansız duyguları anlatmak için dizeleri nesre dönüştürmekte kullandım. Her şeye doydum, hepsine. Bulutlar... Onlar her şeydir, yükseklerin paramparça oluşudur, boş dünyaya var olmayan arasında bugün gerçek olan tek şeydir bulutlar, zorla üzerlerine yıktığım sıkıntıdan artakalan tarifsiz paçavralar; olmayan renkte tehditlerle koyulaşmış sis; duvarsız bir hastanede, kirli pamuk toplar. Bulutlar... Onlar da benim gibidir, görünmez bir coşkunun etkisiyle gökle yer arasında saçılmış, yıldırımlı ya da yıldırımsız bir yoldur, dünyayı aldıklarıyla neşeye boğar ya da kara gövdeleriyle karartırlar, arada kalmanın, başıboşlukların öyküleri olarak, yerin gürültüsünden uzak, ama göğün sessizliğinden yoksundurlar. Bulutlar.. Hâlâ geçiyor bulutlar, hep geçer onlar, sonsuza dek geçecekler, solgun yumaklarını çözüp toplayarak, darmadağın, sahte göklerini belli belirsiz gerip açarak.

* * * 

Biz aslında insanları sevmeyiz. Sevdiğimiz, bir insan hakkında oluşturduğumuz fikirdir. Kısacası kendi uydurduğumuz bir kavram - ve sonuç olarak kendimizi sevmekteyizdir. 


Huzursuzluğu Kitabı - Fernando Pessoa
Can Yayınları
Çeviren: Saadet Özen

Kitaba dair değerlendirmelere buradan ulaşabilirsiniz... 


30 Temmuz 2012 Pazartesi

Kader Diyelim

Sinema sanatının eski ve yeni, iyi örneklerini izlemeyi sevdiğim kadar saçma örneklerini de izlemekten ayrı bir keyif aldığımı daha önce de söylemiştim. Alfred Hitchcok ise filmlerine dair detayları neredeyse ezbere bildiğim bir kaç yönetmenden biridir. DVD'ler yaygınlaşmadan önce bu yönetmenin videolarını umutsuzca toplamaya kalkışmıştım. Neyse ki DVD'leri sayesinde bütün resmi kayıtları, TV programının bütün sezonları dahil olmak üzere elimde mevcut. Erişemediğim iki filmi ise seneler önce Alman film stüdyolarında kotardığı iki filmi eş zamanlı olarak bir de Alman oyuncular ile çektiği ve büyük bir ihtimalle İkinci Dünya Savaşı esnasında yönetmenin milliyetinden ötürü Alman hükümeti tarafından imha ettirildiği düşünülen iki film. Bu iki filmin bir yerlerde muhafaza edildiğini ve günün birinde ortaya çıkıvereceğini umuyorum. 

Psycho ve The Birds yönetmenin en tanına iki filmi. Pscyho, Gus Van Sant tarafından 1998 yılında orijinaline kare kare sadık kalınarak ve ilk filmin çevrildiği mekanlarda, yollarda bu sefer renkli olarak yeniden çekilmişti.  Bu meğerse PScho filminin ilk yeniden çevrimi değilmiş. 1995 yılında Mehmet Alemdar'ın yapımcılığınıi yönetmenliğini yapıp katil rolünde göründüğü "Kader Diyelim" ismli film bildiğimiz "Sapık"ismi ile bilinen Hitchcock filmin yeniden çevrimi değil miymiş.

Film öğle tatillerinde otelde sevgilisi ile beraber olan bir kadının, bir öğleden sonra patronunun kasasındaki paraları alıp yollara koyulması ile başlıyor. Yolunu kaybeden kadın gece vakti tekinsiz bir otele giriyor. Otel sahibi otelinde kendisi kadar irkiltici bir tip. Kendi odasına çekilip, duş alan kadını duvardaki delikten önce gizlice dikizliyor, derken kadın duşta bıçaklanarak öldürülüyor. Bildiğin Sapık'ın ta kendisi işte. Yalnız bu filmin, asıl filmden en büyük farkı, ölen kadının sevgilisinin Vahdet Vural olmasında yatıyor.  Vahdet Bey malumunuz aranesk fantazi tüürnde eserler seslendiren bir yıldız aynı zamanda, aktör olarak içinde bulunduğu filmlere sesi ile renk vermesi adetten. Böyle olunca da filmin olur olmaz sahnelerinde aniden şarkılar söyleyip, belki de canı sıkılmakta olan seyirciyi bir miktar eğlendiriveriyor. Zaten filmin ismi de onun meşhur eserlerinden biri olan "Kader Diyekim Gitsin" adlı ölümsüz eserinden esinlenerek oluşturulmuş. 

Filmiden kısa bir kolajın olduğu listede, izleyenler şöyle yorumlarda bulunmuş. (Küfürleri alıntılamadım)


Gerilim filmlerinden hoşlanıyor, şarkılı türkülü filmlerde kendinizden bir şeyle bulabiliyorsanız, hiç kaçırmayın aşağıda resmin altında verdiğim linke bir göz atın derim. 


