31 Aralık 2010 Cuma

Mutlu Yıllar

Bittiğine mutlu olduğum bir yıl oldu. Bittiğinden emin olmak için bile olsa dönüp arkama bakmayacağım bir yıl olarak geride kalacak sanırım. Çift yıllar oldum olası iyi gelmez bana, her seferinde sinir bozan bir olay mutlaka olur. Bu yıl rekor kırdı. Ardarda geldi herşey, her konuda ayrı bir taarruza uğradım. 2010 yılına girmeden bir kaç ay önce gördüğüm bir rüya zaten karşıma dikilecek engellerin özeti gibiydi. Yıl gelmeden kara gölgesi 2009'un son aylarında üzerime olanca ağırlığı ile düşmüştü bile. Tedbirliydim, başıma her yeni halt geldiğinde biliyordum zaten geleceklerini. O yüzden adımlarımı da hızlı ve kararlı biçimde attım. Şu an itibariyle oturup saysam beş tane saçma sapan olayla hayatın beni imtihan ettiğini görüyorum. Dursunlar bir kenarda. Tecrübe hanemize tecrübe katmış olduk. İnsanlar ile ilgili ilk izlenimlerimin ne kadar doğru olduğunu görmüş oldum. Bundan sonra ilk görüşte ruhunu okuduğum hiç kimseye bir tane bile kredi yok. Tanıştığım vakit o an aklımdan nasıl geçtiyse o kişi aynen öyledir. Lüzümsuz insanlara değer verip vakit harcamak gereksiz çaba kaybı. Neyse işte böyle. Bitti mi sahi bu yıl? Bitmemiş.. Ama bir kaç saati daha varmış öyle diyorlar. Geçer o zaman bence. Eli mahkum.

Bir arkadaşım düş gibi bir yıl geçirmemizi diliyor, ne kadar güzel bir dilek değil mi? Güzel hatırlanacak düş gibi bir yıl geçirmenizi diliyorum ben de. Tüm sevdiklerinize mutlu, huzurlu, sağlıklı güzel bir düş gibi gelsin yeni yıl.

Sevgilerimle..

23 Aralık 2010 Perşembe

Bombala Ve Kurtul

Evdeki PC beni deli edecek. Blogger haricindeki her yere girebiliyorum. Blogger sayfalarini ziyaret edebiliyorum ancak kendi kontrol panelime kendi bilgisayarimda giremiyorum. Kendi bilgisayarim disinda girebilecek bilgisayar da hep bulunmuyor. Telefondan girip sonunda kor olup cikmak da mumkun ama kalsin karinca gibi harflerle ugrasamam. Sadece yorumlari oradan onaylayabiliyorum. Post yazmak mumkun degil. Kafayi fazla takmiyorum ama denemedik yol kalmadi desem abartmis olmam. Her yolu denemek ve cozum bulamamak hayli yipratan bir deneyim oldu zaten.

Bombalasam diyorum hepten kurtulsam. Omrumun geri kalanini bir internet kafede gecirsem.

25 Kasım 2010 Perşembe

Saraylı

Oya&Bora ya da ilk yıllarında Grup Denk olarak örovizyon macerası uğruna bir araya gelmiş ikilinin aslında fena sayılmayan şakıları vardı. Bora Ebeoğlu'nun bet sesini albümdeki solo şarkılarda duyuma hevesine ve esinlenmeden bir kaç gıdım daha fazla yabancı şarkıları andıran külliyata rağmen arada fena olmayan özgün işleriyle 1997 yılındaki albümlerine kadar hayatlarını sürdürdüler.

İki hafta kadar önce Topkapı Sarayını elimde video kamera ile japon turistler gibi gezip ilgimi cezbeden teferruatı kaydederken dilimde Oya & Bora'nın Saraylı şarkısının nakaratı ile kendi kendimi eyendirmekle meşguldüm bir taraftan.

Aşkımın önünde kimse duramaz
Kafayı taktım sana bana gül biraz
Gözlerim gözüne çarpıldığında
Eridi kalbim o an bağlandım sana


Bu saraylara müzelere bu ara bir sık gider oldum, hikmeti "müze kart"ta gizli. 20 TL bayılıyorsunuz ve 36 gün boyunca yurdumuzun resmi müzelerine bila ücret dalabiliyorsunuz. Hal böyle olunca İstanbul bir kazansa ben ve kameram kepçe misali dolan babam dolan, karıştırıp duruyoruz her taşın altında ne gizli diye bakma merakı da doğuştan.

