31 Ocak 2012 Salı

Mantık Mantıda Ne Kadar Gizlenebilir?

Hafta sonu telefonu bir güzel kilitledim nasıl başardımsa. Neyse pazartesi günü açıldı. Aylardır PC de teklemekteydi. Sıkıyı gördüm mü format atıyordum ama bu sefer nedense ona da üşendim. Yine de mecbur kalınca pazartesi akşamı formatladım. Kullandığım bütün programlar bir arada external hard driveda olmasına rağmen aheste aheste yükleyerek PC mi doğru düzgün çalışır hale getirmey, bugün başardım.

PC olmayınca hafta sonu sudan bir kitap okumak istedim. John Katzenbach'ın Psikoanalist isimli romanı bir müddettir gözümün içine bakıyordu. Vesileyle onu okumaya başladım. Bu kitap akıcı sürükleyici bir çok satar, entrikası sürükleyici. Kolay okunuyor. Yalnız ben çeviri kousunda bazen olmadık şeylere takılıyorum ve de kendi kendimi sinir ediyorum. Hoş bu kitabı çevirisi b,r yere kadar olduka temiz. Kitabın ilk üçyüz sayfasında göze batan bir hata yok. Başlarda olsa takılıp gerisini okuyamam, sonlara doğru hatalar arka arkaya gelmeye başladı. Kocaman hatalar değil, minik. Mesela kitabın kahramanı olan adam kitabın ilk sayfalarından itibaren başına çoraplar ören kişinin izini bulup bir yakınının evinde, oturma odasına girip "çin figürlerine" bakarken işi aslını anlamaya başlıyor da. Çin figğrğ de neyin nesi? Elin amerikalısının "china" dediği şeyin çinle pek ilgisi yok, günlük hayatta "porselen"e verilen isim chica. Çin figürü dediği de düpedüz rafta duran poselen biblolar.Takip eden satırlarda baştan beri çetrefillenen gizem çözüldü çözülecek ama ben orada takılıyorum. Neyse iki dolanıp, oturup okumaya koyuluyorum ki iki sayfa sonra romadaki kötü adamlardan birisinin likör problemi olduğu sürekli lkör içtiği yazılı. Allahım bu çevirmenler neden bir sözlük bulundurazlar ellerinin altında, özellikle argo sözlüüğü. Likör diye çevrilen lafın aslı "liquor", yani amaerikan argosunda genel olarak "alkollü içki"lere verilen isim. Adamın likör sorunu yok da içki problemi var yani. SOnraki hatalrı görmezden gelip gizeme odaklanınca başka hata da görmemiş oldum. Kitap iyi, tipik bir sayfa çevirten. O da mı ne? "Page turner"

Geçenlerde bir lokantada, yemek listesini nedense ingilizce yazma gereği duymuşlar. Sanırım hava olsun diye. Bu özentiden öteye geçmeyen ingilizce menüler saçma sapan sözlüklerden alınan kelimelerle, aslıyla uzaktan ilgisi olmayan, mantıksız yemek isimleri barındırır, elin turisti işin içinden çıkamaz, anlamak için türk olmak gerekir. Menüde lokantanın özel kategorisinin altında gördüğüm "logi"nin ne olduğunu çözemeyince garsondan yardım istedim.

- Nedir bu "Logi"?

Garson havalı baktı ve

- "Mantı" dedi.

"Nasıl yani? "diye sorarak bir açıklama istemek en doğal hakkımdı. Sordum da netekim. Ancak aldığım yanıt aklımın bir köşesinde yer alan akıllara ziyan veren yanıtlar kategorisindeki yerini derhal aldı.

Garsonun sözleri ile aktarıyorum;
-"Beyefendi ingilizcede "logic" diye bir kelime vardır, o kelimenin dilimizdeki karşılığı "mantık" tır. Biz menüyü kaleme alırken türkçe mantıktaki "k" harfini attık da ingilizcee çeviriverdik."Logic"in "c" si gidince kaldı geriye "Logi".

Bu mantığa dencek fazla bir iey bulmak her babayiğidin harcı değildi elbette. İnsanı dumura uğratan bir mantık karişsınıda ayni Edison'un ilk ampulü gördüğü an gibi kalakaldım. Ve baktım, baktım, baktım. 

27 Ocak 2012 Cuma

Aşk Türküleri

O ne illet bir şarkı
dinlerken, okur gibi;
Bir kadını
Bir çocuğu,

Sekiz sayfalık ödül: 
Kendine hayran
kıvırcık sarışın bir yol

Acayip hileler aslında
Aşk türküleri



19 Kasım 2010, 
Hürriyet Pazar, 
Sf. 20

Gazete Karalamaca

Bu aralar evde atılmak üzere kenara ayrılmış basılı materyale sardırdım. Deiğişik bir resim tekniği üzerinde uğraşıyorumç Artık gazetelerin ve derg,ilerin sayfalarını karıştırdığımda, sayfanın şu kenarıındaki yazıdan nasıl bir gölge çıkar, öbür köşedeki paragrafı ne kadar ilginç bir yazı karakteri ile hazırlamışlar diye düşünür ve ileride kullanırım diye acımadan makası geçirir oldum. Eski gazetelerle böylesine haşır neşir olunca seneler önce, üniversite yıllarında tadandığımız bir oyun geldi aklıma. Şiir karalamaca ya da gazete karalamaca. İşin doğrusu gazeteden beğendiğiniz kelimelere dokunmadan birbrini takip eden bir kaç paragraftaki diğer kelimeleri karalayarak şiiir yaratma oyunudur bu. "Gazeteden Şiir Karalamaca" ismi daha uygun olacak sanırım. 

Kuralı çok basit, birbirni takip eden dört, beş paragrafı seçerek, kelimeleri okunmayacak biçimde karalamaya başlıyorsunuz. Daha sonra geriye kalan kelimeleri sıralarını değiştirmeksizin okuyorsunuz. Bazen güzel şiirler çıkabiliyor, çıkmasa da vakit öldürmek için hoş bir yöntem. Elde ettiğiniz cümleler olmadık bir konuda başka bir esin perisine hoş geldin diyebilir. Kim bilir, denemek lazım. Evdeki scanner efendinin gönlüni eder etmezkendi karaladığım şiirlerden örnekleri buraya koymaya karar verdim.   


25 Ocak 2012 Çarşamba

Adını Haber Bülteni Koydum

Herbiri birbirinden güzide TV kanallarımızdaki haber bültenlerini hazırlayanaları, ana haber bülteni saati geldi mi derin bir keder bulutu kaplıyor, onlar da bu bulutun arkasına saklanıyorlar. Zira bu değerli şahısların haber diye izleyici önüne koyacakları bir halt yok. Gündemden kopuk, gündeme eksiklikleri taşımaktan aciz insanlar çoğu. Bir çok iş kolunda proaktif olmayı başaramamak, çağdışı kalmak anlamına gelirken haber bülteni beyinleri proaktif olma kelimesinden bihaber vaziyetteler. Habercinin proaktif olamsı önüne konan şey haber değildir, kendi haberinin izini kendin sür, bul, yayınla olamlı bence. 

Alın işte en son Fransa'nın saçma yasası, hani "bize göre yok hükmünde" olan şey. Aynı ülke Anadolu topraklarında ermenilere soykırım yapıldığı yönünde bir yasayı çıkardığında da şimdiki kadar yani orta şekerli bir celalllenme süreci yaşamıştı bu ülkenin zemberekli gündemi (-). Sonra on onbeş gün geçmedi ki, üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi sustular, unuttular konuyu. Fransa'nın son yasası gökten zembille inmedi, hazırlanma süreci hayli ağır, mamafih fransız halkının gündeminden inmeksizin gelişti ve son kıvamına erişti. Bu esnada bizim haber ajansları konuyu kaale almadılar. Şimdi kopan veleveleye bakmayın. Onların amacı reklam kuşaklarının arasına görsel serpiştirmek ve adını haber bülteni koymak. 

Şimdi bu birbirinden seçkin, cevvall ve gözünden en minik detayı kaçırmayan ve birbirlerinin karbon kopyası bu haber bültenleri ülkemizin komşuları ile "sıfır sorun" (yani "zero problem) yaşayıp, al gülüm ve gülüm ticaret yapmaları esnasında elbette pek bir haber bulamıyorlardı. Haber bültenlerimizin her biri bir ötekinden zeki muhabirleri youtube dan ya da diğer video paylaşım sitelerinden abuk subuk videoları bulup anchormanlerinden aferim aldıktan sonra bunları bir güzel, yani hiç utanıp erinmeden haber diye halka kakalıyorlardı. Buna halen de devam ediyorlar. işte habercilerimizin haber izi sürmekten anladıkları bu, you tubedan başkasına ait video görüntülerinden habermişgibicikler bulmak. "Alice kocasını dövdü", "dokuz yaşındaki Eric kedisini konuşturdu", "bacanak bacağını barbekü yaparken kesti" gibi salaklıklar habercilikte geldiğimiz en son noktadır, gerisini kolayca hesap edebilirsiniz, hem de hesap makinesi kulllanmaksızın. 

Sorularım şunlar: 
- Sayısı milyonları bulan video paylaşıcılarının internet sitelerine yerleştirdikleri özel video kayıtlarını hiçbir telif hakkı ödemeksizin kendi TV kanalında göstermeleri sıradan bir şey iken, TV kanallarından bri tanesinin yayın hakkını elinde bulundurduğu görüntüleri paylaşıyor diye video paylaşım sitelerine savaşlar açılması doğru mudur? 

- Başkalarına ait videolar telif haksızdır da kendilerinin görüntüleri telif haklı mıdır? 

- Bireyin haklarını haktan saymayan TV kanallarının kendi haklarını sonuna kadar koruması hakikaten de nedir?  