- Üçüncü hatun güzelmiş. 
- Lan korku filminde bile arabesk söyküyonuz..
- Ulen kadın ne güzel razı olmuştu ne öldürüyon?
- Erkek erkeğe sevişmek de ne?
- 10 saniye befes tutamıyonuz mu? 
- Normalde yorumlara bakarım izlemeden önce bu defa okumayacağım tuttu. Görmez olaydım. 
- Kıllı abimizin kalkarken fırsattan istifade sağ göğsü avuçlaması ve akabinde kadının "Elledi"yi gözleriyle; etraftaki yönetmene ve ekibine anlatmaya çalışması.. Kıllı da olsa fırsatçılık. 
- Erkekler donla dışarıya çıkıyor hep nedense?
- Tek dişi olmayan canavar bu olsa gerek.
- Nalet gelsin senin gibi kadına, o tel dişini yaptırmayan yönetmene de...
- Kağıt üzerinde matematik hesabını bu kadar uzun zoomlamak neden?
- Ne yaptınız ya? Hitman bile bu kadar hızlı boğamıyor. 
- "Hava da sıcak" deyip evin tavanını göstermesi?
- "Come on in"tabii, ama "Şu an otelimiz tadilatta, sizi pansiyon kısmına alayım, orada daha rahat edersiniz" Ben bu çeviriye laf edemem artık. Adamlar ingilizceyi bitirmiş, dört cümleyi üç kelime ile anlattı.
- Üç saniyede nefessizlikten ölmek???
- Yönetmen abimiz kendi çapında Psycho filminin bir coverını yapmış, emeğe saygı. Ama özellikle 4:18'de başlayan "Kader Diyelim Gitsin" isimli eseri fimle birleştirdiği için ayrı tebrik ediyoruz kendisini. 
- Bıçakta kan olmaması... Sonuna kadar izlemişim onu fark ettim şimdi. 
- Son kurbanın yatağına uzanmış, alt alta toplama yapıyor oluşu çok ince düşünülmüş bir detay gibi geldi bana. 
- Dişinin arasını, gözlerini karasını...
- Lan şerefsiz sapık! kadına "seviş benimle" dedin, kadın da hiç tepki göstermedi ve razı oldu. Ne diye öldürüp mundar ettin malı?
- Türk sinemasının kapkara yazısına kader diyelim gitsin!
- İlk abladaki kaşlar Allah vergisi. İkinci ablanın diş perisiyle arasında sorun çıkmış galiba. 
- Altyazı Avrupa ve Amerika'daki gösterimleri için heralde..
- Bu karıları görsem ben direk intihar ederdim, katile gerek yok. Nerden buldularsa... 
- İngilizce altyazı olmasa dediklerini anlamayacaktım.
- Alfred Hitchcock'un kemikleri sızlar be.
- Böyle bir filme de arabesk şarkı koymuşlar ya helal olsun!
- Tek dişi kalmış canavarı öldüremedi, öldüremez..



Meraklısına Linkler:

29 Temmuz 2012 Pazar

Zoetrope Nedir?

Zoetrope, Yunanca'da Hayat Çemberi anlamını taşıyan bir kelimedir. Sinema sanatının doğmasına ilham vermiş bir cihazın ismidir aynı zamanda. 

Mialttan önce 180 yılında Çinlilerin kullandığı bir tür fenerin üzerine oturtulan boru zoetrope cihazına ilham vermiştir. "Hayalleri görünür kılan boru" anlamına gelen çince isme sahip bu cihaz, fenerin oluşturduğu ısıya bağlı olarak borunun içindeki şekillerin yer değiştirmesi ile hareket ediyor gibi algılanmalarını sağlıyordu. 

1833 yılında ingiliz matematikçi Willam George Homer zoetrope cihazına en yakın olan cihazı icad etti. Ondan sonra bir çok ülkede aynı mantıkla çalışan birbirine benzer cihazlar ard arda icad edildi. 




Bir milin üzerine oturtulmuş, üzerinde birbirine eşit aralıklar kesilmiş dikine yarıklar olan bir silindirin içine çizilmiş birbirini takip eden hareketleri gösteren resimlerin çizildiği bir banda sahip cihazdır. Mİli döndürüp yarıklardan içeriye baktığınızda içinde hareket eden şekiller görebilirsiniz. 

1980 yılında Bill Brand isimli bir film yapımıcıs metrolarda zoetrope uygulamasını hayata geçirmiştir. Metro tünellerine çizilmiş birbirini takip eden resimler önünden geçen vagonda oturanlar tarafından izlendiğinde, metronun peşimnden koşan atları, aslanları, hareket eden doğa görüntülerini izleyebilmektedir. 





28 Temmuz 2012 Cumartesi

Mishima: Dört Bölümde Bir Hayat

Japon edebiyatının II. Dünya Savaşı sonrasında yetiştirdiği en önemli edebiyatçılarından Yukio Mishima; birbirinden farklı tarzda kaleme alınmış eserlerinin yanı sıra, narsist özelliklere sahip, enteresan  kişiliği ile de tanınır. En önemli eseri olan Bereket Denizi Dörtlüsünün son satırını yazıp romanlarını yayıncısına gönderdiği gün Japonların geleneklerine yüz çevirmeye devam etmeleri halinde ülkenin daha da çok yozlaşacağına dikkat çekmek için, Japon tarihinin unutulmaz günlerinden bir tanesini yaşatır. Eylemin sonunda harakiri ismi ile bilinen ancak gerçek adı Seppuku olan yöntemi kullanarak intihar eder. 



American Zoetrope, Francis Ford Coppola'nın kendi ve genç sinema yönetmenlerinin rüyalarının gerçekleştirmek için kurmuş olduğu bir film şirketidir. YJean Luc Godard, Akiro Kurosawa gibi yönetmenlerle de filmler yapmışlardır. Kotardıkları filmlerden dört tanesi Amerikan Film Emstitüsü tarafından en iyi 100 amerikan filmi arasına alınmıştır. Ne yazık ki bu şirketin filmlerinin önemli bölümü ülkemizdeki sinema seyircisine zamanında ulaşmamıştır. DVD'lere erişimin kolaylaşması ile meraklısı arayıp bulmaktadır. 



Mishima: A Lif in Four Chapters; Paul Schrader'in senayryosunu kardeşi Leonard Schrader ile birlikte yazdığı, yapımcılığı Coppola ve Geroge Lucas'ın birlikte yaptığı bir film. Yönetmen Paul Schrader en iyi senaryo çalışmasının Taxi Driver ve yönettiği filmler arasında en beğendiğinin de bu film olduğunu belirtiyor. 