Merak kediyi öldürdü der o gıcık ingiliz milleti, kedi olmadığım için bu dolanımı bol merak turlarımda beni bekleyen bir tehlike olduğunu sanmıyorum.

Topkapı Sarayı'na bir önceki gidişim kadar kalabalık. Özellikle öbek öbek turist grupları car car bağrınan türk turist rehberleri insanın kulaklarından, kulaklarından giremediklerinde gözlerinden içeri bolca antipati boca ediyorlar. Öylesine bir itiş kakış hali. Saray değil salı pazarı mübarek. Ben kuytu köşelerdeki otu, börtüyü detay olarak kullanmak üzere kaydediyorum.

Ne yer ne içersin kimlerle gezersin
Meraklıyım hayır dersen
Beni çok üzersin eyvah..


Böyle ota, kozalağa konan çimeni didikleyen kuşları çekiyorum, arkadaki yüzlerce yılık ağaçların uzun dalları arasında yol bulan güneş ışıkları fonda tuhaf ışık hüzmeleri oluşturuyorken falan. Saraylı ile karşı karşıya geldim.

Saraylı Topkapı Sarayı'nın mesken tutmuş bir sokak kedisi. Hayli arkadaş canlısı, insanlara alışkın. Çağırdığınızda koşup geliyor, çömelirseniz patisini dizinize koyup yüzünü size doğru çevirip gözlerinizin içine bakıyor. Tertemiz bir kürkü var. Bu bahçedeki kedilerin hepsi bakımlı, iyi besleniyor olmalılar, mutlu ve oyuncu duruşlular. Saraylı da mutlu. Kuyruğunu soru işareti gibi kıvırıp gözlerinize bakıyor bir müddet. Belli ki oyun oynamak istiyor. Vdeo kameranın muhafazanın kenarındaki askısı ile oynatıyorum bir müddet. Derken beni bırakıp çimenlerin üzerinde hoplayıp zıplamaya başlıyor.

Saraylı'nın yüzü için "Opera'daki Hayalet" desem hani cuk diye oturacak. Yüzünde siyah renkler hakim ama burnunun yarısı siyah, yarısı beyaz. Bu tezat renkler hoş bir "V" harfi oluşturuyorlar. Sağından görseniz başka solundan görseniz başka kedi olduğunu zannedebilirsiniz. Ama değil bir vücutta saklı iki kedi sanki. Hakikatten de öyle, kah neşelenip kuyruğunu kovalıyor, kah oturup etraftaki kedileri ve insanları süzüyor.

E tabi koca saraya kedi sevmeye gelmedim elbette, "baş baş" yapıyoruz Saraylıya.

Kalk gidelim de saraylı
Bak dikiz aynam kalaylı
Gel bir gel bir gel bir gel koynuma
Minderi kendinden yaylı


Bir kedinin resmini çekmek cidden zor istediğim pozu elde edemeden bir sürü resmini çekiyorum Saraylı'nın. İçlerinden birini seçip buraya koymak için karav vermeyi beceremiyorum. Seçtiğim dört tanesini olanca photshop beceriksizliğimle de olsa bir araya getirip dördüz bir kedi ailesi üretmeyi başarıyorum.

Fotoğraf: 4 Poz Saraylı - D.M.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Sarmısaklı Kraker Kokteyli

Allah bir boğaz vermiş, biz de can boğazdan geliyor demiş mazeretimizi bulmuşuz. TV karşısında insanın bazen içi geçiyor uyuyakalıyor hal böyle olunca atıştırılamdan da durulmuyor. Hazır atıştırmalıklardan gövdeye indirip bir alay ne idüğü kafa kurcalayan kimyevi madde katkılı gıda maddesine ve onun haşırtı üreten torbalarınamaruz kalmaktansa tıpış tıpış mutfağın yoluna koyuluyoruz.

