30 Haziran 2011 Perşembe

İç Huzuru

- Güne çay ya da kahve olmadan başlayabilen birisi misiniz?
- Her zaman neşeli misinizdir? Ağrılarınızı, sızılarınızı duymazdan gelebiliyor musunuz?
- Halinizden şikayet etmeden, başkalarınızı dertlerinizle sıkmadan durabiliyor musunuz?
- Her gün aynı yemeği yiyip buna şükür edebilir misiniz?
- Sevdikleriniz size vakit ayıramayacak kadar meşgul olduklarında bunu her daim anlayışla karşılayabiliyor musunuz?
- Hakkınızda yapılan eleştirileri ve size yöneltilen suçlamaları her zaman aynı olgunlukla karşılayabiliyor musunuz?
- İlaca başvurmadan kolayca sakinleşebiliyor musunuz?
- Alkollü içki olmadan sinirlerinizi rahatlatabiliyor musunuz?
- Uyumak için uyku ilacı kullanmışlığınız asla olmadı mı?

Bütün bu sorulara içtenlikle evet yanıtı verebildiyseniz sizde bir tuhaflı var demektir. Bir insanın bu derece egolarından arınması mümkün değildir. Yukarıda sayılanlar yalnızca iyi huylu bir ev köpeğinin alışkanlıklarından başka bir şey değil çünkü.


29 Haziran 2011 Çarşamba

Şeftali, Erik ve Cheesecake'in Şiirsel Birlikteliği

Sevgili arkadaşlar mutfağı epeydir boşladığımın farkındayım. Aklımdan neler neler yazmak geçiyor ama olmadı mı olmuyor bir türlü. En uzak durmam gereken gıdalardan kendimi alamıyorum, karbonhidratların üzerime yapmış olduğu kara büyü yüzünden midemi bunblarla şişiriyorum. Yakın zamanda bir balon olup uçarsam gökyüzünde yalnız gezen bir balon olurum, canım sıkılır. Superonline oraya adamın sinirlerini kabak gibi oyma yan tesirine sahip süper fiber internet servisini de yollamamıştır. Resmen yalnızları oynarım. İyisi mi ben şimdi hızla kilo almayı garanti eden bir tarif vereyim, bir an evvel yapıp, tadıp kilo alın ki, hep beraber kilo alımına uğrayalım.

Bir yemek tarifine en başlanmayacak bir şekilde başladıktan sonra. İlk kez bir yıl önce teyzemden aldığım son derece pratik bir cheesecake tarifini sizlerle paylaşmak istiyorum. Kek kısmını aynen uygulayıp sos kısmını kendinizde uydurabilirsiniz. Bu sıcak yaz günlerinde bundan bir tane yapıp dolaba atarsanız, sonra soğuk soğuk tükettiğinizde tadına doyum olmuyor. Peşinlikle uyarayım.

Dikkat Spoilerın Ta Kendisidir: Karbonhidratlı yiyeceklerden kendini alamayanlar, donurma tüketmeden duramayanlar yazının bundan sonrasını lütfen okumasın. Okuyacağınız tarif sizi kendisine kul köle edebilir. Benden uyarması vakit varken portakal, orda kal!!

Buradaysanız ve hala okumaya devam ediyorsanız benden günah gitti. Bu lezzet timsali yiyeceğin tarifini usul usul vermeye başlayabilirim o halde. Cheesecak lafı mutfaktan içeriye adım atmamış olanları hiç ürkütmesin bu arada, bu tarifi en tecrübesiz mutfak sakini bile tarifi harfiyen uygularsa keki seri biçimde hazırlayabilir.

Evet madem herkes burada deminden beri söylediğim bir yalanı da silip atıp yerini düpedüz gerçekle doldurayım da tam olsun. Açıklayayım; deminden beri size bir yemek tarifi yapacağım diye yalan atıyordum ben birazdan size yemek değil şimdiye kadar yazzılmış en güzel gastronomik şiirlerden birtanesini yazacağım.

Cheesecake için gereken malzemeler;

1 adet hazır kek, yuvarlak ya da kare biçimde olabilir. Bunlar ortadan ikiye kesilmiş biçimde satılıyorlar biz sadece bir katını kullanacağız.
4 adet yumurta
400 gram labne peyniri
1 minik kutu krema
isteğe göre şeker, ben 1 çaybardağı kullanıyorum az şekerli oluyor.

Sos için gereken malzemeler:

3 adet italyan eriği (irilerinden)
3 adet şeftali
1 çay bardağı şeker
1 çimdik tarçın
2 karanfil

Hazırlanışı;

Kekimizi hazırlamaya başlamadan önce fırınımızı 170 dereceye ayarlıyoruz. Tam derecesini bulunca hazırladığımız malzemeyi çine koyacağız. Fırının derecesinde ısınmış olması çok önemli.

Öncelikle satın aldığımı hazır kek altının bir tabakasını fırın kabımızın dibine yayıyoruz. Kap kekin büyüklüğü ile yanı ya da biraz daha küçük olmalı ki üstüne dökeceğimiz cheese kısmı yanlara taşıp görüntümüzü bozmasın.

Keki kaba yaydıktan sonra; yumurtaları derinbir kaba kırıyor, üzerine labne peynirimizi, onun üzerine şekeri ve en üstüne kremayı döküp mikser ile güzelce karıştırıyoruz. Karışım homojen bir yapıya kavuşuncaya mikseri dışarıya alıyoruz. Elde ettiğimiz akışkan karışımı kek kabına usulca döküyoruz. Her yana eşit olarak kendiliğinden dağılıyor. 170 dereceye ısıtılmış fırına kabımızı kokuyoruz. Pişmesi yaklaşık kırkbeş dakika alacak. Kekin üst kısmı börek gibi kızardığında da piştiğini anlayabilirsiniz.

Kekimiz pişerken sosunu hazırlamaya başlıyoruz. İtalyan eriklerinin çekirdeklerini çıkarıp ufak ufak parçalara bölüp derinliği olan bir sos kabına koyuyoruz. Üzerine şekerimizi, karanfilimizi, tarçınımızı döküp ateşte pişmesini bekliyoruz. Pişerken arada karıştırmayı sakın unutmayın. Erikler pişerken şeftalilerin kabuklarını soyup, çekirdeklerini çıkartarak iri parçalara bölüp bir çorba tabağına koyuyoruz. Erikler suyunu salıp şekerle iyice karıştığında altını kapatıyor ve şeftalilerimizi bu sıcak ve eriklerin kabuğundaki koyu rengi almış sıvının içine döküyoruz.

Kekimiz piştiğinde fırından çıkartarak şeftali erik karışımını üzerine güzelce yayıyoruz. Sıcaklığı dolaba girebilecek seviyeye indiğinde buzdolabına koyuyoruz. Kapağı kapatmadan önce dolapta duran kekimize bakıyoruz. Aynı şiir gibi değil mi?

Ben kekin iyice soğuyup servis edilebilecek hale gelmesini beklerken arada buzdolabının kapağını açıp bakıyorum kek bir yere kaçmış mı kaçmamış mı kontrol ediyorum. Hazırlaması inanılmaz kolay, fazla vakit istemeyen bir kek. Afiyet olsun.

28 Haziran 2011 Salı

Ekmeğiniz Nasıl Olsun?

Koskocaman bir mekanda oturuyor muşum. Son derece zarif ve pahalı mobilyalar ile döşenmiş bir restaurantmış burası. Garson yanımda iki dirhem bir çekirdek dinelmiş siparişimi hızla not etmeye çalışıyormuş. Tane tane söyliyormuşum o ikişer ikişer yazıyormuş.

"Ekmek" diyormuşum

"Nasıl olsun ekmeğiniz" diye kibarca soruyormuş.

Garsonun kılkuyruk gibi bıyıklarına baka baka;

"Kızarmış olsun, üzerine de ayni böyle bıyık koyun birer tane" diyormuşum.

Birden uyanıyormuşum. Sabah olmuş Mutfaktan kızarmış ekmek kokusu geliyormuş.

Sabah sabah mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusuna bayılırım ben. Bu da böyle bir itirafım olsun.

Adı Meçhul Bitki

Biyolojiye de botaniğe de ilgim daima sönük olmuştur. Aklımda tutamam isimleri, mesela bir bitki görürüm, güzelliğinden ya da bir özelliğinde etkilenir ismini sorarım daha öğrendiğimi sandığım anda unutuveririm.

Çocukluğumun taşra kentinde temmuz, ağustos aylarında çalılıkların, çimenlerin civarında, arsaların kuytu kenarlarında tuhaf bir kese kağıdına benzeyen meyvalar veren bir bitki vardı. Çocukken ismini bilirdim sonradan unuttum.

Bu bitkinin meyvası tam olgunluğa eriştiğinde, meyvanın arka kısmına yani bitkiye tutunan sapının olduğu yere bir değnek, sopa, ağaç dalı v.s. ile dokunduğunuzda; meyva acaip bir gürültü çıkartarak patlıyor ve içinden çıkan tohumları iki ile üç metre uzaklığa kadar uçuyor. O uçuş anında tohumlar cildinize çarparsa sinek ısırmasına benzer bir acı bırakıyor. Endişelenmeyin kalıcı bir acı değil bir kaç dakika sonra izi kalmıyor.

Çocukken bu bitkinin meyva verme dönemi geldiğinde kıyı kenar, elimizde değneklerle dolaşır bunlardan patlatmaca oynardık. Seneler önce Kuşadası'nda plaja giderken rastladım tekrar bu bitkiye. Etraftakilere adını sordum, kimseler bilmiyordu. Ancak yaşlı bir kadın bir isim söylemişti. O zaman da derhal unuttum.

