9 Haziran 2011 Perşembe

Albayım Beni Nezahat ile Evlendir

Canlandıracağım karakterin kendi başına davranabilen hikaye kahramanı olması fikrinde usta ile anlaşmıştık. Bunun nasıl olacağını henüz bilmiyorduk. Herhalde bir hikayenin akışı içinde birlikte çözerdik. Figüran rolünde de olsa, daha önce bir hikayede bulunmuş biri olarak üzerinde öncelikle durmak istediğim konular vardı. Deneyimlerimi şart şurt olarak değil de, ortak çıkarlarımız adına tedbir olarak takdim etmek istemiş ve "Usta," dem,şt,m, "Size usta diyebilir miyim? Bu beni havaya sokar."

Cevap vermedi. Bir grup ateş böceğini kozasından saldı. Böcekler havada, bezik oynayan kadınlar çizdiler. Sonra resmi bozup altı kol iskambil oynayan adamlar çizdiler. Adamların yüzüne oyun esnasında birbirlerine yanak şişirme, burun oynatma, kaş-göz ile manyal verişler çizdiler. Oynarken oynayan adamların yanına gelip oturan küçük bir çocuk çizdiler. Çocuğa, "Baba, annem çağırıyor, misafir geldi." diyen bir konuşma balonu çizdiler. babaya, "Otur bir gazoz iç, sonra gideriz." cevabını çizdiler. Diğer adamlara, maraza çıkarıp oyunu bozmasın diye çocuğa yönelik bir takım şirinlikler çizdiler. Çocuğun gözlerine, "Ben bu madsadan en az bir gazoz daha çıkarırım." bakışı çizdiler. Sonra, pencere kenarındaki bir masaya oturmuş, pencereden dışarıya bakan bir adam ve havaya, mekanda kurdela kıvrımlarıyla dolaşan şarkının sözlerini çizdiler:

"Sen hep beni mazideki halimle tanırsın
Hala bilirim, boş yere bekler, inanırsın."

Pencere kenarındaki adamın dönüp şarkıya bakışını ve bakışı taşıyan yüzü çizdiler. Adamdaki yüz benimkiydi.
"Bunu nasıl yaptın?" dedim.
"Neyi?"
"Yüz benim yüzümdü."
"Belki de sendeki yüz onundur." dedi usta.
"Olabilir." dedi kedi, "neticede herkes bir hikaye kahramanı. Dert etme."
Resim dağıldı. Gece, yıldızlar, saray ve cart turuncu ışıklarıyla camiler belirdiler. Kız kulesi önünden kapkaranlık hayalet gibi bir gemi, kıçında "Danube" yazısı ve yazıyı aydınlatan ışık ile geçti.

Huylandım. Usta, sakin görünüşünün ardında mesele çıkarmaya meyyal huzursuz bir tipti. Kedinin yürüdüğü yolu kestiremedim. Sadece bu cevaplar bile, arıza çıkartacağının belirtisiydi ve geri dönmem için yeterliydi. Fakat kendi başına davranabilen hiaye kahramanı fikri, bütün cazibesiyle ışıl ışıl parıldıyordu. Sırrı elime geçirebilirsem kimse beni kurmadan herşeyi kafama gmre kurabilir, jönün allahı ya da Kraliçe için çalışan mevki sahibi başarılı biri olabilirdim. Esmer bir direğe bağlanmış, giysileri orasından burasından yırtılarak açılmış ve ziynetleri saçılmış sarışın kızı, kızılderili kampına dolu dizgin girip, altın dişli, çarpık dişli, psi gülüşlü Arapların elinden kurtarabilirdim. Bu arada telef ettiğim, kızılderililerden biri, "Bir hışımla geldi geçti, hey hey, Hızıroğlu Mustafa bey..." türküsünü mırıldanır, diğeri son nefesini verirken Suzi'ye Kurmançi dilinde sorabilirdi:
"Abi ibne mi, yenge?"
"Hayır" diyebilirdi Suzi, "Con Veyn dayısı olur."

Müstesna fikirlerimi kendime sakladım. Kimseyi ürkütmeden sakin ve ağır yol almalıydım. Eğer kendisi için doğru olanı isteyebilmek bu idi ise, birinci adımı halletmiştim. Sırada, kendi başına davranabilmek vardı.

"Önce kitabın kalınlığı konusunda konuşmamız gerekiyor usta." dedim kediyi yok sayarak, "İnce kitap ucuz oluyor, ucuz kitap dağıtımcının ilgisini çekmiyor. Dağıtımcılar ellerinde daha kalın şeyler tutmak istiyorlar. Ayrıca ince kitaplar elden ele dolaşarak okunduğundan daha az satıyor."

Bekledim. Sessizdi. Böcekleri saldı. Böcekler bu kez "Beyaz Elif Hanım ile Meyrem oğlu Sülman İsa Bey'in gece vakti Söke yaylalarında aya bakıp, ezberden Kelile ve Dimme masalı okumasının resmi"ni çizdiler.
"Usta" dedim "beni duydunuz mu?"
"Duydum" dedi, "fakat ne sakıncası var?"
"Ne sakıncası var?" sorusunu duymazdan gelip, "bir şey ekleyebilir miyim?" dedim. "Eğer başka dile çevrilmesini istiyorsanız, tüpgaz dağıtan müzikli kamyonetlerden söz etmeyin. Fransızlarda böyle bir şey yok."
"Çeviri ha?" dedi kedi, "Haklı. Tevazu gerzekler içindir derler."
"Öyle mi?" diye bir ses geldi ustadan.

İkili sohbetin benimle ilgisinden emin değildim. Çok da umurumda değildi. Benim de kendime göre bir ağırlığım vardı ve istediğim zaman kullanabilirdim. "Son olarak usta," dedim, "izninizle söylemek isterim, yereld eğerler işi güçleştiren şeyler. Pazarı daraltabilirler."
"Ne pazarı?"
"Salı pazarı, perşembe pazarı... Tezgah üstüne çıkıp, göğsüne Diyarnakır karpuzu sığabilecek büyüklükte sütyenleri takıp al.. al.. Türkan Şoray bile aldı... Tütünce Roza Türkan'dan gördü aldı.. diye bağıran bıyıklı satıcıların çarşamba pazarı." dedim içimden. sonra birden, at pazarı, saman pazarı, esir pazarı, avrat pazarı, tavuk pazarı, bildiğim bütün pazarlar, kuruldukları günler, semtleri, pazarcıları, zabıtaları, cepçileri fortçuları, sabahçı akşamcı, çürükçü ucuzcu mostracı müşterileri ile geçti içimden. İçim daraldı.


Yazar: İlhami Algör
Kitap: Albayım Beni Nezahat ile Evlendir
Yayınevi: Dost Kitabevi - 2000

2 yorum:

  1. çok ama çok beğendim ben bu kitabı, mutlaka okumalı.

    YanıtlaSil
  2. Mefisto;

    Eğer bulamzsan "Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku" da aynı biçimde yazılmış bir kitap çok keyifle okunuyor :)

    YanıtlaSil

Yorumlar