Filmimiz "Ejderha Dövmeli Kız" eh bunun 1'i var, 2'si var, 3'ü var. Düpedüz Milenyum Trilojisi. Triloji dendi mi benim için akan sular durur. O trilojiyi izleyişim boyunca etrafıma kıtlık zamanı muhasara altında kalmışcasına yetecek kadar atıştırmalık toparlamazsam huzursuz olurum. Demek ki kalorisi, karbonhidratı az birşeyler hazırlamak şart bu trilojinin hatırına. O zaman ne yapabiliriz? Buldum: Sarmısaklı Kraker Kokteyli!!!

Bu akdeniz damak zevkine uygun atıştırmalığı hazırlamak için gereken malzemeler şunlar:

2 farklı torba dolusu türde kraker
5 diş sarmısak
1 tatlı kaşığı kırmızı pul biber
1 tatlı kaşığı kekik
1/2 tatlı kaşığı karaiber
2 çorba kaşığı zeytinyağı

Sarmısakları soyup incecik hale getiriyoruz. mininiminnacık sarmısak parçaları, pul biber, kırmızı biber, kekik, zeytinyağını ufak bir kasede iyice çırpıyoruz. Fırın tepsisine önce küçük şekilli krakerleri döküp hazırladığımız karışımın yarısını bunların üzerine fırın fırçası ile sürüyoruz. Yağlanıp baharalanmış krakerlerin üzerine bu sefer çubuk krakerleri sıralayıp kasedeki kalan karışımı çubuk krakerlere aynı biçimde sürüyoruz. 200 derecede ısıtılmış fırına tepsimizi sürüyor ve krakerler hafif kahverengimsi, pembesi bir hal alıncaya kadar bekliyoruz. Beklerken o canım kekik ve sarmısak kokusu evi sarmaya başlıyor, bu kokuları teneffüs edierken ağzımızın suları akıyor. Etrafa hiçbir şey belli etmeden bekliyoruz. Krakerlerimiz güzelce kızarınca fırından alıp geniş bir kasenin içine boşaltıyoruz. Yanımıza krakerlerimizi, Zero-Cola'mızı, yağı azaltılmış bir kutu yoğurdumuzun içine az nane ekleyip karıştrarak yanımıza alıyoruz (icabederse krakerleri yoğurda banar yeriz nolur nolmaz). Zerolanmış Cola'ya yağı azaltılmış yoğurda bakılacak olursa ve de dostlar alışverişte görürse rejimdeyiz güya.

Geçiyoruz TVnin karşısına ucundan başlıyoruz bu kokusu ile baş döndüren hafif acılı kraker yığınımızı kemirmeye. Afiyet Osun.

Buyrun Buradan Bakın !!!

Ekim ayının son günlerinden beri internette dolanan bir iddia var, Charlie Chaplin'in The Circus isimli filminin 1928 yılında ilk gösterimi yapılmak üzere iken sinema salonunun dışında gezen tombik bir hanımefendi hem haldır haldır yürüyüp, hem de cep telefonunu kulağına yaslamış harıl harıl laf yetiştirmekle meşgul vaziyeteyken görüntülenmiş. Bu kayıt da söz konusu filmin DVD'sinin ekstralar bölümünden gözünden hiçbir şey kaçmayan cin mi cin bir izleyici tarafından keşfedilmiş.

Görüntü bir anda video paylaşım sitelerinin en çok hit alan dosyalarından bir tanesi olmakla kalmayıp; bir çok blog, forum ve haber sitesinin üzerinde en çok geyik yapılan konusu haline geldi. Kimileri kadının benliğini cep telefonunun içinde bulmaya çalışan, çabaladıkça daha çok kaybolan günümüz gençlerinin ilk atalarından bir zaman yolcusu olduğu iddiasıda. Kimisi bunun o dönem işitme kaybına uğrayanların kullandığı duymayı güçlendiren bir cihaz olduğu görüşünde. Bazıları da herşeyi illaki akıl sınırlarına yaslandırmazlarsa dünya ayaklarının altından kayıp gidiverecekmişgillerden, bunun DVD satışlarını parlatmak için yayın haklarını elinde bulunduran kuruluş tarafından icat edilmiş bir pazarlama cevvaliği ve de aklı evvellliği olduğu görüşünü destekliyorlar.

Ama ben ne diyorum; "görünen köy kılavuz istemez". Ben gördüğüme inanrım arkadaş. Buyrun burdan bakın:




23 Kasım 2010 Salı

Marie Antoinette'in Suçu Ne?