Not: Zemberekli gündem şu demek ben uydurduğum için bilmeyenlere sçyleyeyim: Kur bırak, zembereği boşalıncaya kadar sarssın ve sarsılsın.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Bülbülü Öldürmek

Nelle Harper Lee'nin yazdığı To Kill a Mockingbird 1960 yılında yayımlandı ve aynı yıl Pulitzer ödülünü kazandı. Kitap görünüşte babaları avukat olan iki çocuğun Amerika Birleşik Devletleri'nin büyük krizi esnasında bir yaz boyunca başlarından geçenler ile kasabada işlenen bir cinayet etrafındaki sır perdesinin kaldırılmasını anlatır. İki çocuğun olayların görünmeyen yüzlerini anlamaya başladığı ve yetişkinler dünyasını tanımaya başlamalarına tanık oluruz. Bir anlamda masumiyetin çaresizliği de anlatılmaktadır. Kitapta önemli bir metafor vardır ancak Mockingbird kelimesinin yıllardır ısrarla bülbül diye çevrilmesi yüzünden bu metafor kitabı türkçesinden okuyanlara pek de anlamlı gelmemektedir. Öncelikle Mockingbird kelimesinin karşılığı bülbül değildir. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada bu kuşun mensubu olduğu türün hiçbir ferdi yaşamamaktadır. Mockinbird kendine has bir ötüşü olmayan bir kuştur, Gri renkli bir yaban kuşudur ve gizlendiği yerde işitme menzilinine giren canlıların; diğer kuşların, böceklerin, kurbağaların seslerini taklit eder. Taklitleri çok başarılıdır. Aynı sesi, şarkı söyler gibi ard arda çıkartır. Hafızasındaki sesleri peşpeşe sıralar, dinleyenleri şaşırtır, neşelendirir.  

Harper Lee 1930'lu yıllarda kitapta anlattığına benzer bir Alabama kasabasında yaşamıştır. Olayda anlatılanların otobiyografik tarafları fazladır. Kitaptaki baş karakter, dul olan Avukat, Atticus Finch'i avukat olan kendi babasından esinlenerek yaratmıştır. Scout isimli kız çocuğunda alattıkları ise kendi çocukluğudur. Öte yandan erkek kardeşi Jem'i ise yakın arkadaşı Truman Capote'den esinlenerek yazdığı söylenmektedir. 

Baba Atticus Finch çocuklarına av tüfeği hediye ettiğinde, "bununla bahçedeki kutulara ateş edebilirsiniz, ama bir süre sonra kuşlara da ateş edeceğinizi biliyorum. Ancak asla bir mockinbird'ü öldürmeyin, çünkü onlar çıkardıkları değişik sesler ile bizleri eğlendirirler, yaşadığımız dünyayı daha hoş bir yer haline getirirler, onları öldürmek büyük günahtır" der. Kitap tam da bu söz üzerinden şekillenir. Harper Lee mockingbird figürü ile kitaptaki Boo Radley ve Tom Robinson karakterini tasvir eder. Her ikisi de kendi halinde ve sessiz insanlardır. Onların kendi kendilerini ifade edecek sesleri yoktur, haklarında ne biliyorsak, kasaba halkının anlattıklarından biliriz. Sessiz oldukları için kasabanın dedikodu ağı onların sesi olmuştur. Mockingbirdün başkasının sesleri ile dile gelmesi gibi. Onları öldürmek ya da mahvolmalarına sebep olmak günahtır. Ama kimse dinlemez, zaten onların infaz edilmeleri kolaydır, sessizlikleri yüzünden kasaba halkı için kolay lokmadırlar. Onlara kendi canlarının istediği sonu uygun görmek kimsenin vicdanını sızlatmayacaktır. .   

Kitap yayınlanma aşamasına geldiği sırada yazar, yakın arkadaşı Truman Capote'un sonradan "In Cold Blood/Soğukkanlılıkla"da aktaracağı olayları araştırtığı gezisinde kendisine eşlik ediyordu. Lee'nin bundan sonra başka bir kitabı yayınlanmadı. "To Kill a Mockingbird" 1962 yılında sinemaya uyarlandı. O sene en iyi film ve en iyi erkek oyuncu dallarında oscar ödüllerini kazandı. Başroldeki Gregory Peck seneler sonra, uzun meslek yaşamında kendisini en çok etkileyen ve oyuncu olarak en büyük hazzı veren rolün bu kasaba avukatı Atticus olduğunu anlattı. 

Film çekimlerinin başladığı gün Harper Lee sete ziyarete geldiğinde açılıştaki sahne çekiliyordu. Finch çocukları ile kasabanın bir bölümünü aşarak evlerine doğru yürüyecekti. Lee bir kaç saniye sonra kendini kaybedip konuklara ayrılan bölümden çıktı ve kameranın peşine takıldı. Oyuncular önde, kamera peşlerinde ve en arkalarında yazar hayran kalmış biçimde onları takip ediyordu. Çekim aşamasında Gregory Peck Harper Lee'nin bu halini göz ucu ile farketti. Çekim sona erdiğinde yönetmen "tamamdır bunu kullanıyoruz, çok iyi bir çekim oldu yenisine gerek yok" dedi. Peck, Lee'nin yanına yüzünde kocaman bir gülümseme ile yaklaştı. "Bayan Lee ne dersiniz,,sonuç umduğunuz gibi olacak mı?" diye sorduğunda yazarın gözleri dolu doluydu ancak yüzünde koskocaman bir gülümseme vardı. "Bay Peck sizin de babamın o yaşlarındakine benzer minik bir bira göbeğiniz var" dedi.

Yazar ve Peck ailesi arkadaş oldular. Film çekimleri sırasında Harper Lee'nin babasının yaşadığı eve beraber ziyarete gittiler. Gregory Peck artık yaşlanmış olan avukatın bazen hatırlamak bazen de zaman kazamak için kullandığı jestleri hafızasına kazıdı. Yaşlı adam düşünürken saatini cebinden çıkarıp zincirinden tutarak çeviriyordu. Bu alışkanlığı zihnine kazıdı ve filmin mahkeme sahnelerinde kullandı. Çekimleri bittiğinde yaşlı avukat kendisini sinema perdesinde izleyemeden öldü. Film ödüllere boğulup tüm ülkede coşku ile karşılanmıştı. Harper Lee babasının saatini Gregory Peck'e armağan etti.

Seneler sonra, çekimler esnasında küçücük bir kız olan Cecilia Peck, yetişkin bir kadın olup evlendiğinde ilk çocuğuna Harper ismini verdi. 



Meraklısına Linkler; 

Dikkat İnek!!

Yeni tehlikelere ya da mevcudiyeti yerel halk tarafından bilinip de yoldan gelip geçen insanların bi haber olduğu tehliklere karşı gereken önlemnlerin alınabilmesinin ilk adımı dikkati o tehlikelere doğru çekmekti. Artık yeni tarfik işaretleri lazım demiştim bir ara ve seneler önce bir ineğin çevikliğinin zincirleme trafik kazasına sebep olduğunu gözlemlemiştim. İnekler tembel, yiyen, yatan, yattığı yeren geviş getiren, tezek ve süt üreten hayvanlardır genel de ama ne denli çevik olduklarından bir çok insan o denli bi haber ki. Uyarmak şart oluyor bazen. Uyaran uyarmış o ayrı. :)



Meraklısına Linkler;

20 Ocak 2012 Cuma

Ekonomi Tıkırında

Bazı nankör izmirliler belediyeyi ve faalitelerini kıskanmaya, kıskandıkları yetmiyormuş gibi belediye hakkında bu şehre yıllar yılı adam gibi bir çivi çakmadıkları dedikodusunu uydurmaya devam ediyorlar. Bu kıskanç insanlarla yüzyüze kaldığımda onları paylıyorum, kıskançlıklarını yüzlerine vuruyorum ve belediyemizin en son icraatlerinden örnekler veriyorum. Diyecek laf bulmadıkları için kalakalıyorlar.

Şimdi bazı münasebetsizler diyor ki yağmur biraz haşin yağdığı zaman bu güzide şehrin en mutena yerleri de en  salaş kenarları da sular altında kalıyormuş, güya her yanı su basıyormuş da, bu kadar su içinde hızlı bir evrim geçirip amfibik bir yaratığa dönüşmekten korkuyırlarmış. Bak bak bak, laf mı bu şimdi. Belediye mi yağdırıyor yağmuru, yağmasaydı, su basmasaydı, 1995 yılından beri neredeyse her yağmurda bu bahsi açmanın ne manası var ki, gidin yüzme öğrenin kardeşim. Suyun nereleri bastığını bile bile hala ısrarla oralarda dükkan açmaya, o yerlerde ikamet etmeye ne gerek var ki. Sırf sorun çıksın diye mahsus oralarda eğleşiyorlar ki maksat sorun çıksın bunlar konuşsun.

Koskoca şehirde su içseler, pet şişeyi atacak yer, dürüm yeseler kağıdını atacak çöp kutusu olmadığını iddia ediyorlar. Siz çöp yaratmaktan başka neye yararsınız kardeşim? Belediyenin işi kalmamış da çöp kovası koyacakmış. Çöpleri atamamaktan şikayet edeceğinize sizlere sokaklarda su içip dürüm yedirten bu saçma zihniyetten arının. Unutmayın çöp yaratmazsanız, atılacak çöp olmaz, çöp olmayınca da suçlanacak kimse kalmaz. Çerden çöpten laf kalabalığı bunlar. 

Deniz kenarındaki, vapur iskelelerinin etrafındaki kedi iriliğindeki lağım farelerini öldürmediklerini, bunların hızlı biçimde ürediklerini, diğer hayvanlara türlü hastalık bulaştırıp, insanlara da geçebilecek bir salgın başlatacağını iddia eden ne dediğini bilmez grup insan türü de var malesef. Sanırsınız ki fare ırkınna nüfus sayımı yapmışlar, gördüğü göreceği olsa olsa bir tane mazlum faredir. Hay allahım ya belediye de o mazlumu niye öldürsün ki, gülerim buna. Belediye insanlara hizmet için burada, hayvanlara ötenazi yapmak için değil. Hem bu lafı edenler hayvan prsikolojisinden bir gıdım anlasalar böyle konuşmazlar. Fare dediğimiz hayvanat türü aslında o kadar zeki ki,  o kadar akıllı ki öleceği zamanı biliyor, eceli gelince kendiliğnden ölüyor zaten. Masum hayvanı öldürmek de ne oluyor, cani bunlar.  