Geçen yaz İstanbul'da bir sokaktan geçerken tekrar göreceğimi bimiyordum elbette. Rastlayınca bir güzel resmini çektim. Bitki budur, ismi ise hala meçhuldür.


27 Haziran 2011 Pazartesi

Yaratıcılık

Blog tutmaya başladığımda konu sıkıntısını ziyadesiyle çekerdim. Daha önceki blogumda düzenli yazma endişem yoktu, kafama göre takılıyordum. Blogspota geçince elimden geldiğince düzenli yazmaya çalıştım. Bazı dönemlerde uzun süreli aksamalar olsa da son sekiz aydır hayli sık yazıyorum. Dü,zenli yazmak istediğimde konu sıkıntısı çektiğimi farkettim. Oysa aklıma, mesela yolda giderken harika bir fikir geliyor, kağıt üzerinde geliştirilebilir gibi geliyordu ama yazmaya oturduğumda aklıma gelen o şahane fikrin izine bile rastlamıyordum. Ya da gece yatarken birden hoş bir fikir yakalıyor ama sabah kalktığımda onu da unutmuş oluyordum. Aklımda kalanlar ise sabaha karşı uyku ile uyanıklık arasında, kendimi tam olarak yatağı terketmeye hazır hissetmediğim anlarda yakaladığım fikirler oluyordu. Yattığım yerden yakaladığım konuyu, örnekleri, paragraf sırasını belirliyor günün bir bölümünde ise oturup yazıyordum. Bir şeyler üretmek istiyorsam kendimece daha sistemli olmam gerektiğini düşündüm ve fikir üretebilmek, ürettilerimi unutmamak için kendime aşağıdaki öğütleri geliştirdim. Bunları olabildiğince uygulamaya çalışıyorum.

Yazma ile ilgili olarak kendime öğütler:

1 - Yanında her zaman bir not defteri taşı.
3- Aklına gelenleri otur yaz,
5 - Bilgisyar başına çakılıp kalma,
6 - Yazmak için kendini zorlama,
7 - Aklına fikir gelmediği zaman çık dolaş,
8 - Farklı türlerde müzik dinle,
9 -Yüksek sesle şarkı söyle,
10 - Kahve iç,
11 - Daha önce gitmediğin bir yere git,
12 - Müzeleri gez,
13 - Sergilere git,
14 - Bol bol pratik yap,
15 - İnsanlara yazdıklarını okut, fikirlerini al,
16 - Yazdıkların arkadaş zannetiklerin ile arana mesafe koyduysa onları umursama,
17 - Yaratıcı fikirleri olan insanlar ile arkadaşlık et,
18 - Hep aynı şeylerden bahseden insanlardan uzak dur,
19 - Hata yap, yaptığın hataları tekrarlama,
20 - Ara ver,
21 - Bol bol dinlen,
22 - Farklı olanı dene, risk al,
23 - Sözlükten rstgele bir sayfa aç ve oku, kelimeler sana ne çağrıştırıyor? Kendini dinle,
24 - Kendini yazmak için zorlama,
25 - Çık eğlen,
26 - Yazmak istediklerinin taslağını hazırla,
27 - Başkalarının beğenisine sığınma, aş orayı, beğenilmek için yazma,
28 - Yazma sanatı ile ilgili kitaplar oku, okuduktan sonra kendi yazdıklarına bak, algılarında değişiklik oldu mu?
29 - Kitapçıları gez, bol bol kitap karıştır, kitapçıdan çıkınca not defterine bir şeyler yaz.
30 - Evdeki kitaplığın karşısına geç eskiden okuduğun kitapların sayfalarını karıştır.
31 - Aklına fikir geldi mi yer, zaman farktemez, üşenme, utanma, kalk ve not defterine yaz,
32 - Kurallara uyma,
33 - Zor olanı dene,
34 - Kendini zorlama
35 - Dinlenmiş olarak yaz,
36 - Başka birisi ile ortak proje üreti hayata geçir,

İşte bunlar zaman içinde oluşan öğütlerim, bunları dinlediğim vakit konu sıkıntısı çekmiyorum, canım da sıkılmıyor, fazla vakit de harcamama gerek kalmıyor.


Başak Burcu

Sevgili Başak Burcu;

Sizi anımsadığım her zaman yüzüme huzur dolu bir gülümsemenin yerleştiğini fark ediyorum. Ama sizi en son gördüğüm zamanın üzerinde o kadar uzun süre geçti ki, artık anımsamalarım çok seyrekleşti. Halbuki sizi daha çok hatırlamalı, bana öğrettiğiniz şarkıları daha çok söylemeliyim. Sizi son gördüğümüz zamandan aklımda kalan bembeyaz çiçeklerle dolu bir vazonun arkasından bakan çiçekler kadar beyaz yüzünüz. Aklımda bu resim çizili kaldı. Sizi hatırladıkça bembeyaz çehreniz geliyor aklıma. Orada oturmuş bakarken gülümseyebilmek için kendinizi zorladığınızı anlamam için yılların geçmesi gerekiyormuş.

İlk tanıştığımız günü de böyle net hatırlıyorum. Ben sizi görünce korkup kaçmak istemiştim. Siz kim bilir kaç kez karşılaştığınız bu tepkiye rağmen kontrolü ustaca elinize geçirmiştiniz. İlkokul öğretmeni olmak zordur elbette. Annesinden ilk kez ayrılan bir çocuğu gitmek istemediği bir yerde tutmayı başarmak zordur. Siz ise kısa sürede koskoca sınıfın bir anda annelerinden sonra en sevdiği varlık olmuştunuz. Üç sene boyunca bizlerle sevinip, bizlerle üzülmüştünüz.

Üçüncü sınıfta diğer çocuklardan hasta olduğunuza dair sözler duyuyordum. Size sorduğumuzda yok bir şeyim der geçiştirirdiniz. Annem sizinle yakın arkadaştı, ama o da hastalığınız ile ilgili konuşmamıştı. O sene bahar aylarında annem ne kendi başına ziyarete gelilen ne de başka çocuklar sizi ziyarete gelirken beni yanında götürmedi. Sevdiğim bir insanın ölümünden önce beni ondan soğutmak istiyormuş. Anneler böyle işte çocuklarını kötü diye kabul ettikleri meselelerden uzakta tutmayı denerler. Küçük yaşlarda bu daha olaydır. Annem de benim ölüm acısını o yaşta tatmamı istememişti besbelli.

Sessizce gülümserdiniz birimizin okuduğu şiiri beğendiğinizde, ilk sınıfta okumayı söktükçe panodaki elmalarımızın kızarması sizi mutlu ederdi. Gerçek mutluluktu bu. Yalnızca çocuklar gerçek mutluluğu ayırt edebilir değil mi? Sizi bahar aylarında giydiğiniz gelinliği andıran dantel ceket ve eteğinizle hatırlıyorum. Sanırım o sene bu kıyafetler modaydı. Beyaz ceket ve etek ama üzeri dantelle kaplı. Pamuk prensesin siz olduğunuza dair bahse girişmiştik ikinci sınıftayken. Çok ciddiydik. İçimizden birini seçtik, cesaretini toplayıp size sordu.

Öğretmenim siz Pamuk Prenses misiniz?

Yüzünüzde koskocaman bir gülümseme yayıldı, kahkahalar atarak güldünüz. Biz de ellerimizi çırparak eşlik ettik neşenize. Cevabınız hayır olmuştu ama bizler prenseslerin prensesliklerini gizlemek zorunda kaldıklarına yoksa perilerin onlara kızacaklarına inanıyorduk. Cevabınızı evet olarak yorumladık. Yalnızca çocuklar gerçek prensesleri tanıyabilirler değil mi?

Sonra biz İstanbul’a taşındık. Yaz tatilinde ölmüşsünüz. Sizin kürsünüzde başka bir öğretmenin oturduğunu görmedim. Annem beni ölümün gölgesinden uzakta tutmayı başardı. Karnelerimiz dağıttığınız gün bembeyaz çiçeklerin arkasında biraz yorgun ama huzurlu oturduğunuzu anımsıyorum.

Siz de bizleri anımsıyor musunuz?


26 Haziran 2011 Pazar

Halletmek

Halletmek kelimesinin karşılığı olarak Türk Dil Kurumu Büyük Sözlüğünde aynen şunları yazıyor:

halletmek, -der Ar. §all + T. etmek

(-i) (ha'lletmek) 1. Güç görünen bir olay veya duruma çözüm yolu bulmak: “Bir arkadaşa, sinema işlerinden anlayan bir arkadaşa bu konuşmayı anlattığım zaman o muammayı halletti.” -N. Hikmet. 2. Yoluna koymak, olumlu sonuca bağlamak: “Bakınız, tesadüf bunu ne kadar güzel düşünüp halletti.” -M. Ş. Esendal. 3. Bir cismi bir sıvı içinde eritmek. 4. mat. Çözmek. 5. argo Cinsel ilişki kurmak. 6. hlk. Bir yemeği yenecek duruma getirmek.


Aslında bu, benim çok kullandığım bir kelime değildir, zira "hallederiz abi" hazır cevaplığı içinde bir işe bir ucundan bulaşıp da asla bitirmeye niyet etmeyen insanlardan ötürü bu kelimeye karşı ufak çapta bir antipatim gelişti yıllar içinde..