Tarih anglosaksonların tuhaf espri anlayışı üzerine şekileniyor ve Marie Antoinette Suçsuz. Aslında neresinden başlayacağıma henüz karar veremdiğim bir konu bu. Ama yazmazsam önce üşenip, ardından boşverip, derken kısa süre içinde unutuyorum ve uçup gidiyor böyle güzide konular zihnimin berrak bölgelerinden karanlık kenarlarına doğru. Sonra bir daha hatırla hatırlayabilirsen.

Öncelikle şu ingilizlerin espri anlayışında zere kadar hazetmediğimi belirteyim. Fransızların ülkemizi kendi dillerinde Turquie olarak adllandırmasının ardından, bu kelime okunduğu zaman duyulan sesin kendi dilindeki hindi kelimesini andırması üzerine ve Osmanlı'nın alay edilecek hale düşerek tarihin tozlu sayfalarına itilmiş olmasının kendisine verdiği hazla ingilizin biri ülkemizi kendi diline Turkey olarak tercüme etmiştir. Ne kadar komik. Biri lafı gerisinden anladı, üzerine espri inşa etti diye onlarca yıldır Turkey aşağı, hindi yukarı. (Fransızca da "grec" kelimesinin hem "yunanlı" hem de "hırsız" anlamına gelmesi yunanlıları çılgına çevirmiş ne yapıp ne edip fransızların dillerinden sözlüklerinden bu kelimeyi çıkarmasını sağlamışlardı seneler önce. Ama nerede bizde böyle bir dirayet.)

İngilizin espri anlayışından nasibini alan bir biz değiliz elbette, avusturyalı bir prenses Marie Antoinette zamanı geldiğinde zamanının usullerine göre bir mantık izdivacı yapmış, sırası geldiğinde Fransa kraliçesi olmuş ardından da boynu giyotin altında ortasından ikiye ayrılmıştır. Kafası hasır sepete, vücudu dizleri üzerinde. Kadına verilen bu insanlık dışı ceza yeterli görülmemiş olsa gerek kendisinin etmediği bir laf da onunla anılır olmuştur; "Ekmek bulmazsanız pasta yiyin!".

Bu sözün fransızcası "Qu'ils mangent de la brioche" gelin görün ki, ingilizin diline düşünce olmuş olan, bu sözü "Let them eat cake" olarak çevirmeyi uygun bulmuş herifin teki. "Brioche", "cake"e dönüşünce edilen lafın anlamı tamamen değişiyor. Nasıl mı? Cake ingilizcede pastaya verilen isim, ancak fransızcada brioche denilen nesnenin pasta ile alakası yok. Bu lafı n biraz sonra açıklayacağım asılolarak edildiği vakit Fransa'da kanunlar uyarınca ekmek fırınlarında iki çeşit ekmek üretiliyor birisi normal ekmek diğeri ise brioche adı verilen yumurtalı ekmek. İkisi de aynı fiyata satılıyor. Ekmek bulamadığını haykıran insanlara "gidip pasta yesinler" demekle "Brioche yani diğer ekmekten yeseler ya" demek arasında büyük bir empati farkı var.

Marie Antoinette'in bu sözü ettiğine dair kayıtlı bir belge yok, bilakis Fransız devriminden bir yıl kadar önce Avusturya'daki ailesine yazdığı mektuplarda un kıtlığı çeken halka ne kadar üzüldüğü onlara nasıl yardımı dokunacağını bilemediğini anlatmakta.

Jean-Jacques Rousseau'nun 1769 yılında yayınlanan "İtiraflar" isimli kitabında geçer bu ifade. Bu tarih Marie Antoinette'in evlenmek üzere Fransa'ya doğru yola çıkışıdan tam bir yıl öncedir. Hatta yazar, M. Antoinette daha on yaşındayken kaleme aldığı mektuplarda da bu hikayeyi anlatır. Rousseau; yaklaşık yüz yıl kadar önce bir ispanyol prensesin bu sözü söylediğini yazmıştır, bu prenses de sonradan Fransa Kralı XVI. Louis'in karısı olan Kaliçe Maire-Therese'dir.

"Let them eat cake" sözü de bir güzel dünyayı sarmıştır, Marie Antoinette'in kesik boynundan aşağıya doğru yafta gibi sallanmıştır. İngilizin espri anlayışı yüzyıllardır değişmemiştir.