Film Yukio Mishima'nın son kitabını tamamladığı günü anlatıyor. Yazar 25 Kasım 1970 günü kendi özel ordusundan olan, en güvendiği dört kişiyi yanına alarak; Japon Silahlı Kuvvetleri en üst kademesinde yer alan Genrali'ni Komutanlık binasına girerek rehin alıyor. Film bu tarihi anı canlandırırken, yazarın hayatını geriye dönüşlerle ve "Bereket Denizi Dörtlemesi" iöçinde yer alan ilk üç kitaptan anları canlandırıp, yazarın yaşamı ile iç içe anlatıyor. "Bahar Karları", "Şafak Tapınağı" ve "Kaçak Atlar" isimli kitapların yanı sıra, yazarın yaşamını aktarabilmek için otobiyografik özellikler taşıyan yapıtı "Bir Maskenin İtirafları" isimli kitabından da yararlanılmış. 


Düş ile gerçeğin birbirine karışımını andıran; siyah beyaz anlarla renkli görüntülerin birbirini takip ettiği, dramatik anların stilize dekorlar önünde canlandırıldığı, kitapları okumuş olanları da yazar hakkında bilgiye sahip olmayanları bile etkileycek duygusal yoğunluğa sahip bir film çıkmış ortaya. 



Japon oyuncuların rol aldığı filmde sadece anlatıcı olarak zaman zaman Roy Scheider'in sesi duyuluyor. Döört adet filme çekilmesi zor romanın ruhunu yakalayıp, yazarın biyografisi ile birleştirmeyi denemek ve başarılı, inandırıcı bir sonuç elde etmek cesaret edilmesi güç bir proje. Ancak sonuç çok başarılı. Çevrildiği yıl cannes Film Festivali'nin açılış filmi olarak gösterilmiş. İşin ilginç yanı yazarın cinsel kimliğine değinen sahneler yüzünden Japonya'da asla gösterim şansı bulamamış. Sağcı görüşe sahip gruplar yazarın bu şekilde bilinmesini istemedikleri için filmin gösterimine mani olmuşlar. 



Mishima'yı okumaktan keyif almış herkes bu filmi izlemeli. 



Mishima: A Life in Four Chapters - 1985
Yönetmen: Paul Schrader
Senaryo: Paul Schrader, Leonard Schrader
Mishima rolünde: Ken Ogata
Müzik: Philip Glass
Yapımcı: George Lucas, F.Ford Coppola.






Meraklısına Linkler;



27 Temmuz 2012 Cuma

Dünya Büyük

Ama kedi küçük...

Kedi küçük de olsa merakı büyük. 



Korksa da, en ufak çıtırtıda kaçıp gidecek olsa da, kısa bir anlığına bakar fotoğraf makinasına. 

Ne bu? yeni rmi acaba? Oynayabilr miyim? 

Çıt sesini duyunca ikinci kareyi çekemezsiniz. 

Şanslıysanız kuyruğunun ucu görünür yaprakların arkasından. 




25 Temmuz 2012 Çarşamba

Bize Bir Şey Olmayacak

Dedem kesekâğıdı satar
Dayılarım kebapçılık yapardı

Haftasonu
anneannemlerin evine gider
kesekâğıdı yapardık

Ellerimiz hamurla kaplanır.. ve
can sıkıntısı…

Yaz günlerinde;
            Uyunur,
            Salça yapılır,
            Güvercin uçurulur
Dayılarım siyaset konuşurdu.

Anneannem
Öyle bir sarılır, öperdi ki
Bize bir şey olmayacak sanırdık. 







Bu konuda hızlı olmasam da kafaya koydum artık ayda en az bir gazete karalıyorum . Acaba ayda iki mi yapsam diye de düşünmüyor değilim. Bakalım daha neler çıkacak :) 

20 Temmuz 2012 Cuma

This Is The Püf Point

Lise yıllarımda, okulumuzda yaptığı gafları ile meşhur bir fen hocamız vardı. - M.Y. diyeyim kısaca - Hiç ingilizce bilmeyen birinin fen dersini İngilizce vermeye çalışması, üstelik araya sıkıştırdığı Türkçe laflardan bile konusuna hakim olamadığını belli etmesi ile fen dersi konusunda kısa sürede efsane adayı olmuştu. O ders bizim için eza kendisi içinse cezaya dönüşmüştü. Dersi anlatır anlatır, sonuna doğru anlatamadığından iyi olunca da, önemli yerin altını çizmek için o kısmı bir kez daha anlatır ve "This is the püf point" derdi.

Bugün bende fen hocam Mehmet Bey'i anıyor ve onun gibi püf noktaları vermek istiyorum. Az evvel bana gelen bir e mailden aldığım bu bilgiler bana hayli mantıklı geldi. yazayım da bir kenarda dursun. Belki birilerinin işine yarar. 

İşte Püf Points:

Evinize musallat olmuş bir karınca sürüsü varsa onları sık gördüğünüz yerlere salatalık kabukları bırakın, karıncalar salatalık kokusundan nefret ederler.

Evinizde fare izlerine rastlıyorsanız, musallat oldukları yerlere karabiber serpin, fareler hapiırmaktan nefret ederler. Evinizi kısa sürede terk edeceklerdir.

Aynalarınızın pırıl pırıl olmasını istiyorsanız sade gazoz ile silin.

Elbiselerinizdeki sakız lekesini çıkarmak için hiç oynamadan doğru, buzdolabının dondurucu kısmına kaldırın. Bir saat sonra çıkardığınızda lekeyi "tıkırt" diye söküp alacaksınız. 

Soğan doğrarken gözlerinizin yaşarmaması bu işi yaparken için sakız çiğnemeyi deneyin. 

Beyaz giysilerinizin kolayca bembeyaz olması için yıkamadan evvel içine yarım limon sıktığınız kaynar suyun içine bırakın.