Oturduğumuz apartmanın beşinci katında bir kadın var hani bazı tipler vardır, maddi durumu iyi olsun ya da olmasın ne yapar ne eder her sene illaki bindikleri arabanın en yeni tarihli marka olmasına gayret ederler, bu kadın da her sene yeni bir kedi besliyor. Her sene birbirinden güzel bir kedi pencerede, balkonda görünüyor. Bunların hepsinin ortak özelliği her bir kedinin de çokça defa evden kaçma eylemini denemiş olmaları. Bize düşen de, doğal olarak merdivenlerde karşımıza çıkan mırıl, hırıl, dünya tatlısı bu canlıları kucaklayıp hanımefendinin kapısını tıklatmak oluyor. Kadın bir karış suratla kapıyı açıp bir teşekkür etmeden hayvanı içeriye alıyor. Dost canlısı bir kadın olmadığı için apartmandaki kimse bir yıl öncesinin kedisine ne olduğunu bilmiyor.

Eski kedilere ne oluyor? İşte bu koskocaman bir muamma. Apartmanın diğer sakinleri birbirimizle denk gekdiğimizde bazen kedilerin akıbetine dair teoriler üretiyoruz, ama neresinden baksanız desteksiz atmasyonlar olduğu için kedilerin sonuna dair gerçekçi bir keşfimiz olmuyor. Apartman görevlisi ise bu konuda tembih almış belli ki, Nuh dese bile peygamber demeye dili varmıyor. Kedilerin akıbetini bildiğine dair yorumda bulunmuyor.

En son kedi dünya güzeli bir kedi yine. Nereden buluyor bunları o da meçhul elbette. Kedi kuyruğunun en ucundaki beş santim ve kafasının sol yanında kulağını da içeriye alan bir bölüm dışında pamuk gibi bembeyaz. Kuyruk ve kafasındaki bölüm ise çok açık bir gri renkte. İnsan gördü mü uzun uzun miyavlıyor. Ben bunu aç olmasına yoruyorum. Miyavladığında pespembe ağız içi ortaya çıkıyor. Çok güzel bir kedi.

Kedilere ne olduğuna dair muammayı geçen gün aydınlattım. Daha doğrusu şahit olduğum minicik bir an bölümü olayı aniden aydınlatıverdi. Asansörden çıktım apartman kapısına yürüyorum ki, kendisine hanımefendi süsü vermiş kadın yüzünün yarısını kapatan bir karış iriliğindeki güneş gözlüklerini kuşanmış biçimde, rap rap yürüyerek, avucundan dışarıya taşan bir kucak dolusu anahtar tomarını şangır şangır titreterek cümle kapısından içeri yürüdü. O sırada bodrum katı merdivenlerinden zemin kata çıkmakta olan apartman görevlisini görmesi ile aniden gürüldedi:

- Ay Veli Efendi, bizim "Lady Gaga" balkondan atlamış gene. Kıpırdamıyor. Sen şunu bir hallediver.

Bunları duymamla bir zihnimin içinde Katrina kasırgasını andıran bir düzine şimşek aynı anda çaktı, ortalık apaydınlık oldu. Olayın aydınlanması ile beraber içim cız etti. Demek ki eski kediler hallediliyordu. Kadın Veli Efendi'ye buyuruyor, o da gidip hallediyordu. Sonra da bir iz kalmıyordu. Olayı kimseler bilmiyor, kimseler dillendirmiyordu. Olayı ele veren cümleyi duyan yegane tanık ben olduğuma göre bundan sonra dillenecekti demek ki.

Halletmek kelimesini oldum olası sevmedim. Kapıdan çıkarken kedi hallediciler, dar dar konuşarak detayları paylaşıyorlardı. Arkama bakmadan yürüyüp çıkarken sorular aklıma üşüştü: "İnsan niye evine kedi alır sonra onları hallettirir?", "Eve habire kedi alıyorsan ve onlar da hep oradan buradan atlayıp ölüyorsa nedir bu ısrar?", "Bunu yapabilmek için insanlığın hangi mertebesine erişmiş olmak gerekir?"

Sanırım hiçbirisinin cevabını öğrenemeyeceğim.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Kraliçe'nin Celladı

İlkokul yıllarında bir alay saçma bilmece vardı. O dönemdeki çocuklar okulda birbirlerinden öğrendikleri abuk subuk bilmeceleri büyüklerine, bıktırasıya kadar sormaktan vazgeçmezlerdi. Bunlardan bir tanesi şöyleydi.

Bilmece: İngiltere Kreliçesi celladına ne der?
Yanıt: Asan Sir

Yanıtı da bilmecesi kadar saçma sapan olan bu bilmeceye on yaş altı çocuklar o zamanlar kahkahalar ata ata gülerdik. Yıllardır aklımın ucundan dahi geçmemiş olan bu bilmeceyi dün yaptığım abuk subuk bir asansör yolculuğundan sonra anımsadım.

Apartmanın yedinci katında oturuyoruz. Berbere gidip saçlarımı adam gibi kestirdim. Eve döndüm, zemin katta asansöre bindim. Keyifle seyahat ederken, kaçıncı katta olduğumuzu gösteren ışıkların birbiri ardına değişömesini seyrederken dördüncü katta asansör durdu. Kapı açıldı. Karşımda dördüncü kattaki komşumuz. Kadın yalnız değil yanında çığlıkları da vardı. Asansörün içinde böyle yukarıya doğru memnun mesut giderken, kapı açıldığı anda karşınızda kendinden geçmiş vaziyette seri çığlıklar atan bir kadın görmek hiç de iç açıcı bir manzara değil onu belirrteyim öncelikle. Keyfim derhal kaçtı. Böyle ben ona bakıp o bana çığlık atarken kadın aniden dile geldi.

Kadın: Ay çok korktum.
Vladimir: Benden mi?
Kadın: Evet.
Vladimir: Siz beni iyi ki de dün görmediniz o zaman, çok dalmışsınız ama, sizi öyle görünce endişelendim.
Kadın: Olsun geçer şimdi.
Vladimir: Ben yukarıya çıkıyordum.
Kadın: Ben de geleyim.

Kadın içeriye girdi diyaloğumuz başladığı gibi aniden bitti. Karşılıklı susuştuk. Suskunluğumuzu firsat bilip aynada kendimi süzdüm, neremden korkmuş olabilir diyerek vehimlere kapıldım. Bir kadına gündüz gözü ile böylesine iri volümlü çığlıklar attırabildiğim için kendimden şüphelere kapıldım, aşağılık komplekslerinden konmpleks beğendim. Asansörün hepi topu dört tane olan köşelerinden bir tanesine çekildim, büzüldüm, ufaldım, minnacık oldum. Sonra da açıkta bir şey olup olmadığını kontrol edip kendime gizlice çeki düzen verdim. Bizim kata gelir gelmez kadın kendisini açılan kapıdan dışarıya attı.

Kadın: Burası zemin değil.
Vladimir: Aaa!! Bizim kata gelmişiz. Size iyi günler.

Bu garip asansör yolculuğunu bitirir bitirmez Kraliçe'nin Celladı, Mr. Asan Sir geldi aklıma. Hemen ardından da kıllanan adam moduna geçtim.

Kıllanan Adam: Kadına bak ya!! Sen aç asansörün kapısını, içeride duran adama çığlık at, sonra bir özür dileme. Sonra sana yuları çıktığını söylesin, dinleme, vardığın yeri görünce de bir güzel şaşır. Cık cık cık... Olmuyor böyle. Bunun hayatı bu domestik dram denemeleri ile bir yere varamaz benden söylemesi.

Hayat deseniz o zaten çok garip vesselam; bitmek tükenmek bilen, kıpkısa asansör yolculukları felan. Kendinize mukayet olun, terli terli asansöre binmeyin, üzülürsünüz o zaman. Üf ya, ne diyorum ben?

24 Haziran 2011 Cuma

Oto-Merak

Blog arkadaşlarımdan gelen mimleri yazmayı seviyorum. Dönem dönem tabi bazen biriktirip biriktirip unutuverdiğim de oluyor ama bu ara yazma dönemimdeyim fazla bekletmeden oturup aklım ailk geleni yazıyorum.
" Bugüne kadar merak ettiğiniz bir kişi, nesne, olay, vs. için ilginç, çılgın veya sizden beklenmedik bir şey yaptınız mı ? Yaptıysanız açıklar mısınız ? "

Bu mim "1'i yok mu?" dan geld. İlginç bir konu laf lafı açar misali bir başladım mı başı sonu belli olmayacak gibi adeta.Oturup düşünmeye başlayınca aklıma hemen orta okul ve lise yıllarım geldi. O dönemlerde en fazla kendimle ilgiliydim, Kendi sınırlarımı merak ederdim. Neyi yapamayacağımı daha çok merak eder, gider onu yapardım. Sonraki yıllarda çevremde olan bitene fazla kulak kabartır oldum. Oturduğum yerde birileri ile harıl harıl sohbet ederken yan masada konuşulanları bile kaçırmayabilecek anten

Normalde sakin, saygılı, arkadaşları ile iyi geçinen, örnek gösterilen paşa dedikleri cinsten bir çocuktum. Ama böyle birden inadım tutar ve kafama koyduğumu yapardım. Olaylar karşısında koyduğum tepkilerim insanların benden beklemeyecekleri ya da tahmin edemeyecekleri cinsten ses getirici tepkiler oluyordu, O yüzden de etkisi çok kuvvetli iz bırakıyordu.