22 Kasım 2010 Pazartesi

Hoş Bir Mim

Kitap kurtlarının cevaplarken mest olup adeta bayılacağı bu güzel mim Aydan Atlayan Kedi'den geldi.

Açık seçik ve net biçimde anlaşılır kuralları olan mim şöyle;

"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Mim Kuralları:

1 - Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
2 - Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
3 - Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
4 - Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
5 - Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
6 - Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Şimdi böyle trak trak maddeler sıralandı mı ben de bu kurallara uyarım arkadaş. İtaat benim genlerime işlenmiş bir ince iş. Yalnız gelin görün ki şöyle bir sorunum var son aylarda İstanbul'u mesken tuttum, İzmir'de kendim evim yerine annemin evinde kalakalıyorum. Annem eski kitap kurtlarından ama bir gün ona gelenler gelmiş 800 civarı kitabını karşı komşuya "Al senin olsun, sıkılınca okursun" diyerek vermiş. Hoş bu konuyu tasvip etmediğimi söyledim, ama söylediğimde iş işten geçmişti zaten. Kitapların verilmesine karşı değilim elbette ama kitap sevgisinden eser olmayan bir kadına yüzlerce kitap verdiğinizmi sonrasında ne olacağı malum; ya en yakındaki çöp kutusuna ya da eski kitap alan yere kilo hesabıyla ışınlanırlar. Neyse efendim. Durum böyle olunca benim seçim yapacağım kitap saysı fazla değil. Olanca kitabı yerlere saçtım. Anaaa ne göriym, evde kalan kitap ırkının çoğu kediler hakkında değil miymiş. Bu kedi deliliği husuusnda kime çektiğim anlaşıldı sanırım. En üstteki kitabı seçtim, açtım 55. sahifesini. Buyun bakalım:


Sokak kedilerini zaman zaman toplayıp kafeslere kapattıklarını, sonra da zehirleyip öldürdüklerini duymuştu bir yerlerden. Bir de televizyonda bu konuda kedilerden yana bir film seyretmişlerdi sahibiyle birlikte. "Sokaklarda gezersen, seni de böyle yakalar götürürler" demişti sahibi. Pek inanmamıştı, ama sokağa kaçma isteği de azalmıştı o günden sonra. "Demek ki Teko'yu kötü adamlar annesiyle birlikte yakalayamamışlar. Peki o zaman neden bir daha eve dönmemiş? Kederli yüzlü kadın öyle yazıyor resmin arkasında. Ben olsam ne yapardım? Sahibimi götürseler kalır mıydım bu evde, yoksa kaçar mıydım?" İçi korkuyla ürperdi. KOskoca bir dünyanın ortasında yapayalnız hissetti kendini. Teko'ya ilk olarak kızmadı. Hatta sevgiyle düşündü onu. "Şimdi nerededir? Ne yapıyordur? Ya annesi? O nerelerde acaba? Tutup kafeslere tıktıkarı kedileri sonra gaz odalarında ya da zehirleyerek öldürüyorlarmış. Televizyndakini film seyerederken gördüm. Teko'nun annesini de acaba?... Oh! Hayır. Olamaz. KEndi kendilerine yapamazlar bunu insanlar... Aslında gülmeyen, sadece dudakları ile gülümseme taklidi yapan kadın, - Teko'nun annesi - fotoğrafın arkasına o yazıları yazdığından b yana çok çok yıllar geçmiş. Neredeyse ortalama bir kedi ömrü..."

Oya Baydar'ın Kedi Mektupları isimli romanının 55. sayfasında yazılı olanların bir bölümü bunlardan ibaret. Bendeki Can Yayınları'nın 1992 baskısı.

Yalnız olay hoşuma gitti. İzmir'e gittiğimde kitapları açıp açıp hepsinin ellibeşinci sayfasına göz gezdirmek, ya da bir başka gün hepsinin bir başka aynı numaralı sayfasına bakmaktan ibaret bir nevi kitap falı beni bekliyor.

Mimin kurallarından biri de bunu üç bloggera iletmek tabi, unutmayalım sevgili arkadaşlarımızı da bu oyuna davet etmeyi. Vampircik sözlükten arkadaşlarım Tulkas ve Pastafaryan ile Lunaparkta Yaşamak mimledim sizleri. Kolay gelsin.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Böyle Bir Bayram

Bazen oturup kafamı hiç gereksiz konuları düşünerek yoruyor, bunu yaparken de düşüncelerimin gidişatının esiri ile etrafı mendebur bakan gözlerimle süzüyorum. Bir göz göze gelen olsa korkacak.