Şehrin kelleştiğini, yıllardır şehrin içinin yeşillendirilmediğini iddia eden bir grup lüzumsuz insan var. Hatta geçenlerde izmirli bir hanım sanatçı TV ekranına çıkmış, utanmadan İzmir güzel şehir ama yeşil değil, hiç ağaç dikmiyorlar diye yakınıyor. Sana ne kardeşim? O kadar para kazanıyorsun çok istiyorsan kendin dik. Şimdi buna sorsalar hayatında kaç ağaç diktin diye, adam gibi bir cevap veremez, bir dikili ağacı yoktur bunun. Kalkmış aklı sıra halkı kışkırtacak. Hem halk ne anlar. Yeşil diye tutturmuşlar, modadan benim kadar en anlamıyanı bile bu sene yeşilin moda olmadığını gayet iyi biliyor olmalı. Yewliş diye tutturup şekri rüküşleştirmenin alemi yok. 

Bir de belediyenin olanaklarının kısıtlı olduğunu o yüzden hiç bir iş yapılamadığını söyleyenler var ki onlara artık kıl olmamak mümkün değil. Hayır efendim olanaklar kısıtlı değil. Bilakis ekonomi tıkırında. Hal ve vakit o kadar iyi olmasa artık rutine binmiş kaldırım taşı döşeme işi nasıl yapılıyor sanıyorsunuz. Çakıl taşı ile değil, parayla yapılıyor elbette. Belediyemiz sağolsunlar, bu sene de deniz kenarındaki olağan kaldırım taşı yenileme hizmetini aksatmadı. Deniz kenarlarındaki taşlar kaldırılıp atıldı, betonlandı, ve üzeerlerine bu sefer bir önceki penbe renkli taşlarıdan daha da güzel karolarla döşendi döşenecek. Bu kadar sık aralıklarla kaldırım taşı yenileyen kaç belediye var bu ülkede? Nankörlük etmeyelim lütfen. ayıp oluyor.  


Trene Bindim Gittim

Guguk Kuşu'nun yazısını Salı günü okudum. Okur okumaz yerimde duramadım, tren tekerleklerinin raylarda çıkardığına benzer bir ses yankılandı beynimde, perşembe gününe aldım biletimi. Epeydir tren yolculuğu yapmamıştım. Eskiden yazları soğuk, kışları fırın kadar sıcak olurdu trenler. Tedbirimi aldım da bindim sabah saat dokuzu altı geçe, 6 Eylül Ekspresi'ne. Güneşli derelerden geçtim, karlı tepelerden geçtim, yani dere tepe düz gittim. 

Blog arkadaşlarımdan bir tanesi de epeyce uzun süre önce yazmıştı; okumaktan keyif aldığı romanların sonuna yaklaştığında son bölümünü mutlaka özel bir yerlere giderek okuduğunu. Çok imrenmiştim bu fikre. Ben severek okuduğum kitapları nerede okuduğumu çok net hatırlarım, bende iz bırakmış filmleri de hangi sinema salonlarında izlediğimi anımsıyorum. Sevdiğim kitabı bitirme konusunda blog arkadaşım kadar dirayetli olamayabilirim, ancak epeydir okumak için uygun zamanı kolladığım bir kitap vardı. Yola çıkarken onu aldım yanıma.

Biraz etrafımı seyredip, biraz fotoğraflar çektikten sonra, kulağıma sevdiğim müzikleri tatım, kitabımı çıkardım. Epeydir hayalini kurduğum güzel bir yolculuğa çıktım. 

Başladı şair anlatmaya; "Açık denizlerde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda o sabah, Anakara'nın güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgarın o tanıdık kokusuyla uyandı." Böylece başladık Şair'in Romanı'na. 



Fotoğraflar: Pencere Kenarından 6 Eylül Ekspresi - D.M. 

18 Ocak 2012 Çarşamba

İzansız

Eskiden komşuluklar başkaydı. Komşularımız sık görüştüğümüz kimselerdi. Akrabadan daha yakın, dostluk anlamında bambaşka yerlerdeydiler. Yakınlık fazla olunca özel hayata şahitlikler de fazlaydı haliyle. Bir komşumuz vardı, Nalan Hanım ve zamanının tabiriyle evlilik yaşına gelmiş kızı Şermin. bir de tuhafiyeci kocası Hamdullah Amca. Tuhaf bir adamdı. Ben çocukken Hamdullah Amca tuhaf bir insan olduğu için böyle bir iş yapıyor sanırdım. O işi yapmak için öncedlikle tuhaf olmak gerektiği yanılgısına kapılmıştım. Hamdullah Amca mesela evine gelirdi, evin anaktarını dükkanda unuttuysa, kapıyı çalmayı akıl edemez,kapının açılmasını beklerken merdivenlere kıvrılıp uyuklardı. .Kızı her nelerelerden eve döndüğünde ya da, Nalan teyze "kocam nerde kaldı" diye merak edip kapıyı açarsa kocasının orda o pis merdivenlerde uyuduğunu görerek sinirlenir ve haykırmaya dıyamazdı. 

- İzansızsın sen ya, oturulur mu herkesin ayaklan bastığı yere?
- Aman Nalan ne kızıyosun, uyuyordum işte, oturmuyorum ki.
- Adam adam delirtme beni gir içeri.

Onların bu hallerine gülerek kulak misafiri olurdum. Nalan Teyze Şermin'in iyi bir ev hanımı olması için uğraşırdı. Ama kızın o tarakta bezi yoktu, hayatta ilgilendiği pek bir şey yoktu hatta. Fotoroman okumayı, en çok satanlar listesindeki 45lik plakları biriktirmeyi, hatta o şarkıları ezberleyip yüksek sesle bağırmasını severdi. Nalan Teyze anneme sabah kahvesini içeye geldiğinde kızından bahsederken; 
"Babası kılıklı" derdi, 
"İkiside beyinsiz bunların".diye coşardı.
Hemen arkasından pişman olur, biraz daha alçak sesle;. 
"Aman n'olur aramızda kalsın, beyinsiz dediğimi duyarsa boşar beni" diye ilave ürkekçe ederdi.
"Nalan'cım konuşuyoruz ay niye söyliyeyim ki hem" derdi, ferahlatırdı konşumuzu.

Havalar ısınmaya başladığında, hafta sonlarında sabahları balkonda.ders çalışmaya çıkardım. Kulağıma gelen seslere çok güldüğüm için çalışamazdım elbette.

"Şermin bu yerleri az önce kendin silmedin mi?"
"Evet annecim"
"Islak ıslak misler gibi Vim kokuyor, ne güzel olmuş - da"
"N'olmuş annecim"
"Evladım iyi güzel silmişsin de şimdi ön balkondan o tozlu terliklerle içeriye ne giriyosun anlamdım. Koskocaman kırk nurmara ayak izleri bırakıyosun geçtiğin yerlerde ıslak ıslak"
"Anaaaa görmemişim"
"Niye böyle yapıyorsun evladım, Elinlen düzlettiğini kıçınlan deviriyorsun yavrumi bebeğim, yazık değil mi emeklerine?"
"Nerden bileyim anne"
"İzansızsın kızım sen, babanla bir oldunuz beni delirtmek için uğraşıyorsunuz, biliyorum."
"Vallahi yalan, öyle deme annecim gel öpeyim"
"İstemem, izansız"

İzansız lafını fazla kullanırdı Nalan Teyze. Sonra taşındık. Bir kaç kez bayramlarda görüşüldü. Kızının düğününe gittik, Nalan Teyze en büyük hayali gerçekleştiği için çok mutluydu. Görüşmeler azaldı ve hayatımızdan çıktılar derken. İzansız kelimesini uzun süredir duymuyordum. 

Geçen gün yolda yürüyorum, önümde iki yaşlı adam ağır ağır gidiyorlar. Kalabalık olduğu için bu yavaşlık benim işime geliyor çünkü bir dükkan arıyorum. Karşılarından bir genç kız geliyor. Tıpkı Şermin. Uzun siyah saçlar, hafif tombul yanaklar, Başını eğmiş elindeki telefona odaklanmış, mesaj yaza yaza hızla yürüyor. Etrafa kati surette bakmak yok. Önümdeki adamlardan biri pimpiriklendi; "Duralım yoksa bize çarpacak bu" dedi. Durdular. Kız bunlara çarptı. Görünen kaza işte. Adamın bir tanesi sendeleyince gayri ihtiyari koluna girdim. Kız;
"Dikat etsenize" diye bir güzel azarladı bunları. 
Duralım diyen adam bağırdı aniden; 
"Önüne balsana izansız yaratık"
"Ne" dedi.
"İzansız!!"
Kız "allah allah" diye söylene söylene hızla ilerlemeye deavn etti. ben yıllardan sonra ilk kez izansız kelimesini duydum, komşularımızı anımsadım.  

Bilirsiniz; izan anlayıştır, analama yeteneğidir. Kolay bir kelime ama gelin görün ki çoğu insanda yok. İşte izandan ırak kalmış, izan özürlü bu insanlar aklı başını terketmemiş insanlara dünyayı zehir ederler, kafalarının basmadığı her şey için, sizi düşünmeden suçlama hatta ve hatta çemkirme potansiyeline sahiptirler. En nihayetinde, şöyle, temizinden bir olay çıkartmayı başarırılar. O zaman kabak bir de sizin bbaşınıza patlar.O yüzde "aa aklı ermiyor, yazıktır" dediğiniz kimselrin içinde iyi niyet tohumlarının ekili olup olmadığını bilmeden acımamakta fayda var,  İzansızlarla temas halinde iki otırup bir düşünmeli ya da kestirmeden oradan fıyılmalıdır. Nerden de nereye bağladım böyle.. Gidip izan testi yaptıriym kendime.

Var mı böyle bir test? 




Kendime Not: İzansızlık örneklerini listele. 

16 Ocak 2012 Pazartesi

Denyo

Bir öğlen tatilinde sokakta iki çocuk yanyana, hararaetli hararetli konuşarak yürüyordu. Şakalşıp, gülüşüyorlardı. Çocuklardan bir tanesi diğerine "ulan denyo" dedi, Sonra gülüştüler. İlk kez duduğum bi rkelimeydi, anlamını bilmiyordum. İnternetten araştırdım hi. bir yerde anlamını bulamadım. Türk dil kurumu'nun gov.tr ile biten adresinde bile karşılığı yazılı değildi. Aylar sonra tv ekranlarında bir hanım sanatçımız kurum kurum kurularak kendini övüyordu aniden: "Ben denyoyum" dedi. Bu kelimeyi ikinci duyuşumdu, Üşenmedim araştırdım. Keime dile yerleşiyordu demek ki; Google'da bir kaç karşılık bulabilmiştim. O zaman öğrendiğim anlamını, zengin ve bön insan demekmiş. Denyo kelimesinin anlamı buydu madem kabul ettim. O sanatçı hanım hep aklımda denyoluğundan dem vurması ile kaldı. Hem zengin, hem bön.