Moda terimiyle yarış atı gibi kolej sonavlarına girip başarılı oldum. Evimiz uzak olduğu için yatılı okuyordum. Hazırlık sınıfındaydık. Gündüzleri ders, akşamları etüd, yemek yine tüd ve arkasından erkenden uykuya postalandığımız bir öğrencilik hayatı yaşıyorduk. Ben ilk başlarda o kadar eşekler gibi çalışıp bu esir hayatını mı yaşıyoruz diye çok kederleniyordum. Sonra kafamı bunlara takmamaya başladım. Etüd dedikleri yer gündüz ders gördüğümüz sınıflara serbest kıyafetlerimizle saat 6 gibi tıkıldığımı ve zorla ders çalışmamız gereken yerdi. Gırgır şamata olmasın diye de başımızda lise son sınıf öğrencisi bir yatıl öürenci, etüd abisi duruyordu. İlk haftalar geçince bu etüd abilerinin canlarının sıkıldığı biz henüz saf öğrencilere eziyet yapmaktan zevk aldıkları ortaya çıktı. Yok yere kafayı birsine takıp onunla uğraşıyorlar, gürütü edene şaplak atıyorlar,gülme krizine girenleri tahtaya çıkartıp birbirlerine seri biçimde tokat attırıyorlardı. Yatılı okul öğrencilerinin arasında geçerlliği olan başına ne gelirse gelsin bir başkasını gammazlamayacaksın kuralını sonuna kadar sömürüyorlardı. Ben arada sessiz sakin kaynayıp gidiyor ama biri bana tokat atarsa ne yapacağımı da merak ediyordum. Ne olacağını görmem için fazla merak etmeme gerek kalmadı. Etüd abisi sınıfın en sessiz çocuğunun yanındaki ile konuşmasına gıcık olup onu yanına çağırdı. Tıpış tıpış gittim. Bir anda suratımın ortasına tokadıı yapıştırdı. "Sen" dedim "bana vuramazsın" Bunun üzerine bir de öbür yandan patlattı. "Bu işi büyütürüm ben" dedim kapıyı çarpıp çıktım. Nöbetçi öğretmenin odasına gidip "Benimle gelirmisiniz bir olay var" diyerek hocayı yanıma alıp sınıfa döndüm. Kapı açılıp bizi görünce etüd abisi şok olmuştu. Resmen korkuyordu. Gayet sakin "bu benim suratıma yanımdaki arkadaşa ders anlatırken sesim yükselmiş diye bir sağdan bir soldan tokat patlattı, kendisinden şikayetçiyim, bunun olduğu sınıfta etüd yapmam ben" diye derdimi anlattım. Bu gidesiye kadar etüde girmem dedim. Son sınıf öğrencisini yaşıtlarının olduğu sınıfa gönderdiler. Hoca o akşam bize gözetmenlik yaptı.Ertesi sabah "etüd sınıfında dayağa son" yzadığım bir kartonu elime alıp okul girişindeki Atatürk heykelinin önüne oturdum. Beni gören bir kaç öğrenci bana destek olmak için benimle oturmaya başladı, sayımız giderek arttı hazırlık sınıflarının gündüzlüler dahil neredeyse hepsi etrafıma toplandı. Mesaj alınmıştı benim olduğum etüd sınıfında bir kaç sene boyunca hiç kimse eziyet yapamadı. Yıllardır herkesin suskun kaldığı bir konuyu ortaya çıkarmıştım.

Lise ikideyken saçlarım çok uzundu, okul kurallarına uygun değildi. Bir pazartesi sabahı okula yeni tayin olup gelmiş bir hoca sınıfların olduğu yere açılan giriş kapısında elinde makasla gelenin gidenin saçına makas atıyor, saçlarında iğrenç bir oyuk açıyordu. Saçı kesilen çocuk da koşarak geri dönüyor berberde saçlarını üç numaraya vurdurup geri geliyordu. Ben de yakalandım. İstifimi bozmadan sınıfa girdim. Kafamın ortasındaki oyukla bir kaç hafta oturdum. Evdekiler evladım rezizl ettin kendini yeter artık berbere git dedikçe inada vurp saçımı kestirmiyordum. Hocanın başına buyruk yaptığı bu saçma eylem göz ardı edilirken benim bu protestom sebebiyle rahatsız edici bir hal almıştı. Sınıfımıza giren her öğretmen kafamdaki oyulmuş bölgeyi görüp meslekdaşlarının saçmalığına sinir oluyordu.
Sınırlarımı merak ede ede haksızlığa gelemediğimi, herkes bilsin istediğimi, bunu en göze batıcı yöntemle yapabildiğimi, yutup sineye atamadıüımı çğrendim.

Bu mimi ben de eğer yazmak isterlerse takip ettiğim blog yazarlarına gönderiyorum.







23 Haziran 2011 Perşembe

Yengeç Burcu

Sevgili Yengeç Burcu;

Çok uzun zaman oldu değil mi görüşmeyeli? Zaman çok hızlı biçimde akıp geçiyor yanımızdan, ellerimizin arasından, üzerimizden. O kadar tuhaf bir hızı var ki. Bazen durduğunu zannediyorsun ama onun hızında bir azalma yok. En hızlı geçen anlar zamanın durduğunu zannetiğimiz dönemler. Aslında hepsi yanılsama. Akıllı insansın sen bilirsin. Zaman hep aynı hızda akar ama bizim algılamamız bazen yavaşladığı için zamanın yavaş geçtiği sanrısına kapılırız. İşte bu hesaba göre sen henüz o koskocaman yıllar geçememiş sayılıyor. Zamanın ibresini seneler seneler öncesine çeviriyoruz. Sen henüz gençliğinin farkında olan ama bir an evvel yaşını başını alıp, gereken her türlü ağırlığı kuşanıp dibe batmaya hevesli bir insansın. Güzeli zeki ve entellektüel.

Moda dergilerinden fırlamış bir manken gibi yürürüp geçerken arkandan takip eden erkek bakışlarının hep farkındaydın. O bakışlardan bir tanesini bir an önce seçip mutluluğun formülünü harfiyen uygulama peşindeydin. Hani İzel ve Demet Akalın şarkılarındaki sloganlar vardır ya. Aynen öyle. Dilinde "Evli, mutlu çocuklu" ya da "Bir sen, bir ben, bir de bebek" nakartatları ile yürürdün adımını attığın yollardan.

Sonra istediklerin oldu. Evlilik telaşını tam bir ev kızı gibi yaşamıştın iş yerinde. O bitmek tğkenmek bilmeyen çeyiz muhabbetine başladığında sıcak yaz günü öğle tatillerini etrafında geçirdiğimiz serin toplantı masasının etrafı konuyu açmanla birlikte sanki toplantı odasına nükleer bomba atılmış gibi olurdu. Hepimiz o anda buharlaşır, binanın ayrı yönlerine sıvışırdık. Nişan, evlilik bunların hepsi bir çırpıda oldu bitti. Bu törenlerin ardında sende zamanın acaip bir hızla geçtiğini izlemeye başladık. Yaşamın önüne serdiği bütün idealler sahiden de sanki o şarkı sözlerinde gizliymiş gibi bir anda kendini bıraktın. Zamanın tahrip gücünü sende izledik. O kadar hızla bıraktın ki kendine özen göstermeyi, yirmibeş yaşından elli yaşına ışınlanmak ister gibiydin.

İş hayatı dışındaki konuşmaların artık hep ev hanımı konuşmalarıydı. Çevrendeki insan sayısının azaldığını farketmemiş olman mümkün değildi. Gerektiğinde çok zekice yanıtlar verir herkesi kendine hayran bırakırdın. Canın istediyse eğer hazır cevaplıkta üzerine rakip yoktu. İnsanlar bu olumlu özelliklerinden değil de bir toplantıda verdiğin egzantrik yanıtı anımsadı uzun yıllar. Yıl sonunda yapılan olağan görüşmelerden birisindeydik. Sırası gelen sunumunu yapıyor, görüş belirtmek isteyenler görüşlerini paylaşıyorlardı. Sen öyle bir dalıp gitmiştin ki, sanki orada değil de evindeki mutfakta, dibi kararmış tencereleri ovar gibi bir poz takınmıştın. Yöneticilerimizden birisi sana ne düşündüğünü sordu. Sen de aklından geçenleri derhal paylaştın:

"Çocuklar sever diye pazardan enginar aldım da onu nasıl pişireceğimi düşünüyordum"

Bu cevap yıllarca peşinden geldi. Üzülsen de belli etmedin. Ama herkes için farklı biçimde çalışan, onları istediği kalıba göre yontan zaman, senin ise saf yönlerini yonttu. Daha bir işbilir, cevaplarını daha bir tartan bir çalışan insan olmaya odaklanmıştın. Kendini koruman ağzından çıkanlara daha bir özen göstermen, rengini belli etmemen gerekiyordu. Fetbaz ve fırıldakçı olmaya kadar vardıracağını kim bilebilirdi.

Yine bir toplantıda o eski yıllarının pırıltısı vardı gözlerinde. Durduk yerde birden arkası güçlü bir kadının taklidini yapmaya başladın. Herkes kahkahalarla gülüyordu, hepimiz taklidi yapılan sevimsiz yaratığı tanımıştık. Senin de keyfin yerindeydi. Tekrar ilgi odağı olmak hoştu değil mi? Ama her ne olduysa toplantıya öğle yemeği için ara verildiğinde oldu. Sen o kişiyi taklit etmediğini söylemeye başladın. Bir kaç gün sonra lafı öyle bir çevirmiştin ki, seni o taklidi yapmaya yönelten kişi benmişim gibi gölgelemiştin olayı. Yüzüme gülen ama arkamdan kuyumu kazan bir insan olacağını asla hayal edemezdim. Farkedince uzak durdum senden elbette. Ama çok geç kalmışım, sen kuyumu kazmaya o olaydan çok önce başlamışsın meğer.

Kuyular kazıp içine leşler bırakarak inşa edilmiş bir kariyerden geçimini sağlayıp, buradan kazandığı para ile evlatlar yetiştirmek hiç kimse için hayırlı olmadı, o kötü elektrik bir yerlerden fışkırıp o ocağın içinde patladı hep. Hiç kimse için hayırlı olmayan, belki de senin için hayra alamet olur sevgili yengeç burcu. Zamanı manipüle edersen pekala da olur. Sen sıkma canını.