Saçlarınızın pırıl pırıl görünmesini sağlamak için yıkamadan evvel bir çay kaşığı sirkeyi saç diplerinize yedirin. 

Limon sıkarken suyunun tamamını çıkarabilmek için sıkmadan evvel kaynar suya atın, bir saat suda bekledikten sonra sıkın.

lahana pişirirken eviniz kokmasın istiyorsanız pişirme süresi boyunca tenceredeki yemeğin üzerinede bir dilim ekmek tutmalısınız.

Giysinize dökülen mürekkebin iz bırakmadan kolayca çıkmasını istiyorsanız, mürekkep dökülen yerin üzerine bir güzel diş macunu sıkın, sıkarken cömert olun. Tamamen kurumasını bekleyin ve öyle tyıkayın, hiç bir iz kalmayacaktır.

Kıtır, kıtır şahane buz yapmak için dondurmadan evvel kaynatın. Kaynamış sudan yapılan buzun kalitesi sizi şaşırtacaktır. 





Bir Sokak Sanatçısının Çalışması
Melbourne, Avusturalya'dan 

Evet püf noktalarımız bitti. Bunu da yaptım ya artık kendimi sabah TV programlarındakis abah şekerleri gibi hissedebilirim. :) Madem sabah programına döndüm o zaman elleri görelim, elleri.. Şimdi sırada bir Sezen Aksu şarkısı var, malum kendisi çıkmıyor sabah programlarına. O zaman şarkıyı kendisi değil bir başkası söyleyecek.. İyi dinlemeler...



18 Temmuz 2012 Çarşamba

Sıcakta Yollar

Böylesine asfalt eriten scakta, yollar hiç çekilmiyor. Güneşin ısısı yetmiyor bir de yerden yansıyan buram buram, alevli sıcaklık. Şu İzmir'i adam etmeye niyeti yok kimsenin. Ağaçlandırmaktan bu denli tırsan insan kalabalığını daha önce hiç bu denli bir arada görmemiştim. Yollar insanı sarıp sarmalıyor, aşağıya doğru çekiyor adeta. 

Alsancak'ta ve bir de Gümüşpala dolaylarında iki de yangınımız var. Alsancak tarafını kontrol altına aldılar da, Gümüşpala yönüne iki yangın söndürme uçağı sürekli sefer halinde. Bir an evvel sönmesi dileğiyle. 

Resim: Unreach -  Koren Shadmi

17 Temmuz 2012 Salı

Kurgu; Değer Tanımazlığını Ortaya Koyup, Gösteriş Yapmak mı Olmalı?

Kitap Fuarı'nda bir yazar; son kitabındaki bir öyküsünde çocukluğundaki mahallede yaşamış olan kadınlardan bazılarını bir öyküsüne koyduğunu anlattı. Kadınlardan bir tanesi, eşi hapse girdikten sonra akrabaları olan bir erkeği ulu orta evine almaya, neredeyse onunla yaşamaya başlamış. Yazar kitabın yayınlanmasından kısa bir süre sonra kendisine gelen bir okur mektubunun onu çok şaşırttığından dem vurdu bir müddet. Mektubu yazan ile yazarın çocuklukları aynıı mahallede geçmiş. artık yaşı ilerlemiş olan kadın,; öykü kitabını alıp da annesinin akrabası ile dost hayatı yaşayan bir kadın gibi gösteriliyor olduğunu okuyunca nasıl yaraladığını anlatıyormuş. İşte yazar bu noktada çok sinirlenmiş, nasıl olurmuş da insanlar kendi hayatlarında olan biteni görmez sonra da yaşananlara itiraz ederlermiş. Çok öfkelenmiş, hırslanmış ancak bakmış siniri yatışacak gibi değil, oturmuş mektup şeklinde bir öykü yazmış. Eski, çocukluk arkadaşının kendisine yazmış olduğu özel, kalp kırıklığı ile dolu mektubuna bir güzel cevap vermiş kendince. 

Yazar bu noktada öyküsünü okudu bizlere.

Güzel, etkileyici bir mektuptu. Kadına ağzının payını veriyordu, oradan hızını alamayıp baş ağrılarını depreştiren, TV'deki klip şarkıcılarının kıyafetlerini de bi rgüzel parçalayıp onların uzuvlarını elaleme teşhir ediyordu. 

Öykü her ne kadar güzel de olsa ben yazarların iinsanları hizaya sokma, her şeyi ben bilirim, her şey de benim dediğim gibi olacak tavrı ile eser üretmelerini etik olarak doğru bulmuyorum. Yazar çarpıklıkları elbette kayda geçirecektir, ürettiği yazının türüne uygun biçimde kurgu y ada dokümanter havasında yapacaktır. Ancak yazar alternatifler üretebilecek esnekliğe sahip olmalıdır. 

Geçmişte yaşanmış bir olayı alıp da, üstelik tarafı bile olmadığı bir olayı sıu yüzüne çıkarmak ve bunu kurgu öykülerin arasına koymak bence dürüst bir davranış değil. Bir kadının annesine dair çocuk aklınla duyduklarını seneler sonra tekrarlamak, bence eksik bir yazrlık türü. O kişiyi ikna ederek, olurunu alarak eski tanıklıklara  başvurarak geçmişin bir gölgesini koymak olabilir de, böyle silahsız savunmasız insanlara kalemini tutarak, annesinin bir hatasının bedelini ödetmeye çalışmak bence ilkesizliktir.

Hele bir de kırıldığını ifade eden bir kişiye yeni öykü yazmak; "tutmuş anası ne kadar namusluymuş onu yazıyor bana, herkes geçmişini mutlu olarak göstermeye meraklı, olumsuzluklara bakıp hatırlayacak yürek yok kimsede"demek ççok acımasız ve gereksiz. Kadını bir kez daha hançerlemeye çalışmak, kendisini savundu diye gazabını üzerine salmak, ne kadar düşüncesizce hareketler.