Sonra yıllar boyunca sağda solda duydum, ama kullanım şekline bakılırsa anlamını yanlış öğrenmişlerdi. Az öncesine kadar bir daha aramaya kalkışmadım bu kelimeyi. Tdk kelimenin karşılığını yazmış hem de bir kaç tane."Denyo"nun karşılığında şunlar yazılı;

Sıfati argo, Çince "denilo"dani

1 - Sıfat Argo; Dengesiz, Delibozuk
2 - Sersem, Budala
3 - İsim; Emanet, Rehin, Tutu, 

Bunlarmış demek denyonun karşılıkları. Vesile ile tutu diye uydurma bir kelime ile daha karşılaştım, o da ipotekmiş.. Dilimiz gelişiyor yani, gözümüzaydın. Artık rahat uyuyabiliriz. 


Görsel: 
"D, E, N, Y ve O" harflerini kullanarak;  

15 Ocak 2012 Pazar

Tek Kişilik Tango

Patricia Kaas'ın "Les Hommes Qui Passent" şarkısını ilk duyduğumdan beri severim. Şarkıcı da çok seviyor olmalı ki, hemen hemen her sahneye çıkışında söylüyor. Her bir konser turunda şarkının farklı bir versiyonunu seslendirip, iki yılda bir yayınlanan konser albümüne alıyor. Her dinlediğimde farklı bir şarkıya dönüşerek beni şaşırtıyor. Pop, caz, senfonik ve tango. Beni ençok şaşırtanı tango düzenlemesi olmuştu; hepimizin çok iyi tanıdığı bir rus şarkısı ile iç içe geçmiş bu versiyonunu çok severim. Öte yanda Oya Küçümen'in söylediği hali de güzeldir, Haris Alexiu da başarılı bir versiyonunu albümlerinden bir tanesine almıştır. 


Var mısınız Patricia'yı dinleyelim tek başına yaptığı tangosunda. 




Tango Dersleri

Tangoyu ilk kez radyoda duymuştum. "Sevdim bir genç kadını?", "Mazi kalbimde bir yaradır" veya "Papatya " olmalı. Melodinin içinde aniden yükselen enstrümanların seslei dikkatimi çekmişti. Sevdiğim sanatçılardan da arada tango söyleyenler oluyordu, ya da şarkılarını tango düzenlemesi ile seslendirenler.  Seneler sonra üzerindeki yasak kalktığında izlemiştim "Paris'te son Tango"yu. Oyuncularının sırlarını ele veren bir filmdi hatırladığım kadarıyla. Kırın ortasında kameraya doğru yürüyen oyuncu hatırlamak istemediği şeyleri anlatıyordu. Tango gömülmüş gitmiş sırları ortaya çıkartır mıydı sahi bu filmdeki gibi? 

Tango isimli bir film izlemiştim, yine seneler sonra. Çokca müzik vardı, müziğin olduğu yerde dans vardı. Bir dans olarak tango çok derinşerde bırakılmış sırları ortaya çıkarma mücadelesi gibi geliyordu bana. Astor Piazzola ile yeniden keşfettim Tango'yu, tangonun ustası müzisyen cazın ustası Gary Burton ile Yeni Tango'yu ortaya koymaya çalışıyordu. Vibrafon ile akordeondan bu sesler nasıl çıkıyordu?

Uyum içinde çalan piyano ve viyolonsel, bunlara meydan okuyan kemanın ve akordeonun aniden yükselen tiz sesleri. Mücadeleyi bu ikisi yapıyordu işte. kemanın aniden yükselen sesi ile bölünen müzik daha tekinsiz bir hale geliyordu. 

Tango dansı ise düpedüz zor bir dans. Uzun süre çalışıp sonra bütün bildiklerini br kenara koyacağın bir dans. Gözlerin kapalı da dansedersin, açık da. Karşındakine güvenirsin ama ona güvenmemen gerektiğini bilerek dansedersin.

İşte onca seneyi üstüste koyarak aldığın tango derslerinden sonra şimdi dans pistinin ortasındasın. Tango tek kişilik bir dans değil. Bunu ilk derste söylemişlerdi. Müzik başladığında, bütün gözler senin ve partnerinin üzerinde olacak. Adımlarını koşar gibi atarken aniden durup döneceksin. Partmerini sımsıkı yakalayıp kendine doğru çekecek ve aniden onu bırakacaksın, düşer gibi olduğunda yine sımsıkı yakalacaksın. Beraber dönecek ve dıuracaksınız bu sefer.. Evet müzik başlıyor, gözlerini açabilirsin. Son bir öğüt: Sakın nefes almayı unutma. 



Tango yapabilmek için hareketlerde ustalaşmak, müziği içinde hissedebilmek, partnerinin sonraki hamlesini hesaplayabilmek gerekir. Peki dilde ustalaşmış birisinin tango tarifi nasıldır? Ece Temelkuran "Tango Felsefesi"ni şöyle tarif ediyor: 

"Erkek kadına tuzak kurar. Kadın da o tuzaktan kurtulmaya çalışır. Tango budur."

"Ayaklarıma bakma, tuzağa düşersin. Gözlerime bak. Onlar kuracağım tuzağı sana ispiyon eder."

"Bir şeyi çok isteyip de yapmamayı bilmek gerekir tangonun olması için."

"Tango: istemek  ve istediğini belli etmemek dansıdır. İstemek ve istediğine yaklaşmamakla ilgili."

"Tango; kalıcı olanların değil, hep gidecek olanların dansıdır. Ele geçirilemeyenler arasında sessiz bir kavga. Beraber bir tuzağın koynuna düşmeyi çok isteyen ve bunu ilk kimin söyleyeceğini yoklayanların dansı."

"Çok korkan ama korktuğunu belli etmeyen iki insanın birbirine meydan okuması. Sevdim de vermediler, ağlaşması değil; Ben seni hiç sevmedim yalanı."




Meraklısına Linkler;

13 Ocak 2012 Cuma

Sevdim Amma Görmüyor Bak

Çocukluğunda "Gizli Aşk Bu" şarkısı pek bir modaydı. uzun yıllar radyoların sık çaldığı şarkılardandı. Neşeli bir şarkı olarak aklımda kalmış ama sözlerine kulak vermeye başladığımda hiç de neşeli olmadığı gördüm. 

Gizli aşk nu söyleyemem
Derdimi hiç kimseye
Zevke veda, neş'eye de
Veda artık herşeye

Arzular birbir hayal oldu
Baharımın gülleri soldu
Gönlüm hicran hasret
Gamla doldu

Sevdim amma görmüyor bak
Gözlerim hiç bir şeyi
Gizli aşk bir gizli dertmiş
Feda ettim her şeyi.

Bilakis pek de acıklı, ben kendi kendini böyle aşk acısına mahkum eden, için için kendini yiyenleri pek anlayamıyorum. Bana kalırsa bu neşeli melodili şarkının sözleri fazlası ile abartılı, hem aşık hem de gönlü hicran, hasret, gam ile dolan bir kişi gerçek olamaz olsa olsa çizgi filmlerde bu kadar eza olur. 

Resmi gördüğümde. "Çöp Adam" gizli aşk acısı çekseydi böyle çekerdi, yani o bile fazla gizli tutamazdı dedim kendi kendime. 




12 Ocak 2012 Perşembe

Bir Daha "Öptüm"

Neşe Karaböcek, Neşe Karaböcek olduğu yıllarda "Yağmur" isimli şarkısında mırıldar, miyavlar gibi bir mırıldama tutturarak şöyle şakır "Bir öptüm bir öptüm bir daha öptüm, kimseler görmedi öpüştüğümüzü yağmurdan başka". Çocukluğumun Yeşilçam filmlerinin bir çoğunun içinden bu şarkı geçmiştir ve ben çocuk aklımla, şarkıyı her duyduğumda; böyle yarı kedi sesli bir teyze beni yanağımdan öpse günlerce yanaklarımı tırmalarcasına silerdim diye kendi kendimi ürkütmüşlüğüm vardır. Uzun süredir öptümlü bir şarkı çıkmamıştı ta ki 2011'e kadar. Sezen Aksu'nun geçen yıl Mayıs ayında çıkan on şarkılık albümünde iki şarkıda öptüm kelimesi geçmekte, hatta şarkılardan bir tanesi "Sayım" da haddinden fazla geçmekte. Ancak her iki şarkıdaki öptüm sözcüğünün herhangi bir miyavlama ile alakası bulunmamakta. Daha vakur, olgun ve oturmuş bir seste vücut bulmuş öptümler bunlar. 

Albümdeki şarkıları sevdim, ama aranjmanlarına fazla ısınamadım. Hatta albümün en yakalayan şarkısı "Unuttun mu beni"nin pek bilindik bir filmin ana teması ile aşırı benzerliğine hayli sıkılıp şöyle de bir yazı döşendim. O yazıyı yazdıktan sonra ev ahalisinin izlediği bir dizinin müziği çalındı kulağıma: "Adını Feriha Koydum" isimli bu dizinin müziklerinden bir tanesinde ana enstrüman olarak sazın kullanıldığı slow bir parça var. Şarkı ile Öptüm'deki "Vay" şarkısının nakaratındaki benzerlik mükemmele yakın. Bir Sezen Aksu albümünde esinlenme boyutunun bu denli yükselme eğilimine girmesi beni sıktı. Albümü kaldırıp kenara koydum. 