İlginç zamanlar dilerim sana.



22 Haziran 2011 Çarşamba

Vak Vak Çeşmesi

Hangi çeşmenin suyu içilmez bilemem, ancak bildiğim bir kaç çeşme var ki, suyunu içmeden geçmem. Vak vak çeşmesi de benim için suyu içilebilen çeşmelerden bir tanesidir. Çocukken bu ismi komik bulur dakikalarca kahkahalarla gülerdim. Şimdi o kadar komik gelmese de ne zaman önünden geçsem gülümsemeden edemiyorum. Avucuma suyunu doldurup içtiğimde çocukluğumda aldığım tadın bir benzerini alıyorum. Çeşemden çok sular aksa da bazı şeyler fazla değişmiyormuş meğer.

Güldüren Bıyıklar

Hafıza kaybının önüne geçmek için yaş ilerlediğinde bulmaca çözmeye ağırlık verilmesini öğütleyen çok sayıda doktor var. Tanıdığım yaşlı insanların büyük bölümü bulmaca tavsiyesine uyuyorlar. Evlerinin hududundan içeriye girmiş gazetelerde paçasını çözülmeden kurtarmış bulmaca yok neredeyse. Ben fazla bulmaca çözmüyorum o yüzden bazen emin olamadığım konular oluyor, hatırlamak kolay olmuyor.

Woody Allen'ın bir filminde - hafızam beni yanıltmıyorsa ismi Zelig - kötü şöhrete sahip baş karakterin anne ve babası ile TV kanalları ropörtaj yapmak isterler. Aile görüşmeyi kabul eder ancak tek şart öne sürerler. Söyleşi esnasında kimlikleri deşifre edilmeyecek biçimde yüzleri saklanacaktır. Çözümü "kaş-gözlük-burun-bıyık" bir arada maskelerin ardına gizlenmekte bulurlar. Filmin en can alıcı sahnelerinden birisidir. İri bıyıkların arkasına gizlenen anne ve babanın oğulları hakkında sorulan sorulara verdikleri ürkek, üzgün bazen de kızgın cevapların yer aldığı o sahneyi pek severim. Bir dirhem bıyık ile sanki bin ayıp örtmek ister gibidir. Sahne filmin en komik anlarından birisidir. Güler, güler açılırız.

21 Haziran 2011 Salı

İkizler Burcu

Sevgili İkizler Burcu;

Ne zeki, ne sevimli bir çocuktun sen. Gerçekleşmesi imkansız düşleri, sahici bir çocuk neşesi ile anlatır, dinleyen herkesi kumdan kalelerden ibaret hayallere inandırırdın. Çok sahici, gerçek bir çocuk gülümsemesi yayılırdı yüzüne sen hayallerinden bahsederken. Yaşı ne olursa olsun yüzü hep çocuk kalacak şanslı insanlardandın. Çünkü neşen sahiciydi, neşen sen kimin yanında olursan ol sahiciydi. Sen sessizce taraf da değiştirsen, söylemesi kaba kaçacak ihanetlere de girişsen yüzün hep gülerdi. Haksızlıkları başkası giyinir sen yüzünde masum gülümsemesi olan çocuk pozu ile her tür suçu başkalarına malederdin. Böyle bir masum çocuk neden bunları yapsın değil mi?

Hayali düşmanlarından yakınırdın bir masanın etrafına toplandığımızda. Onlardan dertlenir yakınırdın. Bunları fısıldayarak anlatırdın. Sonra o hayali düşmanlarına gider bir masa etrafında fısıl fısıl arkalarından konuşup ne tür işler çevirdiklerinin haberini yetiştirirdin yüzünden bilmiş bir gülümseme ile. İşlerinin yoğunluğundan dertlenir, patronla karşılaşınca gizlice fısıldar beni daha çok seyahatlere gönderin derdin. İçerde böyle dışarıda şöyle olduğunu fark edenlerin arkasından söylentiler yayardın. Güvenilmez biri gibi gözükürlerse bildikleri minik sırlara kimse inanmaz değil mi?

Resim, müzik, edebiyat, sinema hepsinden anlardın. Edebiyata elin yatkındı istesen neler yapardın. Ama istemedin değil mi? Sen başka şeyler istedin. Herkesin hayran olduğu, herkesin hem sevdiği, herkesin en kıskandığı, saydığı ve korktuğu olmak istedin. Hepsini birden olmak istedin. Ama olmaz ki. Hepsi de birden olunmaz ki. Ya biri olur ya diğeri. Hayat ikizler burcu değil ki. Ya biridir, ya öteki. Ya siyah, ya beyaz ya da grinin tonları. Hepsini bir araya boca edersen çorba olur.

Sende öyle yaptın değil mi önce çorbaya çevirdin her şeyi. Sonra fedakarlık yapmayı öğretti hayat sana. Şimdi herşyden birazcık birazcık bir arada. “Mutlu bir aile”, “kıskanılası bir eş”, “tahsili ile övünülesi bir çocuk”, “iş gezileri”, “her bir basamağı başkalarının emeğinden hırsızlanarak yükseltilmiş bir kariyer”

Başkalarının işlerini ne yüzle “ben yaptım” diye sahiplenirdin hiç anlayamadım. Millet yüzleşmeyi sevmiyordu bunu erken anlamıştın belki. Seni bir tek ben yüzledim galiba. “Benim yaptığım işi iki yalanla sahiplenemezsin, ver bakayım dosyamı bana” demek zorunda bırakmıştın beni. Doğal olarak ben kötü olmuştum o gün ofiste. Hırsızlık edenin, hırsızlık mağdurundan daha çok sempati topladığına o gün şahit olmuştum. Yavuz jırsız ev sahibini bastırır derler ya, doğruymuş meğer. Hayret etmiştim ama sonra seni başka bir yere yollamışlardı.

İkili bir yaşam sürdün hep, ama eşinin ikili bir yaşamı oldu sonunda. Sen de bundan iyi prim topladın değil mi? Aldatılan ama ne aldatılmalara göğüs germiş çocuk gülümsemeli kimse. Hayattan emebileceğin her türlü sempatiyi emdin İkizler Burcu. Hala eğlenceli, hoş sohbet, zekisin, ama insanlar neden apar topar kaçıyorlar etrafından bir hesaplamasını yap istersen. En eski arkadaşın kaç yıllık İkizler Burcu? Pek eskimiyorlar değil mi?

Yüzündeki gülümsemeyi hiçbir şey eksiltmesin.



20 Haziran 2011 Pazartesi

Çevir Kazı Yanmasın

Ülkemizde edebi çeviri işleri çemberini yarıp da içine girebilmek için eş, ahbap, dost, yeğen, enişte, baldız kontenjanlarından torpil bulmak gerektiğini kısa bir müddet çaba sarfederek idrak etmiş bulunmaktayım. Sırf bu yüzden kitap çevirileri kapanın elinde kalıp sayısı iki elin parmağını geçmeyecek çevirmen dışındakilerin hepsi kelimenin tam anlamı ile tastamam saçmalıyorlar. Çevirme değil aklına ilk gelen kelimeyi uydurmak sureti ile kıçlarını yerinden bir nebze olsun kaldırmadan metni kendi sığ ufukları ve dar referans dağarcıkları elverdiğince dilimize uyrudurulagelmiş adaptasyonunu tam gaz tamamlıyorlar. Hal böyle olunca çeviri oluyor size "çevir kazı yanmasın." Çeviri ciğerse ben de ulaşamdığım bu ciğere mundar diyorum işte var mı ötesi?

Edebi çeviriler şöyle dursun. Çeviri hatası dendi mi ilk akla gelenler zaten şunlar;

İçli köfte: Sensitive meatballs
Piliç çevirme: Chicken translate
Dil balığı: Language fluke
Kendin pişir kendin ye: Cook yourself, eat yourself

Filmlerin altına yazılan abukluklar ayrı bir alem, hele korsan ürünlerin filmde bahsi geçen olayla yakından uzaktan alakası yok.

Benim en çok güldüğüm serbest stil çeviri, geçen yıllarda bir temizlik firmasının Karşıyaka'daki apartmanlara bıraktığı buroşürde yer alıyordu. Broşürün üstünde türkçe olarak şöyle yazılıydı.

"Evinizi tepeden tırnağa temizliyoruz. Halılarınızı, camlarınızı, yerleriniz, koltuklarızı ve koltuk altlarınızı mükemmel biçimde temizliyoruz. Hemen arayın gelelim."

Yazının ingilizcesi hayli türkilizceydi;
"We clean your house from top to nail. We clean your carpets, glasses, floors, armchairs and your armpits. Call us now, Let us come"

Beni burada güldüren motamot attırılmış "top to nail"olmakla birlikte, öldüren koltuk altına karşılık olarak ingilizce insan vücudundaki koltukaltı kelimesini karşılayan "armpit" kelimesini kullanmaları oldu. Kahkahalarım dinmeden son cümle ile bir vurucu darbe daha yaptı buroşür. "Hemen arayın gelelim" bölümü ise tam anlamıyla pornografik çağrışımlarla dolu uydurulmuştu, mübarek mahalleye rus naşalalar masaj salonu açmışlar da komşulara servise çıkarcasına, "let us come" ile finali yapıyorlardı bir güzel.

Bir resmini çekmeden ya da scan etmeden attığıma yanarım şimdi. Amatör çeviriler bu cihette işte, ama sanmayınız ki edebi çeviriler emin ellerde. Onlar torpili olanın elinde kaldığı için, kelimeler de bir güzel çevirenlerin ellerinde patlayıveriyorlar: Pat, pat, pattadanak!!


Bu çeviri hatalarından iyi etiket olur, ben yakaladıkça devam ettireyim bu konuyu iyisi mi.