Gerçek yaşamdan kişilerin ulu orta kurguya alınmasını doğru bulmuyorum. Yüzde yüz emin olduğun, kendi başından geçmiş bir şeyi birebir koyabilirsin, ya da bozarak koyabilirsin ama gerçekten yaşanmış bir olayı, eski bir mahalle dedikodusunu alıp öykü yazdım diye çıkmak, sonra da hızını alamayıp tekrar kalemlerini kuşanmak, ona buna öfke saçmak, haddini bildirmek ne kadar da lüzumsuz.  

Böyle hizaya sokma hırsının kaynağını merak ettirdi sadece bana, o kadar güzel kaleme alınmış bir mektup öyküyü de yazarın yaklaşımını etik olarak düzeysiz bulduğum için sevemedim. 

Sanırım fuarlarda, panayırlarda oluyor böyle sergilemeler. 




Resim: Danielle Stolle

Durulamayan Apartman

Anlamadığım şu: eğer altında durmak tehlikeli ve yasaksa bu apartmanın içinde nasıl duruluyor. Nedir bu durulmayan yasaklama tutkusu? Bu işte bir emekli general apartman yöneticisi parmağı var bence. 

Apartman da durulmuyorsa; bu apartman neden durulmuyor, neden hep haşarı ne bu delişmenlik?

Aman neyse.. Damacana geleceğine mala gelsin. Bana da ne oluyor? 


Fotoğraf: için Lezzetli Geziler'e teşekkür ederim. 


15 Temmuz 2012 Pazar

Köpeğe Gâvur Eziyeti

Evimin yakınlarında kebap ve çiğ köfte satan bir yer var. Bir kaç haftadır kapılarının önüne minik bir köpek bağlıyorlar. Köpeklerle aram çok iyi olmasa da bu yavru o kadar oyuncu ki, önünden geçerken selamlaşıyorum. Kuyruğunu çılgınca sallayıp üzerime üzerime zıplıyor, azıcık eğilsem yüzümü yalayacak. Boyu uzadığında yandığımın resmidir.

İnsanlar neden köpek beslerler anlamıyorum. Bu kadar sevimli bir köpeği günün en sıcak saatinde bile oraya bağlamak nasıl bir iştir. İnsan bakmak üzere yanına aldığı hayvana neden işkence eder. Bu sıcakta dükkan önü çekilir çile değil. Dükkanın içi klimalı olmasına rağmen sahibinin köpeğine en ufak empati duymaması korkunç. Bu köpeğe su vermemek de ayrı bir işkence. ya köpeği tuvalete çıkarmamak... Hayvan sonunda ipinin eriştiği en uzak noktaya büyük tuvaletini yapıyor. yani yolun ortasında. İçerideki sahibin, köpeğinin yol ortasına pislediğinden haberi yok. Bir köşesinden basılmış pisliğe. Sıvanmış bi rayak izini bir kaç metre takip etmek mümkün. Hayvan mutsuz. 

Dün akşam dayanamayıp sordum "iişler nasıl diye?" 
"Sıcaklar bizi bitirdi" dedi

Dükkandaki kadının da adamın da kapılarının önündeki köpek pisliğinden haberi yok, işleri kendi hayvanlarına ilgisizlikleri bitiriyor, sıcaklar değil..  Ben söyleyince "bak sen şu pis hayvana" oldu durum.

Hayvanın sorumluluğunu sen almadıkça müşteri ne bilsin hayvan pismiş temizmiş, kapıda taptaze bir hayvan pisliği tümseği, içeride serinleyen sahiple çiğ köfte neden satmıyor diye dertleniyorlar.  

Yazık beyinsiz hayvanların eline düşen ev hayvanlarına...

Çiğ köfte zaten sevmem bu hızla sanırım ömür boyu da niyet bile etmem. 


12 Temmuz 2012 Perşembe

Diyorlar ki...

Şarkıcı diyor ki; 

"O kadar güzel ki.. Sanki bir sevgi seline kapılmışım gibi. O kadar serinletici ki... Sanki kutuplarda güneşlenir gibi"

Oyuncu diyor ki;

"Evlenip de balayına gideceğime, bekar kalıp alayına giderim"

Ömrünü dedikodu üretip yaymaya adamış bir hıyarağası facebook da diyor ki;

"Adam olmak bir gruba dahil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır."

İşte böyle dostlar, herkes bir şey diyor, ister inanın ister inanmayın, size kalmış. 

Geçmişin üfürükten teyyarelerinin marifetlerini parodi şeklinde de olsa anımsamak isteyenleri aşağıdaki linke davet ediyorum. 


Linke Davet:

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Origami: Jet

Şu sıra havalar çok sıcak. Temmuz işte, bayıltan sıcakların zamanı. Yükseklerde, gökyüzünde, jetlerin erişebildiği yerlerde, yaz sıcağında bulut olmaz buralarda ama belki bulutların normal zamanlarındaki olağan seviyelerinde hava buradaki gibi sıcak değildir sanırım. Jetler bili rher halde. :) 



Bilinmedik Sular

Bir çok insan övünmeyi seviyor. Bunlar konuşmaya başladıkları zaman; kendi seslerini duymanın verdiği şehvetle  mangalda kül bırakmaksızın, susmayı düşünmeksizin konuşuyor, konuşuyor. Böyle ata ata önce altı mil sonra on iki mil aşılıyor ve varılan yer uydurmasyonun suları oluyor.Uydurmanın suları derin, konuşmanın köklerini düşünecek insan kalmıyor derin sularda. 