Aradan aylar geçti, Aralık ayında raflarda "Öptüm - Remix" isimli bir albüm görünce dayanamadım satın aldım. İflah olmaz bir sezenaksuseverim işte, bazen hayal kırıklığı da verse, yeni bir şey yağtığında ediniorum mutlaka. Remix albümleri çoğunlukla başarılı olmuyor, çünkü albüm bütünlüğüne sahip olmuyorlar, aşırı bir cıstak tekrarı hatasını işliyorlar, şarkının enerjisini yanlış biçimde alevlendiriyorlar, haddinden fazla uzun parçalar ile baygınlık veriyorlar. Ancak bu yeni albümde bu hata yok. Bir şarkı hariç bayar uzunlukta şarkı yok. Yazın çıkan albümdeki on parçanın dokuzu remixlenmiş ve yedisinin iki farklı versiyonu var. Albümün en güzel tarafı aylar önce çıkan asıl albümde hiç dikkat edilmemiş, gözden kaçmış, ikinci kez dinlenilmeye layık görülmemiş bazı parçaların aranjmanlarının başarılı biçimde yeniden yapılandırılmış olması. Slow şarkılardaki enerji seviyesi cıstak formüllerine ilişilmeden yeni düzenlemeler ile yükseltilmiş. Karşımızda doğru düzgün bir albüm var, bana 1989 yılı ve 1998 yılı albümlerini anımsatıyor bu yeni düzenlemeleri ile. 

Albümde öne çıkan parçalar şöyle;

"Sayım" İlk albümde hiç ısınamadığım soğuk düzenlemesi sayesinde samimiyetini kaybedip fazla iddialı laflar eder hale gelmiş şarkının her iki versiyonu da başarılı, sözler yerini bulmuş, itici gelmiyor.

"Acıtmışım canını sevdikçe" İkinci düzenlemesi 6 dakikayı aşan süresine rağmen çok başarılı, ilk albümde hiç dikkatimi çekmemiş olmasına hayret ettim. Michael Cretu'nun yeni düzenlemelerini andırıyor, geri vokallerin finale doğru şarkıyı ele geçirmesi müthiş. 

- "Vay" İkinci versiyonu son derece keyifli, tempo hafif hızlanmış, şarkı hala slow ancak hint şarkılarındaki gırtlak namelerini andıran bir vokal ile yapılan açılış şarkıya çekici bir hava kazandırmış.

- "Ballı" Söz ve müziği Nazan Öncel'e ait bu şarkı ilk albümde sahibinin sesini andırır bir yorumla sunulmuştu, aranjman yenilenip geri vokaller öne çıkınca çok iyi olmuş, özellikle ikinci versiyonu remixe benzemeyen, dinamik bir çalışma olmuş.

- "Ah Felek Yordun Beni" İlk albümde hiç dikkatimi çekmeyen bir parça yeni düzenlemeleri ile dikkat çeker hale gelmiş, hatta versiyonlardan bir tanesinin sonlara doğru sanatçının unutulmaz hiti" Hadi bakalım kolay gelsin" şarkısının parodisi haline dönüşüp sonra noluyorz be diye silkelenircesine normal haline dönemsi hoş bir detay olmuş.

Uzun lafın kısası albüm bütünlüğüne sahip bir remix albümü, Emrah Karadıman, Melisa Uzunarslan, Okay Barış isimleri albümde dikkati çeken isimler. Öptüm ile Öptüm Remix ikisi bir karton kutun içinde birlikte satılıyorlar. Sezen Aksu severlere tavsiye debileceğim güzel bir albüm. 



Meraklısına Linkler;

11 Ocak 2012 Çarşamba

Hatırladığım Şarkılar

Yılı bitireli kaç gün oldu, günler hızla ilerliyor. 2011 yılında dinlediğim şarkıları hala ıslıkla çalıyor, mırıldanıp eşlik ediyorum. Geçen yıl sadece yeni şarkıları değil, önceki yıllardan da bazışarını keşfettiğim sene oldu. Türkçe sözlü müziğekulak vermek isterseniz, play tuşuna basınız lütfen. 




Bakalım bu şarkılar size de 2011 yılını anımsatacaklar mı?


10 Ocak 2012 Salı

Hatırlıyorum

En derin anılarımın çocukluğum ve ergenliğimle ilgili olduğunun farkındayım; annem, babam, kardeşim, mahalle arkadaşlarım, savaşla ilgili anılar, her gün yeniden çözülmesi gereken maddi sorunlarla ilgili anılarım.

Elbette bir sürü anım var; ama o dönemlerime ait olanlar bende çok izler bıraktı. Sonradan gelenler, başarı, ün, para, bende hiç iz bırakmadı. 

Ve sonra savaş, bende silinmez izler bıraktı. Bunu dramatik açıdan ösylemiyorum, bombardıman başladığında birden sirenler çalmaya başlardı. O zaman ya korkarak olduğumuz yerde kalır ya da sığınağa doğru koşardık. Ama bizim için tüm bunlar, - onaltı, onyedi yaşlarındayken - oyundan başka bir şey değildi. Sığınağa kim önce varacak oyununu oynardık.

Nasıl anlatmalı bilmiyorum, mantığa aykırı da gelse, tüm maddi sıkıntılara rağmen herşey çok daha huzurluydu. Gazete kağıdından yapılmış bir top bizlerin iki saat sokak ortasında futbol oynamasına yetiyordu. Sicimle tutturulmuş kağıttan bir topu dağıtmadan saatlerce nasıl da oynardık,..

* * * * *

Zor yıllardı. Askerlik yapmamak için, Floransa Askeri harita Kurumu'nun açmış olduğu bir çizim yarışmasına katıldım. Aralarında benim de olduğum otuz kadar romalı genç kabul edildi.

Bizi Floransa'ya yolladılar. Bu bana keyifli bir fırsat olarak gözükmüştü çünkü orada yiyecek bir şeyler bulabiliyorduk. Roma'da ise yoktu. Ama ne yazık ki bir kaç ay sonra Avusturya sınırının yakınındaki Dobbiacco'ya gönderildik. Harita Birliği'nin tümü oraya gönderilmişti ve orası almanların kontrolündeydi. Bir kaç ay kaldım, sonra sahte bir kimlik ile geçiş belgesi hazırlayarak Venedik'e ulaştım.

Tıpkı İtalyan komedilerinde olduğu gibiBu kaçak dönemimde annemle babadan hiçbir haber alamıyordum. Onlar da benim başıma ne geldiğini bilmiyorlardı. Venedik'te saklandığım aylar boyunca onları düşünerek bir kuru fasulye biriktirdim. Fasulyelerimi bir bavula doldurdum. 

Roma'ya bir su tankerinin üzerinde döndüm. Tankerin üzerine ata biner gibi oturmuş, bir bavul dolusu kuru fasulyeyi göğsüme sımsıkı bastırıp, ağız kısmına sımsıkı tutunmuştum, Sürücü beni evimin yakınlarına kadar getirdi.

Nihayet evimdeydim. Annem, babam, kardeşim Ruggero; kucaklaşmalar, öpüşmeler, gözyaşları. Ve en sonunda: "Bakın size ne getirdim: Bir bavul dolsu kuru fasulye!"

Lakin bilmediğim bir şey varmış meğer; o da amerikalıların gelmesi ile kardeşim Excelsior Hotel'de garson olarak çalışmaya başlamamış mı meğer. Sanırım eve neler neler getirdiğini söylememe gerek yoktur. Babamın diyabetten ölmesinin bir nedeninin de tatlı ve çikolata yemeye fazla yüklenmesinin olduğunu sanıyorum.

Ve ben, bir bavul dolsu kuru fasülyeyi bir kenara öylece bırakıverdim.Alın size tam italyan tarzı bir komedi!


Hatırlıyorum - Marcello Mastroianni
Can Yayınları - 1998
Çev,ren - Ayça Gülsoy

Meraklısına Linkler;
I Girasoli, Ay Çiçekleri
La Dolce Vita, Tatlı Hayat
Ginger e Fred, Ginger ve Fred
Ieri, Oggi, Domani, Fün, Bugün, Yarın

9 Ocak 2012 Pazartesi

Gülelim Güller Açsın, Elemler Bizden Kaçsın

Gecenin bir vakti, yatmadan evvel e-mailimi kontrol edeyim dedim. Etmez olaydım. Aldığım bir e mail nevrimi ufak çaplı döndürdü. Oturdum hızla bir cevap e maili yazdım. Sonra da bu blog postu döşenmeye başladım.  

İki akla ziyan türk sanat müziği şarkısı vardır ki her ikisini de hiç sevmem ama sinirlendiğimde ya da utandığımda, kah peşpeşe kah iç içe geçmiş biçimde dilime dolanırlar. Kurtulamam günler boyu bu iki şarkıyı için için tekrar etmekten. Her ikisinin de hatırası seneler önce aldığım mandolin derslerine dayanır. Ama o yarayı deşesim yok. İşte yine dilime dolandı o iki şarkı, sanırım bugün bana rahat yok. 

Dudaklarında arzu, kollarında yalnız ben,
Sana bakan bir çift göz ben olayım sevgilim.

Senelerce senelerce evveldi, daha üniversiteyi yeni bitirmiş hem tıfıl hem de foduldum yani nasıl diyeyim henüz ele bile gelmiyordum şimdiki kadar. Üniversiteyi bitirince "Ben ne olucam şimdi?" sorusunu kendime sormaya, ve bu soruya kendimce yanıt bulmaya uğraştım bir müddet. Hiç de proaktif değildim o zamanlar. Ulan salak, dört sene okudun di mi? Düşünseydim o kadar sene. Üstelik habire "bitirince ne çıkıcan?" sorusunu duydukça kemküm eder açıklardım için için köpürerek. Sorulmuş da hazır düşünseydim değil mi? Eşeklik işte, cahilliğime denk geldi, Düşünmeye başlamakta geç kaldım. 