19 Haziran 2011 Pazar

Mobil İnternete Veda

Aylar önce bilgisayarımdan internete mobil olarak başlamamla birlikte bu işin olanca sıkıntısı ile tanışmıştım. Ne fatura geliyor, ne dığru düzgün bağlanabiliniyor, ne detay istediğinizde detayları düzenli biçimde görebiliyordum. Fatura gelmediği için otomatik ödeme talimatı veremiyordum. Güya insana kolaylıklar getiren bir ürünün kullanımı bu kadar karışık olmamalıydı. Üçüncü ayda bir telefon geldi iki aydır faturalrı ödemediğimi söylediler. Gelmeyen faturayı nasıl ödeyeceğimi sorunca şaşırdılar. "Aaaaa!!! e mail hesabınıza da mı gelmiyor" diye sormayı bile akıl etti muhterem. Telefonda kredi kartımla ödeyip, bundan sonraki faturaların kredi kartımdan alınması için gereken işlemi yaptırdım. İzmir'e döndüğüm şu günlerde posta kutumda ilgili kurumdan gelen bir e zarf buldum. Açınca faturalarımın dört aydır ödenmiyor olması gerekçesi ile, eğer yedi gün içinde borcumu ödemezsem hakkkımda icrai taki başlatılacağı ve aboneliğimin sona erdirildiği yazılıydı.

Faturanın gelmemesi de cüzi bir aylık ücretin verdiğim talimata rağmen çekilmiyor olmasından ben suçlu bulunmuştum. Hemen arayıp telefondaki görevliye bütün borcumu ödedim, 24 aydan evvel kapattığım için aboneliğimi erken bitirmenin cezasını da ödedim. Bütün bunları yapınca da son derece mutlu oldum. Kızamıyorum bu call centerda köle olmuş insanlara. Ne deseler kimseye yaranmaları mümkün değil. Ama onlara acımak için telefon açmıyorum ben de elbette. benim derdim başıma ördükleri çorabın bir an önce çözülmesi.

Ancak bilesiniz ki mobil internet ülkemizde başa bela. Bu işler bu ülkede bu işleri yürüten tatlı su kurnazlırna ekstra large. İletişim firmalarının hepsi müşterilerini yolunacak kaz olarak görüyorlar hakkını araman ve bulman imkansız denecek kadar zorluklarla dolu. Reklamlarının günahını almayayım onlar şirin mi şirin.

Dünyanın en hızlı interneti ülkmeizdeymiş onlara bakarsan. Evet en hızlı internetle her yanı yasaklarla çevrilmiş bir şekilde sörf yaparsınız artık. Gidecek yer olmadıktan sonra yemişim hızını.



18 Haziran 2011 Cumartesi

Balık Burcu

Sevgili Balık Burcu;

Uzun zaman oldu değil mi görüşmeyeli. Telefondaki görüşmelerimizden bahsetmiyorum yüz yüze görüşmeyeli. Kış yeni başlıyordu. İzmir’in en eski lokantalarından bir tanesinde ve üstelik en kalabalık olduğu öğlen saatlerinde beraber yemek yemiştik. Yemek sohbetle uzamış saatlerin nasıl geçtiğini unutmuştuk.

İlgi alanına uzak ya da yakın bir kimseyi kattığı zaman ona tutku ile bağlanan birisiydin sen. Konuştuğumuz sırada bir yazara tutkuyla bağlanmıştın. O yazarın katıldığı bütün kitap fuarlarını, imza günlerini, söyleşileri takip ediyordun. Genelde suskun ve çekingen kalmayı tercih ettiğin için o yazar ile aynı havayı solumanın bile sana yettiğini, heyecanını arttırdığını anlatıyordun. İsmini her andığında gözlerin büyüyor, gözbebeklerin ışıl ışıl oluyordu. Son konuşmamızda o güne kadar hiç okumadığım bir yazarı tanıtmış oldun bana.

Sonra birkaç kez telefonda konuştuk seninle. Başkaları senden bahsederken seninle ilgili sarf edilmiş her bir kelimeyi, daha konuşma anında zihninin içinde tartmaya başlar uzaklara dalıp giderdin. Konuşma bittikten sonra da seninle ilgili söylenmiş her bir kelimeyi günlerce bir o yana bir bu yana koyarak defalarca tartardın. Her bir sözcüğün altında gizlenme ihtimali olan her bir anlamı defalarca ziyaret eder, kapkaranlık gelecek senaryoları çizer ve kendinle ilgili evhamlara kapılırdın. Yağmurdan nem kapmaktı bu yaptığın. Genç bedeninde mütemadiyen vehim içinde gezen bir anneanne ruhu barındırdığını düşünürdü arkadaşların. Hiç biri bunu yüzüne söylemeye cesaret edememişti. Ben söylediğimde ise birkaç sene küs kalmıştın bana.

İşyerinde bana karşı tavırlı bir amirim vardı, onunla sürekli problem yaşıyordum. Altan alıp çenemi kapatamadığım için sorun ne unutulup bir kenara kaldırılabilirdi, ne de adamcağızın bana en ufak bir sempati beslemesine olanak tanınırdı. Bana benim muhtemelen o adamla ilgili kuruntulara kapıldığımı, aslında böyle bir zıtlaşmanın olmasının mümkün olmadığını, o adamı tanıdığını aslında çok iyi bir adam olduğunu söylemiş ve beni ahmaklık etmekle suçlamış telefonu yüzüme kapatmıştın. Bu davranışın beni çok sinirlendirdiği için mesai saati olmasına aldırmadan merdivenleri üçer beşer inip bir taksiye atladığım gibi hemen yanına gelmiş ve herkesin içinde, kuruntuları olan kişinin aslında sen olduğunu, düpedüz bir hayal dünyasında yaşadığını, gerçeklere gözlerini ve kulaklarını tıkayıp sürekli vesvese edip kurduğun saçmalıklarını herkesle paylaşarak çevrendekileri de kendi içinde yaşadığın zindana çektiğini, görmeyen, duymayan, görmeyip duymadığı için bildiklerini iç dünyasından edinen bu hali ile üç maymunun anti tezi bir yaratık gibi ortalığa sürekli keder saçtığını bir çırpıda bağırıp arkamı dönüp çıkmıştım oradan.

Küslüğümüz uzun sürdü. Çocukça davranmıştım kabul ediyordum. Sonradan hatırladıkça o tavrımdan utanç duyduğum da olmuştu. Ama sen de benim suratıma telefon kapatılmasına tepkisiz kalmayacağımı biliyordun zaten. Sonra bir şeyler oldu ve bana azap çektiren o adam ile beraber çalışmaya başladın. O zaman barışmıştık. Anlattıklarımın bir kelimesine bile inanmadığını ama yaşadıkça ne kadar haklı olduğumu gördüğünü söylemiştin bana. Ben en azında haksızlığa karşı çıkıyordum adamı bu tavrımla zor durumda da bırakıyordum ama sen çekingen davranıp uğradığın haksızlıkları içinde biriktiriyordun. Sorununla yüzleşemediğin için problem sürekli büyüyordu. Çok bunaldığın bir gün arkana bile bakmadan yürüyüp gitmiştin. Çok cesurane bir hareketti. Sıkıntılarını geride bırakıp kendine yeni bir kapı aralamıştın.

O kapıyı açmandan sonra yine kırgınlık anlarımızdan bir vardı yeni kariyerinin seni mutlu ettiğinin haberlerini alıyor, yazdığın makaleleri gazetelerde okuyordum. Mutlu olduğunu görmek tüm eski arkadaşlarının hoşuna gidiyordu.

Uzun süre görüşmedik ama en sıkıntılı günümde aniden beni arayıp benimle uzun uzun konuşman o gün bana çok iyi gelmişti. Uzaktık belki ama demek ki haberlerimi almaya devam ediyordun. Hüzün, keder, kaderin izleri konusunda ihtisas yapmış birinden olan biteni kabul etmenin incelikli yollarına dair ilk dersimi o telefon konulmasında almıştım sanki.

Bir dönem yakın arkadaştık, sonra yollarımız ayrıldı. Zaman arkadaşlıkların ömrünü belirliyor. Kimsi uzun kimisi kısa. Bizim arkadaşlığımız balık burcuna denk geldi. Uzun yıllar sürdü, balığın dalgalı denizde yüzeyden dibe inip kendini koruması gibi. Araya giren mesafelere rağmen bir gün kaldığımız yerden devam edeceğimiz eminim.

Oradasın ve okuyorsun, biliyorum. Kendine iyi bak balık.


17 Haziran 2011 Cuma

Rahatsız

Kısa bir süre öncesine kadar aklımda bir blog konusu vardı. Öncelikle sayfama beş adet rahatsız edici resim koyup bu sayfaya yolu düşenlerin cevaplaması için şu iki soruyu sormayı düşünmüştüm:

1 - Aşağıdaki resimlerden hangisi sizi en çok rahatsız ediyor?

2 – Bu resmin sizi neden rahatsız ettiğini açıklayabilir misiniz?