Bu atanlardan bir kaç tanesi dilimizin ne kadar şahane bir dil olduğundan bahsediyor. Biliyoruz elbette dilimiz güzel, mantıklı, yazılıyor, okunuyor. Süratle değişen bir kelime haznemiz de var elli sene önce yayımlanmış kitaplara, dergilere bakan gençler anlamadığı kelimelerle sık karşılaşıyor. SOn yıllarda dilimize giren yabancı kelimlere sayesinde bir elli yıl sonrasını düşünemiyorum bile. Erime elli senedir yaşanandan daha hızlı ve etkili olacak bu kesin sadece.

her neyse dilimiz iydiri, hoştur, şahanedir diyor bu konuşanlar. Benim anlamadığım dilimizin hoşluğundan bahsederken bir başka dili nasıl kötüler insan. Türkçenin kelime haznesinin İnglizceninkinden daha zengin olduğunu nasıl söyleyebilir bir kişi? Şöyle söyle İngilizceyi hiç bilmiyorsa der, kıyısından köşesinden çat pat derdini anlatabilecek kadar biliyorsa da yine der. Topu topu üç yüz kelime ile her dilde derdini anlatabiliyorsun zira. Ama İngilizce de her dil gibi biraz daha derinine girdiğinde, öğrendiklerinin sayısı artmaya başladığında zenginliğinin farkına varabildiğin bir dil. 

Hiç bilmediği dile dair tevatürler uyduruyor insanlar. Yok efendim İngilizcede Türkçede olduğu gibi şu lafı diyemezmişsin, polis çağırırlarmış falan. İnanılır gibi değil. O dildeki benzetmeleri Türkçeye çevirmekte zorlanıyor insanlar, anlamını tam olarak veremiyorlar, senin İngilizceye çevrilemez zannettiğin lafı birebir söylesen kimse yadırgamaz. Hemen anlaşılabilir.

İnsanın bilmediği yabancı dil hakkında fikir üretmesi saçma sadece. 

8 Temmuz 2012 Pazar

İzlerim / İzlemem

Film izlemek de kitap okumak gibi bir bedel ödeyerek ve kendi zamanımızdan ayırarak tadabildiğimiz keyifler. Hoş günümüzde bunların korsanlarına bedel ödeyerek ya da ödemeksizin ulaşmak da mümkün ama sonuçta okuduğumuz kitaba ayırdığımız zamanda filme yerdiğimiz zamanda bizden gidiyor. 

Sinema Dergisi'ni uzun seneler okuduğumdan bahsetmiştim daha evvel; bu derginin son sayfalarında her ay, bir sinema sanatçısına bir nevi Proust Testi uygulanırdı. Sorulardan bir tanesi uzun yıllar boyunca hiç değiştirilmeden yinelendi. Değişmeyen soru şuydu; 
"Hiç bir filmden yarısında çıktınız mı?". 
Bu suale verilen yanıt bir kişinin dışında hiç değişmedi. Her biri söz birliği etmişcesine (belki de gizli bi söz birliği vardır, bilemiyorum) şu yanıtı veriyordu: 
"Ortada bir emek var, emek harcanarak bir araya getirilmiş bir ürün var, emeğe ayıp olur o yüzden asla bir filmin yarısında çıkamam" 
Başlarda fazla takılmasam da, her sayıda bakalım bu kişi ne yanıt verdi diye ilk o sorudan başlar oldum okumaya. Cevapları okuduğumda da benim verdiğim tepki değişmiyordu: 
"Behey beyinsiz, emek var diye illaki zamanını boşa harcamak zorunda mısın? Bunca yıl sinemaya emek vermişsin, iyi film, kötü film ayrımı yapmaktan aciz misin? Kötü film izlemek eziyettir, niye kendine eziyet ediyorsun ki?

Gerçekten de kötü film izlemek eziyettir. Ben kendi içinde tutarlı olan her filmi izleyebilirim. Ama başkalarından çalıp çırparak bir araya tepiştirilmiş fik,rler salatasından ibaret olan filmlere uzun müddet bakamıyorum. Özgünlüğü olmayan, zeka kıpırtısı içermeyen seyirlikleri erken teşhis edip sinema salonundan çıkıyor ya da evde izliyorsam derhal kapatıyorum filmi. Kendime yazık, beyinsiz birinin kendini beğendirmek için oradan buradan yaptığı apartmaları fark edebilecek denli iyi bir sinema izleyicisiyim. 

Yıllar içerisinde hangi filmi izlemeye devam edip etmeyeceğime karar verirken kendi kendime bazı sorular sorar oldum. Filmin ilk on beş dakikasında film beni içine alamıyorsa ve ben aşağıdaki soruları sorarak filmin değerini test ediyorum. İzlemeye değer bulmazsam o film o anda benim için orada bitiyor.

- Filmin atmosferi kendi içinde tutarlı mı?
- Diyalogların gerçek hayatta yeri var mı? Bu karakterlerin iç dünyalarını çözümlemede bana hizmet edebilecek kadar zekice, doğal mı yazılmış?
- Oyuncular rol mü kesiyor?
- Seçilen akrobatik kamera açıları, ya da tüm kamera yerleştirmeleri öykünün anlatılmasına hizmet ediyor mu? Yoksa sadece bak bunu da yapabiliyoruz demek için mi o açı tercih edilmiş?
- Yapılan espriler karşısındakini aşağılamak, kendini üstün göstermek için mi yapılıyor? Espri yapan karşısındakinin zekasına, kişiliğine, dış görünümüne mütemadiyen hakaret mi ediyor?
- Anlatılan öykünün nereye gideceğini merak ediyor muyum?
- Filmdeki entrika ilgi çekici mi?
- Karakterlerin başına gelenleri umursuyor muyum? Başlarına gelecekler ilgimi çekiyor mu?

Bu sorulara verdiğim "hayır" yanıtı ne kadar fazla ise o kadar kısa sürede film ile ilişkimi kesiyorum. İzlemiyorum. Bir avuç ahmağın oradan buradan çalıp çırptığı ile vaktimi harcayamam. Gönül ister ki filmi yapanlar seyirci önüne koymadan evvel filmlerini izleyip bu sorulara kendilerine yanıt bulsunlar. Hatta ustalaşsınlar ve filmi çekmeye başlamadan önce yanıtlarını evete dönüştürüp izlenilebilir filmler üretsinler. 