O yaz habire sınavlara giriyorum, şimdiki gibi merkezi sınavlar yok her kurumun snavı kendine. Gazetelerde sınav ilanı gördükçe habire okuldan arkadaşlar birbirine fısıltı gazetesi ile haber veriyor. Sınav yerine geliyor bir bakıyoruz bizim bütün bölüm orada. Duymayan kalmamaış maşallah. Sınava kendi çağırdığın rakiplerinle girmek de ne oluyor değil mi? Şimdiki aklım olsa kimseye sınav mınav haberi vermem. Kendileri bulsun değil mi ya? Artık hayat şartları geç de olsa tepeden tırnağa kadar bencilleştirdi beni. Hoş o da geç oldu. Prodüktçr alınacakmış, hurra TRT İzmir radyosunun sınavına falan giriyoruz, o denli vahim bir durumdayız. Yazılılar klasik, karpuzun nasıl seçileceğini tarif etiriyorlar o zamanlar kalabalığın içinden prodüktör seçerken. Vasıflı salaklar da cevap vereceğim diyye eza çekiyor. Kurşun kalemle teksir kağıtlarına yaz günü yazı yazmak nasıl bir azaptır bilen bilir. Ben için için seviniyorum, babam da annem de ziraat mühendisi, pazarda karpuzu da ben seçiyorum: Hayatta en iyi bildiğim şeylerden birisi de karpuz seçmektir. Ben seçersem kelek çıkmaz: Hayatım kelek o ayrı. Onu da ben seçmedim. Sınavda karpuzlarla empati kurmuş gibi artık yazdıkça yazıyorum, sonuç bir açıklanıyor bizim ekipten kazanan yok. "Ama" diyorum "karpuz" diyorum, sesim cılız, tıfılım ya çıkmıyor. 

Haydi oradan gidiyoruz hesap uzmanları kurulu, hesap uzmanı alacakmış. Aylarca kitapları yalamış yutmuşuz, Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, Vergi kanunları tam tekmil, muhasebe, mali tahlil hepsinde hepimiz zehir gibiyiz. Okuldayken öyle çalışmışlığım olmamıştır. Sınav başlıyor. Gözetmenlerin arasından yumurtadan daha kel bir beyefendi iki yüz kişilik ssalona bağrınıyor: "Aranızda mülkiyeli var mı? Varsa el kaldırsın! Bakınıyorum sağıma, soluma, arkama. Var hakikaten de..Ellerini kaldırıyorlar sinsi sinsi, pis bıyıklı tipler. Sınav başlıyor herkes haldır haldır yazarken kel bey yükseklerde konuşlandırılmış makamından elinde kırmızı kalem ile inip mülkiyelilerin yanlarına seyirtiyor. Kağıtlarına cırt diye birer çızıktırıyor. Bütün keyfim kaçıyor, soruları cevaplamadan çıkıyorum. Vaktime yazık, yazacağıma avluda aylak aylak dolanırım daha iyi. Kazanacaklar belli işte. Avluda karar veriyorum:.Hayata atılmaya hazır değilim. Hayata atılmak istemiyorum dahası. En iyi bildiğim işi yapmak istiyorum. Okumak yani. 16 yıl okumuşum, benden iyisini mi bulacaklar. Yüksek lisans sınavına girmeye karar veriyorum kendi okulumda. Eylül ayında sınav var  Bu kez işimi garantiye alıyorum. Ne yapıyorum ne ediyorum, soruları buluyorum. Cevapları ezberliyorum, sayfalar dolusu haldır haldır hatasız ve bir çırpıda yazabiliyorum. 

Kalbim seni özler, yollarını gözler
Nerde verdiğin sözler, niçin neden gelmedin?

Sınav günü geliyor. Okula gidiyorum. Güzel Allah'ım okulumun bahçesini, kantinini ne çok özlemişim. Bizim ekip kantinde yığılmış, sınav saati gelsin diye beklerken laflıyoruz. Millet birbirine sırlarını dökülmeye başlıyor. Sırlar saçıldıkça anlaşılıyor ki bizim ekipte soruları almayan yok. Oh kesin kazanırız. Sınav saati geliyor, Hooop anfiye. Sıraları ne çok özlemişiz. Sorular teksir edilmiş geliyor. Açıyoruz. Beş soru, Klasik sınav. Elle yazılacak. İşin hoş yanı kaç gündür ezberlediğim sorular bunlar, yerleri bile aynı. Hohoyt. Sınav süresi 3 saat. Antremanlıyım sorular kazık ama 3 saatte yetiştirebiliyorum hepsi ezberimde. Kaptırıyorum yazıyorum durmadan. Süre dolduğunda son noktayı koyarken gözetmen kağıdımı elimden çekip alıyor. Sınav sonrası özgüven had safhada, okulun karşısındaki kafeteryaya gidip sınav hakında konuşuyoruz. Oturalı yirmi dakika olmuşken birisi koşarak geiyor. Hayal kırıklığı içinde bağırıyor "Yüksek lisans sınav sonuçları açıklandı." Hayır olamaz, diyerek birbirimize bakıyoruz. "Ne kadar da çabuk?" diyor bir arkadaşımız. Koşarak okula giderken yine birbirimize soruyoruz "Nasıl olur?" diye. Oluyor netekim. Yüzlerce kişinin elle üç saatte verebildiği yanıtların sonucu sınavdan 15 dakika sonra daktilo edilmiş, yetkililer imzalamış ve ilan edilmiş işte. Bizim arkadaşlardan, hatta bizim okuldan kazanan yok, hiç tanımadığımız insanlar kazanıyor sınavı. Konu gazetelik oluyor. Kimse tınmıyor yani. 

Sonra aklımdan hiç geçmeyen bir işe giriyorum. Yüksek lisans macesrası Şubat dönemine kalıyor. 

Bütün ömür boyunca kalbinde sevgilin ben,
Benliğinde yalnız ben, ben olayım sevgilim.

Yüksek lisans maceramdan sonra, sonuçların açıklanması anlamında başka hiçbir sürat beni şaşırtamadı yıllar boyu. Taaaaa ki 2012 yılının ilk günlerine kadar. Malumunuz rölantideyim şu sıra. İşsizim bildiğin. Çok istekli mi değilim, basiretim mi bağlandı, bilmediğim bir kariyer buğulama büyüsüne mi maruz kaldım, yoksa beni mi beğenmiyorlar henüz bilmiyorum. Halbuki hiç de beğenilmeycek biri değilim aslında. Kendimim diye demiyorum ama boy, pos, endam her biri yerli yerinde, saksı desen çalışır durumda, orijinal parçalar hepsi de..Bu özelliklerime rağmen bulamıyorum bir iş, olmuyor da olamıyor. 

Hal böyle olunca edebiyata sardırdım. Her allahın günü buraya iki karalamasam rahat etmememin yanısıra günün belli saatlerinde düzenli olarak yazıyorum. Ama ne yazmak haldır haldır, sular seller, deryalar gibi yazıyorum babam yazıyorum. Zihnimin içinde dünyalar kurup o dünyaların ortalık yerine karakterler konduruyorum.  Sonra da kronik uykusuzluk çekenlerin gözler faltaşı açık vaziyette uyumak için mücadele verirken çitlerden kuzu atlatmaları gibi yarattığım bu karakterleri envai çeşit badirelerden atlatıyorum. Öyküler, roman taslakları. Gömüldüm bunların içine. Hikayelerimin eriştikleri hal geçtiğimiz sonbahardan beri artık içime siner vaziyette. Bunlardan yaptığım bir seçkiyi, saygın bir yarışmaya, yarışma kuralları gereğince son teslim tarihi olan 2011 Aralık sonundan evvel teslim ettim. Şubat sonunda açıklanacak olan sonuçları nasıl beklerim diye heyecanlı bir kıprışıntı içindeydim ki, öyle beklememe gerek yokmuş. Meğer sonuçları 7 Ocak 2012 tarihinde saat 14'de açıklamamışlar mı beğenirsiniz? Öykü, roman, inceleme, dallarında teslim edilen onlarca dosyayı bir haftada okudukları için nasıl gururlandım anlatamam. Ülkemizi kıskananların klasik çamur atmasıdır, sözümona her konuda bir ağırlıktan, yavaşlıktan, uyuzluktan yaknır dururlar. İşte burdan söylüyorum bu kıskananlar halt etmiş. Süratliyiz işte. Görmüyor musunuz?

Şimdi hep beraber söyleyelim! Elleri de göreyim lütfen. 

Gülelim güller açsın, elemler bizden kaçsın,
Sevişip koklaşmamız, etrafa neş'e saçsın.

Blog postu yazdıktan sonra e-mailimi kontrol ettim. Bir e-mail daha, aynı yerden. Bu seferki açıklayıcı bir e mail. Bir yanlış anlama, ifade sorunu olduğunu söylüyor. Sonuçlar henüz açıklanmamış. Gelen e mail geçen senenin kazananlarını belirtiyorumuş.Gecenin o saatinde benim ağzına geleni veriştirdiğim e mailime mi kızarım, o saatte bana e mail gönderen kişiye mi mahçup olurum. Hepsini birden oldum. 

Şiştim mi? 

Evet. 

Morardım mı?

Hem de nasıl...

Öyleyse ne duruyorum, devam edeyim  oto-işkence şarkıma. 

"Laylay laralay lay laylaraylay. layla layla la laylay laylaray la lalaylaaaaaaaa,"

(Derin bir nefes çekip içime finaline giriyorum şarkının, Allah'ım sen utandırma)

"Niçün neden gelmeeeeeediiiiĞĞĞĞnnnnnnNNN!!!"

Bendenizden beraber ve solo şarkılar dinlediniz. Sağlıcakla kalınız.  


Kolaj: Edebiyat Yarışması - D.M.

Meraklısna Linkler;

8 Ocak 2012 Pazar

Köleliğe Matematiksel Bakış

Amerika Birleşik Devletleri, Georgia Eyaleti'nde bir kaç gün önce ilkokul üçüncü sınıf öğrencilerine verilen matematik ev ödevi ortalığı karıştırdı. 8 yaşındaki çocuklara verilen ödevin sorularından bazıları şöyleydi;

"Bir ağaçta 56 portakal var. Eğer 8 köle bunları eşit bir biçimde toplayacak olursa, her bir köle kaç meyva toplamış olur?"

"Eğer Frederick günde iki sopa yiyorsa.bir haftada toplam kaç sopa yer?

Bu soruları görüp de şaşkınlığa düşen öğrenci velilerinin nevirleri, uzun uzun anlatılan bir giriş bölümüne şu şekilde devam eden sorudan itibaren iyice dönmeye başlamış; "....Frederick günde kaç sepet dolusu pamuk toplayabilir?" 

Bu yaşlardaki çocuklara köleliğin normal bir şeymiş gibi gösterilmeye çalışılmasının bir tür beyin yıkama girişimi olduğunu düşünen veliler, özellikle afrika kökenli amerikalılar bu işe çok kızgın. Bakalım sonraki günlerde acaba neler olacak? 