Dün evden güzide ülkemizin bilimum yerlerine açılan elektrikli pencereden dışarıya bakarken gördüm: İki adam kurbanlık olarak satılmak üzere besledikleri bir ineği kamyonete bindirmek istiyorlardı. O an için kamyonete binmekte isteksiz olan hayvanı bu isteksizliğinden sıyırmak için kendisini bir güzel nakavt ettiler sonra da burnuna geçirilmiş demir halkanın ucuna bağlamış oldukları urgana asılarak zorla kamyonete bindirdiler. İnsanın gücü işte, burnundan bağlanmış hayvana haddini dakikasında bildirmeye yetiyor. Kısa bir süre sonra ömrü bitecek, Allah uğruna kurban edilecek olan hayvana gördükleri saygı bundan ibaret malesef hayvan yetiştiricisi görünüme büründürülmüş hayvanların. Televizyon ekranlarından bu görüntüler döküldü evlerimizin içine. Şeytan bunun neresindedir bilemedim. Akşam yemeği için sofroya oturmak üzereydim. İştahım kaçtı.

Bu sabah İstanbul'un bir semtinde yol ortasında benzeri bir muameleyi kurban etmek üzere satın aldıkları ineğe de layık görmüştü iki gürbüz türk vatandaşı. Bunu da gözlerimle gördüm. Orasından burasından bilimum biçimde bağlanmış bir ineği yumrukla, tekme ile gütmeyi kimse kusura bakmasın, asla insanca bulmuyorum. Allah uğruna kurban edilecek bir hayvana saygı gösterilmesi gerektiğin düşünen sıradan bir vatandaşım işte.

Tatsız görüntüler bunlar, insanın canını sıkan şeyler. Bayram kutlaması yerine geçecek bir şeyler yazayım derken yine aklıma geldi canım sıkıldı. Hayvanlara vahşet sadece ülkemizde uygulanmıyor elbette. Farklı biçimlerde sergilendiği muhakkak. Belki bize biraz daha fazla olabilir, istatistiklere bakmadım.

İspanyol olsak Kurban Bayramını hangi geleneklerle ve nasıl kutlardık bilmiyorum. Ancak bazen gözlerimi kapatıp hayal ediyorum.

Kurban Bayramınız Kutlu olsun, Sevgilerimle.



11 Kasım 2010 Perşembe

Alışveriş Merkezi Kedisi

Bugün niyetim Topkapı Sarayı'nda resimlediğim bir kedi ailesinden bahsettiğim bir yazıyı bitirmekti ama gayet doğal olarak önce boğazlar sorununu halletmem gerekiyordu. Sabah saatlerinde alışveriş merkezlerine gitme lüksüne yeni yeni alışıyorum. Erken saatlerde hepsi bomboş. Benim gibi bir kaç avareden başka kimse yok. Alışveriş rahat yapılıyor, ne yoruluyorsunuz ne de yürümekten aciz insanlarla burun buruna gelip siniriniz tepenize çıkıyor, sıra da yok rahatça öde ve çık.

Bu sabah alışverişimi yaparken "Aç tavuk kendini darı ambarında zanneder" atasözünü düşündüm bir müddet. Hayalleri olmasa yaşayamaz insan, en yoksun olduğu anda bile kendisini arzuladıkları ile çepeçevre düşünmeden edemez. Hayal etmek bedava ama hayallerini gerçekleştirmek de bila ücret değil. Hayaller bedelini ödemeden gerçekleşmiyor ne yazık ki. Belki bir kaç kişiye piyango vuruyor, o da hayallerini gerçekleştirebiliyor.

Bugün darı ambarına düşmüş tavuk misali bir canlıya rastladım. Carrefour'da konserve ile zeytinyağı bölmesinde yürüyordum ki, promosyon ürünlerinin önünden geçerken rafların en altındaki ahşap alanda tuhaf bir kıpırtı sezdim. Dönüp baktığımda ürkek iki göz ile karşılaştım. Korkmuş kediler olanca çaresizliklerine rağmen sevimli gözükürler nedense. Bu sevimli canlının kalbi neredeyse duracak gibiydi, burnu bembeyaz, kaçacak delik arıyordu. Ve aradığı deliği de bulmuştu. Konserve bölmesindeki promosyon raflarının altındaki tahtaların içindeki oyuklar.