Blog konusu olarak ilginçti ancak cevaplamayı isteyen de olabilirdi okuyup geçmeyi uygun bulan da. İşe resim aramakla başladım elbette. Nereye bakacağımı, nasıl bir resim aradığımı bilmiyordum. Beni ne rahatsız eder diye düşünmeye başladım. Böyle ucu bucağı belirli olmayan bir soru sorup da google’ın başı sonu belirsiz görsellerinin dünyasının akla hayale gelmeyen yörelerine erişmemek olmaz. Şehvetli biçimde öpüşen iki erkek, onlardan daha şehvetle ter içinde öpüşen iki kadın, kalabalıkta sevişen heteroseksüel bir çift, bir lokantada sevişen iki kadını rahatsız olmuş bakışlarla süzen bir kadın, bir barda öpüşen iki erkeğin kafasına sandalye indirmeye hazırlanan bir erkek resimleri ardı ardına ekranımdan geçmeye başladı, sonra savaş resimleri, saval sonrası ölü kalabalıkları, cesetleri kaldırmaya çalışan insanlar, çocuk cesetlerine kapanıp ağlayan insanlar, doğal felaket sonrası trajik görüntüler. Her biri birbirinden rahatsız edici yüzlerce görüntü döküldü karşıma. Soracağım soruların anlamsızlığını rsim örneklerinin artması ile iyice fark ettim. Ne fark ederdi ki en fazla hangi durumun beni, seni, onu rahatsız ettiği.. Bunların hepsi oluyordu. Tam böyle düşünürken beni o ana kadar olanların arasında en çok rahatsız eden resmi buldum. Bir laboratuarda, bir kadın acı içindeki minicik bir maymuna iğne yapıyordu. Korunmasız bir hayvan kim bilir hangi ilaç deneyi için ölüme yollanıyordu, belki de ilaç bile değildi bir güzellik malzemesinin insanlarda yol açacağı yan tesirleri belirleyebilmek için yapılan bir deneydi. Bu deneylerden hangisi ne kadar gerekliydi, hangisi sadistik zevkleri tatmin için yapılıyordu kimsenin kontrol etme imkanı olduğunu sanmıyorum. Önce sosyal olarak rahatsız eden bazı resimler ardından ölümün şekillerini görüp de en çok aşağıdaki resimden rahatsız olmuştum. Nedenini tam olarak belirleyemiyordum. Bu hayvanın deney sonunda belki de insanoğlunun en büyük dertlerinden birisine çözüm olacak bir ilaç için son derece ulvi bir kılıf uğruna uğruna ölüme yolcu edilmesi bile o anda duyduğum rahatsızlığı hafifletmiyordu. Savunmasız minicik bir canlının yüzündeki o dehşet dolu ifade beni rahatsız etmişti o kadar.

Topluluk içinde sevişilmesine karşıyım, çiftlerin birbiri ile öpüşmesine hiçbir itirazım yok, öpüşme uzayıp da ön sevişmeye geçildi mi rahatsız oluyorum. Başkasının sevişme tekniklerini sapık gibi izlemek zorunda kalmak istemiyorum bu beni rahatsız eder mesela. O yüzden belki ilk resim arayışıma oradan başladım. Mahremiyetin sergilenmesi beni rahatsız ediyor.

Dün Karşıyaka’da bir arkadaşım ile buluşacaktım. Çarşı girişindeki bankaların önü buluşma yeridir. Beklerken yanıma yaşlı bir adam oturdu. Beklerken aniden takma dişini çıkardı. Eline alıp bir güzel inceledi gurur duyar gibiydi. Ama dikkatle balınca gurur duyulacak bir şey olmadığını gördüm. Adamın yüzü hafiften endişeliydi.

(Şimdi yazacaklarım sizi rahatsız edebilir)

Adamın takma dişleri kirlenmişti. Muhtemelen az evvel yediği lahmacun parçaları ve lahmacun yanında yediği roka parçacıkları dişlerin arasına sıkışmıştı. Resmen tiksindim. Ama bu kadar değilmiş. Adam ağzını açtı, dilini çıkardı ve dişlerini yalayarak bir güzel temizledi.

Ya ben ne yaptım kusacak gibi olup oradan kalkıp gittim.

Rahatsız olduğumuz şeyleri aslında söylemeliyiz, kimse o adama yaptığının iğrençlik olduğunu söylemezse o adam takma dişlerini bir ömür boyu öyle ulu orta yalayabilir. Keza burunlarını şehvetle kurcalayıp içinden çıkanı top yapanlar, pos bıyıkları ile ayran içip, çorba içip bıyıklarını içtikleri ile desenlere bulayıp sonra dişleri ile temizleyenler, otururken kalçasının bir tarafını yana dikip sesli sesli yellenenler, yolda giderken balgam atanlar, bu yaptıklarınız rahatsız edici eylemler. Ama kim onlara yaptıklarının yanlış olduğunu söylüyor? Adam öldürenlere bu işin yanlış olduğunu kimler söylüyor?

Neyin doğru neyin yanlış olduğuna kim karar veriyor?


16 Haziran 2011 Perşembe

Dağa Bayıra Şelalelere Koşalım

Reklamlarımızın dünyanın en özenti reklamları olduğunu cümle alem biliyor, her sene bunların içinden en iyilerni seçiyorlar. Seçerken neye özeniyorlar bilmyorum ama, özenmekten vazgeçemiyorlar. Sonra reklam filmi yönetmenleri filmçekmeye özeniyor Onlarda filmlerine btün özendikleri şeyleri koyuyorlar. Esinlenmeleri boyut olarak esinlenme boyutunu aşmış. Halkın da onların esinlendikleri ürünlerin orijinallerini seyrettğini unutuyorlar. Gerçek fikrini sçyleyene sırayla çemkriyorlar.

Bir şarkıcımız yıllarca kendini İstanbul'un gürültüsünden arındırdı yıllardan beridir. Buda öğretilerine kaptırdı kendini. Dünevi hırslara kapadı gönül gözünü. Güya böyleydi. Sonra bir gün aniden çıktı ortaya. Bir cep telefonu şirketinin reklamlarında boy gösteriyor ama ne gösterme. Bak her yerd eçeker diyorsunuz ama gidip kontrol edicem çekip çekmediğini diye senaryo icabı gaza getiriyor kendini. Sonuç kadın dağda bayırda yeni estetize edilmiş, doldurulmuş, kaldırılmış yüz hatları ile dağ, bayır, şelale gezip şarkılar söylüyor.

Bu nasıl bir perhiz efendim bu hırsı Buda'dan mı edindi? Ne kadar saçma. Bana da ne oluyorsa bu saçmalığa tatım kafayı.

Uzun lafın kısası şelaleleri rahat bırakın. Onlar benim :p

15 Haziran 2011 Çarşamba

Haftanın İkinci Bıyığı

Etiketimiz haftanın bıyığı bunu biliyorum. Normal olarak haftada en fazla bir adet bıyığı tolere edebileceğimin beyanıdır bu aynı zamanda. Mamafih bu hafta sıcağı sıcağına ikinci bir "haftanın bıyığını" yayınlamasaydım, bıyığın erkek seksapeline olan katkılarını kendi üzerinde denemek isteyen ama derin tereddütler geçiren bazı hemcinslerime haksızlık vermiş olabilirdim. Tipik bir terazi olduğum için haksızlık kelimesini duyduğumda hop oturup hokalkan birisi olmam sebebi ile sırf bu kelimenin edilmesi karşısında bile hakikaten ter ter tepinmelerle sonuçlanan tepkimelere girdiğim olagelmiştir. O sebeple bir önceki yazımdan etkilenip anlamsız yüzüne anlam katmak çabasına girişmiş bir gencimizin resmini sizlerle paylaşmayı istiyorum.

Arkadaşımız cesur bir şekilde yüzünü bıyıklandırarak cazibesi resimdeki gibi arttırmıştır. Seksapelindeki artış gözle görülür hale gelmiştir.

Bir erkeğimizi daha bıyıklandırdık. Yarappim şükür. Darısı tüm bıyıksız erkeklerin başına.



14 Haziran 2011 Salı

Bıyığın Erkek Seksapeline Katkısına Dair İki Şekil

"Aman yeter bu bıyıktan" dediğinizi duyar gibiyim ama bu konudaki malzeme bitmek ve de tükenmek bilmiyor. Bıyıklar “Tü-Ka_Ka” olmadan önce pek de imrenilen bir erkek süsüydü. Rica ederim hatırlayınız. Erkeğin artık büyüdüğünü ispatlamasına yardım eden en önemli aksesuarıydı. Hatırlayınız genç yaşlarda terlemiş bıyıkların ısrarla kazınıp kazınıp, büyümesini hızlandırma telaşlarını. Onca telaşın neticesi de burun ile üst dudak arasında bitmiş kel bir çalılığı andıran tıfıl bıyıklardı. Genç erkek ısrarla o bıyığı bırakır da bırakırdı. Ama şimdi öyle mi? Bıyıklar istenmeyen tüy sınıfına girdi çoğu erkek için. Bu işin arkasında kesinlikle bir kadın parmağı var. Hem de bıyıklara savaş açmış bir kadın. Son yirmi yılın neticesine bakacak olursak söz konusu “bilinmeyen kadın” açtığı savaşta çoktan muzaffer olmuş olmalı.

Ama unuttuğumuz bir şey var sıkıcı, kişiliksiz, renksiz, ruhsuz bir erkek suratı bile o anlamsızlık yüklü yüzünün ortalık yerinde aniden biten bir kıl yumağı ile, üstelik gereken özeni gösterip, badem yağı kürleri ile beslemelere bile kalkıyorduysa eğer o anlamsız yüzün acaip anlamlar kazanıp; zeki, çekici, karizmatik ve seksi bir erkek yüzü olması kaçınılmazdı. Ama bıyıklara veda edeli bir çok erkek seksapele, karizmaya veda etti bile.

Aşağıda iki çöp adam şekli var. Her ikisi de çöp adamlarla tasvir ediliyor. Birinci şekildeki adamın antipatikliğine bakınız lütfen. Haksız mıyım tipsiz değil mi? Şimdi bir de ikinci şekle bakalım. Hah, işte tam ortada kaytanımsırak bir kıl kümesi, hoş değil mi? Sorarım size.