Meraklısına Linkler;

7 Ocak 2012 Cumartesi

Zombalak Esprilerinde Zamanlama Hatası, Film Yönetmenliğinde İshal Ekolü

Twitter çoğu insan için amacından şaşmış bir gösteriş malzemesi oldu. İnsanlar ne kadar zeki olduklarını gösterip takipçi ve takipçi alkışı topladıkça hem mest hem de mesut oluyorlar. Bu kalabalığa ben de dahilim malesef. İlk girdiğim sıralarda biraz fazla twit attırdığım doğrudur. Sonra sonra soğudum, arada bir girip zırvalıyorum yine de. İlk dönemlerde twitterda beni en çok güldüren, çok sevdiğim bir yazarın yazdıklarıydı. Adam son derece ciddi, vakur, küçük dağları da, onların arkasından zirveleri görünen büyük dağları da ben yarattım, gerekirse hepisini yüzkırk karakterde twitleyiveririm edası ile aşkı anlatırdı; hem de ne anlatmak "dangada dangada dank" nevinden cümleler ile.

Aşk şöyledir. DaNKKK!!
Aşk böyledir. DANNKKK!!
Aşk adamı zatarito notorotüfff DANKKK!!

Bir kaç gün okuyunca "ulan n'oluyoruz, n'oluyorsunuz, daha n'olsun?" diye n'olduğumuzu sorgulamaya başladım. Bu ansiklopedi sıkıcılığındaki tasvir deryasında kendini kaybetmiş yazarın twitleri dinmek, egosu yorulmak bilmiyordu. Cümlelerine bakınca; kendi kelamına böyle aşık birisinin başka birisine kolay kolay aşık olacağına ihtimal veremiyordum, ama kokusu da bir yerden bir gün çıkar diye ümitleniyordum.

"Aşk adamı tuttu mu ahanda böyle DANKKK!!" dediği bir gün kafama dank etti. YAzıdan değil ama aynı gün gazetelerde, dergilerde adamın resimleri boy boy, en en çıkmış olmasından. Aşka dair tırıvırının sahibi olanca sırıtımı ile karşımdaydı işte. Nasıl bir gönül bulantısı anlatamam. Maşallah takmaksızın poz vermiş sünnet çocuğu kıvamlı resimlerin altında ya da üstünde iri puntolu başlıklarda "Dünyanın en güzel Twitlerini yazan adam", "Dünyaya twitter'ın amacını öğreten öğretist", "İşte twitterdaki en güzel türk mucizesi" gibi lezzetleri birbirinden zırva cümleler yer alıyordu. Her gün okuduğum Dannk!! kıvamındaki cümleler de altalta birbiri peşi sıra sıralanıyordu. Meğer kendinden uzun süredir bahsedilmeyen yazar insanları önce twitterdan yaydığı sıkıcılık denizinde boğmaya, ordan da gazete dergi başlıklarına taşmaya niyetli değil miymiş. Bu zerzevat reçeli kıvamındaki twitler adamın yeni romanı çıkınca başladığı gibi kesildi. Dahası adam twit hesabını kapattı: Misyon tamamdır dedim. Aşkı öğretti  

Twitter böyle işte vıdı vıdı deryası. Ünlü biri twitterda insanlara sözümona bir parmak bal çalma telaşına düşüyorsa, "Ah yazık" diyorum "şöhreti örselenmiş bunun, tamir etmeye çalışıyor". Lise görmemiş, nota bilmemiş şarkıcıların cümle kurmaya kalkışmaları da içler acısı, o ayrı zaten. 

Sonra bir yönetmenimiz saçma sapan korku filmini sevmediğim, filmine hayran kalamadığım için bloke etti beni. Kabzımal kılıklı film yönetmenlerimizin başarısızlıklarına rağmen alkışa doyamadıklarını, eleştiriye zırnık kadar kaatlanamadıklarımı zaten biliyordum o yüzden sarsıldığımı iddia etsem yalan olur. Muhterem olduğu kadar zuhterem olan o zatın sonraki filmi de çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane misali her bir köfteye hususi biçimde maydanoz olduğu için, ele aldığı konu parım parım parçalanmış, anlatmaya çalıştıklarını her sefer olduğu gibi toparlayamamıştı. Lokman Hekim Vladimir der ki; "Yönetmenlerde çene ishalinin filme zararı dokunuyor, bir tatlı kaşığı kahvenin üzerine bir  gıdım şeftali suyu sıkıp ham etmelerini reçete ediyorum. Dediklerimi harfiyen, yalamadan yutarsa ishali başladığı gibi şıppadanak kesilecektir. Üzerlerine afiyet." 

Derken, son zamanlarda en güldüğüm twit yılbaşı münasebeti ile, yılın ilk saatlerinde geldi. Birbirinden kopya bu twitler habire retweetlenerek mitoz bölünmeden daha irkiltici biçimde twitter aleminde fink atıyordu.  Kaynağını irdelediğimizde zeka yaşı, ilerlemesini tek haneli yıllarda durdurmuş gürbüz zombalak saçmalamasından başka bir şey olamayacak twitler şöyle cesurane bir eda ile celalleniyordu. "Hani len mayalar dediydi, hani dünya sona ercekti, girdik işte 2012'ye? nıhaha". Böyle derken, son yıllarda bir filmin tanıtım kampanyası için alevlendirilmiş komplo teorisini anlamadığını, ama kıçının en beğendiği kenarı ile de duymuşluğunun bulunduğunu muştulayan bu ordinaryus, maya takviminin 2012 yılının aralık ayı sonuna doğru hitama erdiğini ve o günün dünyanın sonu olacağına dair yankısı bol söylenceyi de es geçmiş oluyordu minik bir tarih hesabı ile. Aklı sıra espri yapmıştı da aklına gelen saçma espriyi yapmak için yaklaşık bir sene bekleyecek kudreti yoktu. Espri bu, durduğu yerde bekleyemiyor. İşte bu duruma da espride zamanlama hatası diyoruz. Ya da en azından ben öyle diyorum. İşte şu karşınızda gördüğünüz dağlar, sonra da arkasındaki sıradağlar, Allah övmüş övmüş de yaratmış. 



6 Ocak 2012 Cuma

Yastık Sohbetleri

-
Yatakta konuşmak çok rahattır. Yatıyorsundur bir kere, otururken, ayakta dururken konuşunca yorulabilirsin pekala. Oysa yatarken öyle değil. Orada yan yana uzanmış konuşurken insan nerelere gider. Hele bir de dürüstse kendisi ve yanındaki. Zaman yaz melteminde salınan bir tül perde gibi değer üzerlerine, belli belirsiz. Oysa dışarıda ne rüzgarlar esmektedir, fırtınalar kopmaktadır. Şehrin karanlığında, uzaklarda, ufkun olduğu yerde hafif bir aydınlık belirir, ipince, kılıç yarası gibi. Gündüz geceyi bir köşesinden kesmeye başlar. Anlatırsın ve dinlersin. Kelimelerini paylaşırsın, doğru, düzgün, samimi olmak fırsatını yakalrsın ya da tam tersi yani; yalan, yanlış ve gizli kapaklı. Sana kalmış. Kimse göremez karanlıkta yanında uzanan kişinin yüzündeki ifadeyi. Karanlıkta saklanmak da kolaydır, soyunup kendin olmak da.   

Orta okul yıllarımda keşfetmiştim büyüklerin yastık sohbetlerini. Yan odadan mırıl mırıl sesler gelirdi, bir şeyler anlatırlardı ne olduğunu pek duyamazdım. Kulak verirdim bir müddet. Ama sonradan gözlerim kapanmaya başlardı. Ninni gibi gelirdi sesler bana.

Yaz tatillerinde teyzemlerin evinde kalırdım bir kaç hafta. Evleri çok büyük değildi. İki oda bir sakon, ama çok güzel bir bahçesi vardı. Teyzemin kızı ile aynı odada yatardık. O pencere kenarındaki yatağında ben de hemen çaprazındaki duvar kenarındaki divanda. Kafa kafaya yatardık. Elini uzatsan yastığına değecek mesafede yani. O benden beş altı yaş kadar daha büyüktü. Gece uyumak için odalarımıza çekildiğimizde bana bir şeyler anlatırdı. Arkadaşlarından, erkek arkadaşından, hayallerinden bahsederdi. Pek de önemli bir hayali yoktu. Füsun Önal konserine gitmek, okulunu bir an evvel bitirmek, işe girmek, sonra evlenmek istiyordu anladığım kadarıyla. Kız hayalleri işte diye düşünüyordum o anlatırken, ama dinliyordum yine de. Uyku dolu bir sesle, fısıldar gibi konuşurdu. Bazen söylediklerini usulca onaylardım. Sessiz kalmama kızardı arada.

- Ne oldu uyudun mu yoksa?
- Yoo, dinliyorum.
- Hiç anlaşılmıyor dinleyip dinlemediğin.
- E başımı sallıyorum ya.

Karanlıkta nasıl görsün başımı salladığımı değil mi? Biz kapımız açık uyurken bazen sohbetimiz uzardı, o vakit teyzemin odasından ses yükselirdi.

- Hadi yatın uyuyun bakayım, yeter konuştuğunuz.

Susardık biz de. Her gece uzun konuşmazdık elbette. Bazı geceler yastık sohbeti sesleri gelirdi teyzem ile eniştemin yattığı odadan. Mırıl mırıl, huzur veren sesler. Merak uyandıran hatta. Neler konuşurlardı acaba? Teyzemin kızına sordum bir gece.

- Ne konuşuyor bunlar?
- Ne olacak anlatıyorlar işte.
- Ne anlatıyorlar, merak etmiyor musun? Dinlemiyor musun hiç?
- Dinliyorum elbette. Sen yokken koridordan yavaşça gidip kapılarını dinliyorum.
- Eee, ne konuşuyorlar peki.
- Çok şey, gevezelikleri tutuyor işte.
- Ne anlatıyorlar.
- Aman, ne meraklısın kendin git dinle. Ben dinlemem artık.
- Niye be?
- Sen gelmeden iki hafta dinliyordum, gündüz olan biteni konuşuyorlardı. Sonra sustular. Aniden sevişmeye başladılar. Çok utandım, kaçtım odama. Kapıyı kapadım. Artık dinlemem.