Kolaj: Sinemada - D.M.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Kafanızı Yormayın: Klişe Laflar İle Boş Konuşma Kılavuzu

İnsanlar işi epeydir otomatiğe bağladı, zaten günlük hayatta 300 küsur kelime ile kendini ifade eden türk vatandaşı o kelimeleri de kendiliğinden bir araya getirmiyor. Hazır yapılmış bazı cümleler var onları kullanıp hissiyatını, düşüncesini konserve biçimde dile getiriyor. Otuz yıl önce edilmiş lafları ediyoruz, dinliyoruz, okuyoruz gazetelerde, duyuyoruz aptal kutusunda özellikle dur durak tanımaksızın konuşan kimi kaşâr beşerden, şaşmıyoruz ne var ki duyduklarımıza. Konuşmasa da biliyoruz meramlarını. Duymaktan bıktık sadece. 

Diyorlar ki;
Benim anne tarafım saraylarda büyümüş. Dede tarafım Selanik göçmeni. Ben erkeğin beynine önem veririm, önemli olan iç güzelliği. Küçükken saçlarım sapsarıymış, sesim çok güzelmiş, ağlarken notalı ağlarmışım. Odanın bir köşesinden öbür köşesine uçan kelebeğin kanat çırpışının notasını ezbere bilirmişim, bu yüzden üç yaşında sahneye çıkmışım. O yüzden hayatta sadece üç şeye önem veririm. Batıda herkes kitap okuyor, trende, plajda, kafeteryada; ama kitap okumaya vaktim yok, olsa hepsini okurum. Hem adam gibi adam kalmadı.
Gündeme bomba gibi düştü, listeleri altüst etti. 

Benim nerem seksi? Beni sizler varettiniz.

Ben namusumla para kazanıyorum valla Savaş ağbi. 


Bu halk var ya onlar herşeyi biliyorlar, şıp diye anlıyorlar Seda Abla.

Haydi alkış.

Benim reklama ihtiyacım yok İbrahim Ağbi, sen imparatorsun halimden bir sen anlarsan anlarsın, gerisi yalan anlar.

Haydi alkış, elleri göreyim elleri.

Seviyeli bir ilişkimiz var ama ağzı olan konuşuyor. Bana yargısız infaz yapıyorlar söyleyin yapmasınlar.

Seyirci bunu istiyor, sadece arkadaşız. Fotomontaj bu, kuzenim o benim. Ekmek çarpsın ki. Yetmiş milyonun önünde açtırmayın benim bayramlık ağzımı şimdi.
Abla sus RTÜK kapatacak bir tarafımızı.

Yeni bir aşka yelken açmadım ben. 

Güleceğiz ağlanacak halimize.

Ay çok güldük sonra ağlayacağız.

Nataşaların hepsi üniversite mezunu, akademik kariyerleri nah böyle.

Örf ve adetlerimize hiç uygun değil. Esefle kınıyorum.

Yılların eskitemediği sanatçı,dostlarıyla eğlendi, felekten bir gece çaldı, alkollü araba kullanıp ehliyetini kaptıran ünlüler kervanına katıldı.

Meşhur oldu bizi unuttu.

Güzeller güzeli assolistimiz 30 kilo aldı.

O güzel değil ki selülitlerini görmedin mi? Güzel olsa selüliti olmazdı. 

Güzeller güzeli assolistimiz 30 kilo verdi.

Vericeği varmış ki vermiş.

Kasedi çıkacaktır, ondandır.

Fotoşaptır o, efekttir efekt.

Önemli olan bu yarışmaya katılmak. Dostluk kazansın.Sağlık olsun. Avrupa Avrupa duy sesimizi.

Bayramda yollar var ya, yine kan gölüne döndü. trafik canavarı bu bayram gene iş başındaydı.

Bunların hepsi komplo. Birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz günlerde, Türkiye kara teslim oldu. Türkiye bağrına sıkılan bir kurşunla sarsıldı. Uzmanlar uyarıyor, isviçreli bilim adamları yırtım yırtım yırtınıyor: "Türkiye üzerine kötü oyunlar oynanıyor" Asacaksın bunlardan taksim meydanına 500 tane bak bir daha yapıyorlar mı? Asmayalım da besleyelim mi? Bizler sizlere hizmet için burdayız. Enkaz devraldık, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirtmem ben.
En kötü şakasını yaptı. Hep güldürdü hep güldürdü ama bu sefer ağlattı.

Sanatçılar bizim baş tacımız.

Televizyonun yakınına gitmeden, uzaktan kapatıyoruz. Kumandayı sehpanın üzerine bırakıp can havliyle dışarıya atıyoruz kendimizi. Yollarda gezerken klişelere takılmamak mümkün mü? Allah nazardan saklasın, kazasız belasız geri dönsek şanslı sayıyoruz kendimiz. Sesler, yüzler, sokaklar geçiyoruz. Sokaklar ve yüzler geride bırakıyoruz sesler beynimizin içinde yankılanmaya devam ediyor.

Gözlere bak gözlere, gözler tıpkı anası, burun babaya benziyor.

Ah ne şirin, yerim ben onu.
İçindeki çocuğu çıkar gitsin.

Hiç pozitif elektrik almadım bundan.

Abi köpek ısırır mı?

Hallederiz abi. Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Bu iş ekip işiYaparız abi sen merak etme.

Vallahi yok, olsa dükkan senin.

AB bizi istemiyor. Biz adam olmayız. Bir kulağımızın arkası kaldı.Vallahi istemiyor bizi AB.

Herkesin elindeki kendine.

Ebat değil işlev önemli bence.

Açılın ben doktorum. 

Öndeki arabayı takip edin çabuk. 