13 Haziran 2011 Pazartesi

En Uzak Nokta

Sorunları görmezden gelerek gelinebilecek en uzak noktaya geldik en sonunda. Cehalet ile demokrasi bir arada yürümüyormuş meğer. Bir daha ispatlandı. Dönülmez akşamın ufku dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Yalnızların en iyi bildiği şeydir susmak. Konuşmamak.

En uzak noktada, en yalnız ve en suskun.

Tren Yolu Gözleyen Kedi

Bazı gürültülere alışılıyor zamanla. Mesela tren sesi her gün trenle yolculuk yaptığınızda tekerleklerin raylarda çıkardığı gürültüyü, trenin motorunun, hareket eden aksamının sesi bir süre sonra siziz rahatsız etmemeye başlıyor.

Demiryolunun yanındaki evlerde de böyle olsa gerek. Her gün geçen onlarca trene rağmen ev içindeki dinginlik bir süre sonra her evdeki kadar huzur verici oluyordur eminim. Düşünün her gün geçen onlarca tren, belki de yüzlerce. Banliyö trenleri, şehirlerarası trenler, ekspresi, elektriklisi ve yük trenleri. Hele o yük trenleri geçer geçer bitmek tükenmek bilmezler. Raylara yakın binalar bir müddet sonra temellerinden hafifçe zangırdamaya başlar. O evlerde yaşayanlar bu titreşime de alışır bir süre sonra. Ya tren görevlileri, istasyonlarda çalışan personel, onlar için o demir ve çelik yığınlarının sesleri duyulmaz olmuştur artık. Hem de kim bilir kaç sene evvel. .

Tren istasyonun mesken tutmuş canlılar için de böyle olmalı. Bostancı tren istasyonunda gördüğüm yaşlı kedi rayların üzerine oturmuş, gözlerini kimbilir nerelere doğru hafifçe kısarak dikmişti. Trenin biri geliyor biri gidiyordu. Onunsa yetiştirilecek hiçbir şeyi yoktu. Akşamüstü keyfi yapıyordu, rayların orası biraz serindi, kürkünü serinletiyordu.

Kedi dostları, kedi gördü mü dayanamazlar. Pisi pisi diyecekler illaki. Bu sesi duyup da dönüp bakmayan sokak kedisi olmasını hayal bile etmezdim. Ev kedileri mağrur olur şöyle göz ucu ile bakarlar pisi pisi diye seslendiğinizde. Göz ucu ile bakar “Seni gördüm” mesajı verirler ama istiflerini bozmadan yürü gibi yaparlar ama kulaklar sipsivrileşmiştir bilmedikleri birinin kendilerine niye seslendiklerinin tek işareti kulaklarının tuhaf devinimleridir. Kuyruklarını havaya dikip yürürken “İlgilenmiyorum” mesajını verirler. “Yabancılarla sakın konuşma!” ev kedilerinin kulaklarında küpe olmuş bir deyim anlaşılan.

Bu rayların keyfini süren yaşlı sokak kedisi kedi ise koskoca ömrü boyunca günde kaç bin defa duyduysa “Pisi pisi” lafını artık umursamamayı da aşmış. Duymuyor dostane de olsa çağrıları. Gözler ve kulaklar hepsi bir hizada rayların, bitmek bilmeyen ufkunda, Kulaklarında ne bir tren sesi, ne de insan fısıltısı.

Yıllar önce, "çarşıya gidiyorum" deyip çıkış o çıkış, çarşı yerine trene binip sırra kadem basmış kendinden desenli bir yavukluyu mu gözlüyor acaba, bilemedim şimdi.




Fotoğraf: Bostancı Tren İstasyonu'ndaki Kedi Bey - D.M.

12 Haziran 2011 Pazar

İzler

Bu topraklar Nasredin Hoca gibi mesajlarını ince ince taşlarla veren. İlk başta gükdüren ama düşününce laflarındaki derinlik farkedilen bir bilge adamı da, Aziz Nesin gibi ülkesini çok iyi tanıyan, yaşadıklarını mizah malzemesi yapan bir adamı da çıkarmış.

Neden mezarlıklarımız hep kasvetli ve keder yüklü. Neden kaybettiklerimizi güzel yanları ile anarken onlara dair kalıcı olan bir ize, mezar taşına onlardan bir iz bırakmayı denemiyoruz bile. Tıpkı şu mezar taşlarında olduğu gibi.




Hanna, Hanna, Öfken Nedir Anlat Bana

Seneler önce hayatımda ilk kez bir filmi sinema salonunda tek başıma izlemiştim. İzmir'deydim ,tuhaf bir deneyimdi. Işıkçıya "gelecek programı geçelim filmi göster" demiştim vebeni dinlemişti.Bir daha tekrarlanacağını düşünmezken senelr sonra İstanbul'da aynı deneyimi yaşama şansı elde ettim Cuma günü itibariyle. 16:15 seansında Hanna filmini izlemeye gittim, filmden önce yaklaşık 15 dakika TV de izlemeye tahammül etmekte zorlandığım reklamları izledim. Derken fim başladı.

Die Hard ile kariyerinin önemli bölümünü aksiyon filmlerine dayıyan ardından The Jackal'da izlediğimiz Bruce Willis, Mision Impossible filmlerindeki Tom Cruise, Bourne serilerindeki Matt Damon'ın izinden önce kadın oyuncular gitti. Matrix'teki Carrie Ann Moss, Crouching Tiger, Hidden Dragon'daki Michelle Yeoh, Resident Evil serisindeki ve Ultraviolet'teki Milla Jovovich, Æon Flux'taki Charlize Theron misali kadınlara pek bir yakıtı bu aksiyon karakterleri. Şimdi onların izinden bir genç kız gidiyor: Hanna.

Karlarla kaplı bir ormanda eski ajan Erik Heller tafından yetiştirilerek arapçadan, ispanyolcaya, almancaya, italyancaya, ingilizceye kadar bir çok dili akıcı biçimde konuşabilen bunun yanı sıra aldığı eğitim sayesinde uykusunda bile kendisine yönelik tehditleri algılayıp saldırıları geri püskürtecek ve hasmını etkisi hale getirmeye hazır bir ölüm makinesi olarak yetiştirilip, büyüyüp onaltı yaşına gelmiş Hanna bir gün aniden medeniyete döner. Onu tek başına çıktığı kıtalar arası bir yolculuk ve yolu üzerinde bolca ölüm tehlikesi beklemektedir. Tek bir amacı vardır ve çok kararlıdır izleyicinin görevi bu amacın ne olduğuna odakanmaktır. Eğer amacı olmazsa film çok manasızlaşacaktır.

Bütün filmi Hanna'yı canlandıran 1994 doğumlu oynucu Saoirse Ronan götürüyor. Onun içinde yer almadığı sahne sayısı çok az. Atonement filmi ile yükselişe geçen oyuncuyu, City of Ember, Death Defying Acts, The Lovely Bones filmlerinden hatırlıyorum. İlginç bir yüzü var abartısız oyunculuğu ile en ağır sahnelerin hakkını veriyor. Başta Eric Bana, Cate Blanchett ve Olivia Williams olmak üzere bütün oyuncular rollerinin gereğini yerine ustalıkla getiriyorlar. Temiz bir yönetmenlik işi çıkaran Joe Wright şansıdır usta oyuncuların her biri rollerinin hakkını vermektedirler. Filin müziği de gayet başarılıdır, The Chemical Brothers hayranlarının kulakları aksiyon sahnelerinde de, temponun düştüğü anlarda da bayram etmektedir. Gelin görün ki filmin tek zayıf yönü senaryosu. Çok iyi oyuncular ellerindeki rollerle ne yapacaklarını bilemez haldeler, kötüler kötüdür de niye kötüdürler bir muammadır, iyiler neden iyidir bilinmemektedir, onları kötü ya da iyi konumuna oturtacak eylemleri filmde görmeyişimizin sebebi senaryosu elbette. Ayrıca koskoca filmi zileyip de acıma, vicdan gibi duygulardan arındırıldığı söylenen Hanna'nın öfkesini de anlayamamış olmak, koskoca seyahatin nedenini bilememekfilmin tek ama en önemli eksikliği. En azından bir kez daha yazılsaydı sonuç etkisi uzun yollar sürecek bir film olabilirdi ama malesef bunca emek izleyicisinin karşısına vasat bir film olarak çıkabilmiş. Yine de izlemesi kolay, kendine baktıran bir film.

Hanna - 2011
Yönetmen: Joe Wright
Senaryo: Seth Lochead'in öyküsünden Seth Lockhead ve David Farr
Oyuncular:
Saoirse Ronan, Eric Bana, Cate Blanchett, Olivia Williams, Tom Hollander, Jason Flemyng...
Müzik: Tom Rowlands, Ed Simons
Seyreden: Ben tabii ki.


11 Haziran 2011 Cumartesi

Seçimler

Alien serisinin hayranlarından birisiyim, ilk iki Predator filmini de severk izlemiştim "AVP" (Alien Versus Predator" filminin çekileceğini duyunca çok heyecanlanmıştım. Afişinde şu yazılıydı film ortaya çıktığında "Who ever wins, we lose" yani kim kazanırsa kazansın biz kaybederiz. Film tabi hayal kırıklığıydı. Beğenmedim. Ama afişetki o sloganı zaman zaman anımsarım.

Evet hayat bize sanslar sunuyor, seçimlerimizi kendimiz yapıyoruz. Evet dağdaki çobanla TV'de boy gösteren üniversite bitirmiş emekli mankenin oyu eşit. Evet sırf bu yüzden cehaletin hüküm sürdüğü yerde gerçek demokrasinin işlemesini hayal etmek sadece hayal.

Ne diyelim iyi oynayan kazansın ya da kısa çöpü seçen kazansın.