Bu açıklamanın üzerine susup kalmıştım. Ben de utanmıştım sanırım. Teyzemle eniştemin sevişmeleri ihtimali içimde bir şeyleri cız ettirmişti. Yapmaz onlar öyle şey demek istemiştim Ama kuzenim alay eder, sonra da diline düşerim diye söylemediğimi anımsıyorum. Bir daha bu konuyu açmadık. Ama yaz tatillerimde teyzemlere gittikçe, kuzenim evleninceye kadar bizim yastık sohbetlerimiz devam etti. 





5 Ocak 2012 Perşembe

Anne Sözü Dinler Gibi Masum

Sokak kedilerine ne olur hepimiz biliriz. Onlar ölüme mahkum minik dostlardandır. Çoğu insana görünmez olurlar, görebilenlerden kimisi çığlık çığlığa abartarak korkar onlardan, tüyü döküldüğü için nefret objesidir kimileri için. Kediyi gördüğünde tırnağını çıkartan, vahşileşen çok insan vardır. Sevenleri de vardır ama sayıca azdır. Zor bir hayat sokak kedilerinin ki. Ama devri daimi aynı, bir kaç ay süren mutlu bebeklik dönemi. Sonra yalnız geçen kısa bir ömür.

Dün bir pet-shopa uğradım, içeride bir kadın vardı elindeki poşete sarılmış bir gazete kağıdı vardı. Kağıdın kenarından bir kedinin tüyleri görünüyordu. Dükkan sahibine dert yanıyordu kadın. "Bu hafta üçüncü bu, sokaktali kedileri besliyorum ama komşularımdan birisi benim beslediğim kedileri öldürüyor, Ne yapmam lazım?" diye soruyordu. Yaz aylarında evimin bahçesine ben ve bir kaç komşum küçük kaplarda su koyarken o su kaplarını kediler gelmesin diye devirenleri biliyorken bu sorunun cevabını o an ben de çok merak ettim. Merakla baktım dükkan sahibinin yüzüne, kadın da aynı merakala sorusuna bir cevap bekliyordu. Ne yapılabilir ki, insanın bol olduğu yerde insanın değeri yokyen, sokak hayvanlarını zehirleyen, başını taşla ezen insanları bu hobilerinden kim, nasıl vazgeçriebilir? Kadına şiddet sorunu sadece ceza ile çözmeye aklını yoran bir ülkeden insan hayatını da hayvan hayatını da ciddiye alan bir sonuç beklenilebilr mi?

Sokak kedisi doğar, biri başını taşla ezmezse, bir erkek kediye mama olmaz da paçayı kurtarırsa, yaramaz ve sevimli bir çocuk olanca sevimliliği ile kuyruğunu kesmezse, gözünü oymazsa, şanslıysa bunlar kardeşlerine de olmazsa bir müddet kardeşleri ile birlikte annesinin kollarında, çiçekli bir bahçenin yollarında yaşar gider. Annesi ona çöp kovasından dişe dokunur gıdaları çekip almasını, tehlikeli insanların gözleri önünden kaçarak hayatta kalmanın yollarını öğretir. Bir kaç ay süren bebeklikten sonra; yavru kedi büyüyüp kokusu değiştiğinde anne kedi için yavrusu yabancı bir kedi olmuştur artık. Evladını reddeder, yürür gider. 

Anne kedi nasihat eder, masum ve minik kedi öğrenir. Aklında tuttuklarının hayatta kalmasına yardım edeceğini bilmeden öğrenir. .



Fotoğraf: Nasihat - D.M.


4 Ocak 2012 Çarşamba

Sorcerer

Sinema tarihinde beğeni toplamış filmlerden çok daha fazla sayıda beğenilmemiş, anlaşılmamış, hatta ahmak sinema eleştirmenleri gibi coşup abartacak olursak; nefret toplamış, tiksinti uyandırmış filmlerin olduğu bilinir. Ancak bazı filmler ilk gösterime çıktığında başarısız olarak adlandırılsalar bile seneler sonra sinemaseverler tarafından yeniden keşfedilip heyecanla karşılanıyorlar. 

Sonradan külte dönüşen bazı filmlerin ilk gösterimlerinde başarısız olmalarının bir çok nedeni var elbette. Sorcerer'da bunlardan bir tanesi. gösterildiği dönem başarısız olma nedenlerine geçmeden önce filmin öncesine bakalım. Henri-Georges Clozuot'un 1950 yılında çektiği "La Salaire de la Peur" ( DVD'si ülkemizde bir kaç sene önce yayınlandı) tüm dünyada hakettiği ilgiyi bulmuş, tansiyonu yüksek etkileyici bir macera filmi. Howard W. Koch 1958 yılında bu filmin amerikan uyarlamasını çeker. Söz konusu uyarlama "Hell's Highway" ve "Violent Road" isimleri ile bilinen ses getirmemiş, unutulmuş filmlerden olur. 1971 yılında The French Connection filmi ile genç yaşında en iyi yönetmen Oscar Ödülünü almış olan William Friedkin, 1973 yılında yönettiği The Exorcist ile aldığı ödülün tesadüfen elde edilmediğini bir kez daha kanıtlar. İlerideki yıllarda yönetmenliğini yaptığı filmlerden bazıları Cruising, To Live and Die in L.A., Jade, The Hunter, Rules of Engagement, Bug, Killer Joe'dur. The Exorcist'den sonra bir yeniden çevrim yapmak ister ve önce Clouzot'u ikna eder, daha sonra stüdyoyu ikna edebilmek için ücretinden önemli miktarda feragatde bulunur. 1977 yılında filmini çeker. 


Yirmi dakika süren başlangıç bölümü hariç film ismi belirsiz bir Güney amerika ülkesinin ücra köşelerinde geçmektedir. Çekimler Dominik Cumhuriyetinde, dağlarda, ormanlarda yapılır. Aksiyon, gerilim, tehlike, patlama sahneleri  maket kullanılmaksızın olabildiğince gerçeğe yakın biçimde çekilmiştir. 


Dünyanın farklı yerlerinden gelen dört farklı kanun kaçağı adam Nikaragu'ada kaçak olarak yaşamakta ve bir petrol arama şirketinde çalışmaktadır. Şirketin 200 mil ötedeki kuyularında çıkan yangının söndürülmesi için nitrogliserin kullanarak seri patlamalar yapılması gerekmektedir. Petrol şirketi bu dört kişiye bulundukları kasabadaki patlayıcıları alarak yangının olduğu yere iki kamyon ile nakletmeleri halinde ödül olarak para ve ülkede yasal olarak yaşamaları için gereken izinleri alacaklarını söyler. Hayatlarından kopup çamurlar içinde, dünyanın ücra köşesinde beş parasız, sefil bir yaşam süren dört kişinin bu öneriyi kabul etmekten başka çözümleri yoktur. Kabul etmeleri halinde önlerinde gidilecek yüzlerce millik asfaltsız derme çatma bir yol, aşılacak balta girmemiş bir orman, nehirler, dik bir dağ vardır. Kabul ederler ve yola koyulurlar. Nitrogliserinler en ufak sarsıntıda patlayabilecek kadar tehlikeli olduğu için hedeflerine ulaşabilmek adamların tahmin ettmiş olduğundan da tehlikelidir. Neden iki farklı kamyon ile yola çıkartıdıklarını anladıklarında yolun sonunda hayatta kalma şanslarının ne olacağını sorgulamaya başlarlar. İki kamyon ve ikişer yolcusu yolun belli bir noktasında tekrar seçim yaparak iki farklı güzergahtan ilerlemeye devam ederler. Gelelim filmin ismine; Sorcerer karanlık güçlere hizmet eden bir tür büyücü demek. Filmdeki "sorcerer" ise "kaderin ta kendisi" ve insanları önlerine farklı seçenekler koyarak sırayla sınıyor. 

Konusu son derece basit olmakla birlikte filmdeki gerçeklik duygusunun da etkisiyle filmin içinde kaybolmamak mümkün değil. İkinci yarısında, diyalogların azaldığı, hatta hiç konuşmanın olmadığı anlarda, tehlikenin doruğa çıktığı anlarda alınan sinema tadına doyum olmuyor. Özellikle finale yakın köprü sahnesi bundan sonra çekilmiş bir çok aksiyon filmine ilham vermiş olmalı. Ufacık bir hatanın olması filmdeki gerilimin bir anda komediye dönüşmesi demekken, gerilim düzeyi hep tırmanıyor. "Az sonra ne olacak" endişesi filmin başından sonuna kadar içinizde. Tangerine Dream'in insanı yormayan ancak filme hizmet eden müziğinin de bunda payı olduğu farkediliyor. İzlediğim en güzel William Friedkin filmi buydu diyebilirim. 


Gelelim filmin başarısız olma nedenlerine. Öncelikle film 121 dakika, ilk 20 dakikalık bölümünde hiç ingilizce konuşulmuyor. Amerikan seyircisi filmin çekildiği dönemlerde alt yazılı film izlemeye alışkın değil, o yüzden bu kadar sabredip de filmin geri kalan bölümünde verilenn sinemasal ödülü almaya niyetli olmadığından film hakettiği izleyiciyi bulamıyor. Öte yandan Star Wars IV ile hemen hemen aynı tarihlerde gösterime çıkması için olsa olsa şansızlık denilebilir. Filmin Amerikan piyasasındaki hüsranından sonra yapımcı firma filmi kırparak 93 dakikalık bir versiyon oluşturuyor. Bu filmin başlangıcındaki 20 dakikanın kesilmesi demek. Bu versiyon dört tane kim olduğu belirsiz kişinin çamur içinde bir kasabada ortaya çıkması ile başlıyor. Böyle olunca da onları bulunduları o çukura neyin ittiğini kimse anlamıyor. En önemli olanı da filmin orijinal finalinde başlangıca bağlanan yerlerin de filmden çıkartılmış olması. Avrupa ve daha sonra dünya piyasalarına verildiğinde izleyici karşısında 28 dakikası kırpılarak kuşa dönmüş kimin ne olduğunun belirsiz kaldığı bir film buluyor. 


Sorcerer - 1977
Yönetmen: William Friedkin
Senaryo: Gerges Arnaud'un romanından Walon Green
Müzik: Tangerine Dream

Oyuncular:
Roy Scheider
Bruno Cremer
Francisco Rabal
Amidou

Meraklısına Linkler;