Ailecek beğeni ile izliyoruz. Akşam baban gelsin söyliyeceğim, artık canıma yetti. Yersin terliği. Hiç unutmam buna hamileyim bir gün canım ayva çekti.
Su derin mi, yoksa serin mi?
Necla kız gel, burası boyu geçmiyor.

Ehliyeti bakkaldan almış ayı.

Üstüme varmayın rezalet çıkartırım.

İçinde varmış onun içinde. Herkese vere vere buralara geldi.
Buraları eskiden dutluktu. Buraları eskiden dedeme vermişler, ama o istememiş. Buraya çöp döken eşŞşektir.

Domateslerin de eski tadı kalmadı. Elma gibi ısıra ısıra yerdik.

Kart hamili yakınîmdir. Vladimir bey toplantıda bir notunuz varsa alayım efenim. Vallahi EFT bekliyorum, gelsin söz hemen ödiycem. Arkadaşlar sizinle çok güzel bir sinerji oluşturduk.

Etlerimiz İslami usullere uygun kesilmiştir.Bakın bunu sınavda sorarım. İstediğimiz sorudan başlayabilir miyiz hocam?

Oturup iki kelam ediyoruz eş dostla, kendi aramızda muhabbetin incesinden giriyor, enteline dalıyor, ister istemez eşeğinden çıkıyoruz.

Tam, ben de seni arayacaktım. Sen arayıverdin. Kalp kalbe karşı derler.

Feciiiii trafik vardı.

Su içsem yarıyor. 
Pazartesi rejime başlıyorum. 
Şişman değilim ben kemiklerim iri.

Şişman değilsin balık etisin sen balık eti.

Siz beni gençken görecektiniz. Dal gibiydim dal.

Palmiye dalı gibi miydiniz?

Bak şu terbiyesize.

Ölümü öp, allaşkına bak ben ödiycem, burada senin paran geçmez. Ne acelesi vardı? Sonra verirdin.

O var ya o, gösteriyormuş, vermiyormuş. 

Ne o sana da mı gösterdi?

Görenlerin yalancısıyım.


Ben kadının beynine önem veririm.

En az beş posta.


Biri gider biri gelir.


Bugün olmaz başım ağrıyor.



Japonlar yaptı mı yapıyor.

Yeni yıla nasıl girilirse bütün sene öyle geçermiş.

Şu an üstünde ne var? Ben üstüme rahat bir şeyler alıp geliyorum. Sonra pul koleksiyonumu seyrederiz.

Bir oturuşta bir büyük içerdim.

Ne iyi ettik de geldik. Ah bir eğlendik bir eğlendik. Buranın ambiyansına bitiyorum.

Pazartesi sigarayı bırakacağım.

Ufak at da civcivler yesin..

Televizyonda bir tek belgesel izliyorum. Güneydoğuda petrol doluymuş ama Amerika çıkartmamıza izin vermiyormuş.

Sana ne sen mi kurtaracaksın bu devleti?

Hoca taktı bana.

Ben oynamasını hiç bilmem.

Olsun abi, kalede durursun.
Sırf dilde mi klişe. Klişe biçimde eğleniyoruz. Bıktım yıllarca aynı şarkıların kulağıma bağırılmasından. Faraza, “Hotel California”nın ilk tınısını duyduğum anda tüylerim diken diken oluyor. Sanki o oteldeki laneti kemiklerime kadar, vücudumun her zerresi ile duyumsuyorum. O döküntü amerikan gotiği oteli terk etmek istiyor ama tüm çabama rağmen bir türlü çıkış yapamıyorum. Keza; Çav Bella, Unchain My Heart, Do You Really Want To Heart Me? In The Army Now. Bıktık kardeşim çalmayın şunları.


Şimdi gidelim başka yere. Yok çok ötelere gitmeyelim, yüksek volümlü kakafoniyi takip edelim azıcık. Bir yerlerde düğün, dernek, saçma sapan bir eğlentimi var illaki sloganlı şarkılardan çalınıp göbek atılacak. O göbek atılanların arasında bir erkek göğüslerini omuzlarını titrete titrete, gerdan kıra, hoplata hoplata değme dansöze taş çıkartma yarışına girecek. Ordan bir başka sulu zırtlak ona eşli edecek, ederken arada bir banknotu hevesli amatör dansa gelince zenne, sahneden inince maçonun alnına basacak. Göbekler atılıp kurtlar dökülünce arkasında sanat müziği başlayacak, hani kuşlar ağaçlar binbir renkli çiçekler, eski dostlar, dönülmez akşamın ufku, inleyen nağmeler illaki çalacak. Bunlar bitince Samanyolu, Sev kardeşim mutlaka çalacak artık nedense tüm eğlenceler illaki ve illaki cd playerda dönen Doğlu Kardeşler versiyonu ile 10. Yıl Marşı ile sonlanacak. O ana kadar akıl sağlığı yerinde kalıp da sıkıntıdan dan patlanmadıysa en yakındaki helaya gidilip parmak genize sokulup kusulacak, kustukça klişeler akacak üzerine sifonu çekeceğiz.

Ah, nereden buluyorsun bunları?

Ah, bulmuyorum ki bunları. Hayat seçmece olaylar ile üzerime üzerime geliyor. Tüm secmeşinazlığı ile üstüme geldikçe ben kalkanlarımı açıyorum. Durumu az zararla atlatmak için kirpileşiyorum, kaplumbağalaşıyorum, tespih böcekleşiyorum. İttiriyorum ıvır zıvırı öteye. İttirdikçe birkaç gıdım geriliyorlar. Geriledikçe; kalkanların altından, kenarından köşesinden, ötesinden berisinden benim tarafa sirayet ediyor hayat. Benim tarafa geçen kalıntılar işte bu klişeler. Klişeleri kafamdan silemiyorum, edemiyorum, bilmem anlatabiliyor muyum?