Aç bir sokak kedisinin bir süpermarkette mahsur kalması tam bir çizgi film konusu ama bir de kedinin iç sesini dinlemek lazım. Aç kedi, sosis, salam, peynir ambarında adeta. Hatta fare desem? Zayıf bir ihtimal değil çirkin bir ayrıntı olsa da.

Korkan kediye yardım etmek isteseniz de sizin niyetinizi bilemez ve yardım etmek isteyen kimseden kaçar gider. Ben buncağıza çok acıdım, sosislerin olduğu bölmeden bir kutu attım sepete, tekrar kedinin yanına gelip onu bir miktar sosis besledim ki bana birazcık güvensin. Belki biraz güvendi kocaman tüysüz ve şekilsiz bir iki ayaklı onu besledi sonuçta. Yine de güvenli bir şekilde onu alışveriş merkezinden dışarıya çıkarma çabam sonuçsuz kaldı. Kedi karnı doyunca konserve bölümünden kuru gıdaların olduğu bölmeye kaçtı. Görevlilere içeride mahsur kalmış bir kedi olduğunu ve çok korktuğunu söyledim. Bana inanmadılar, çektiğim resimleri gösterince boş gözlerle ilgisizce baktılar bana. İşte o anda zihnimde düşünce ampulleri flaş şeklinde çaktı. Kedi sıradan bir sokak kedisi değil de orada faresel güvenlikten sorumlu bir personel olabilirdi pekala. Gerçek kimliği ortaya çıkmasın diye benden uzağa kaçmış, sakanmış bile olabilirdi.

Carrefour'da alışveriş edenler gıdalara fare bulaşmadığından emin olabilirler artık orada bir kedi bu konudaki güvenlik görevlisi olma vazifesini üstlenmiş olabilir. Uydurmuyorum belgeli konuşuyorum (Bkz: fotoğraf) Gizli güvenlik görevlisi kedi, farelere öz açtırmıyor. Çalışanlar kedinin varlığını biliyor ama müşterilerden gizliyorlar.

Alışveriş merkezinde, pet shop dışında bir kedi göreceğim aklıma gelmezdi, naiflik işte. Oysa bir bankanın tavan döşemeleri içinde bir yıldan uzun süre yaşamış ve o banka çalışanlarının dekorasyon değişinceye kadar o havanı oradan aşağıya indiremediklerini bile görümüştüm bir zamanlar.

Alışveriş merkezlerindeki petshoplara sergilene kedi ve köpeklere çok acıyorum bir de. Gelen geçen hayvancağızları mıncıklayarakya ya da en azından ilgisini çekmek için tuhaf sesler çıkartarak ruh hastası haline getiriyorlar minnak şeyleri. Acımazsız bir eylem olsa da çoğu insana cazip geliyor pet shopda satılmayı bekleyen hayvanı bir kenarından sevmek.

Fotoğraf: Korkmuş Kedi - D.M.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Henüz Hayattayken...

"Efendiler! Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!"

Mustafa Kemal Atatürk

4 Kasım 2010 Perşembe

Hidiv Kasrı Kedisi

Hidiv Kasrı'nın bahçesinde şehrin gürültüsünden kaçarak ılık bir sonbahar öğleden sonrası geçirdikten sonra, bahçedeki kafeteryalardan birisinde hoş vakit geçirebilirsiniz. Hoş vakit geçirmek için alkollü içkiler arıyorsanız, boş yere umutlanmayın. Hoş vaktinizi alkolsüz geçirmek mecburiyetindesiniz. Sıcak bir günde buz gibi biranın boğazınızdaki serinletici yolcuğundan zevk almak yerine yeşillikler arasına serpiştirimiş çiçek deryasına düşen ağaç gölgelerinde serinliği arayacaksınız.

Kafeteryalarda servis hızlı sayılır. "Garson var mı?", "Varsa nerede?" gibi sualler olmadan, yerinize oturduktan makul bir süre sonra garson elinde, masadakilere yeter sayıda menü ile çıkıp geliyor. Ve düşünme payı bıraktıktan sona siparişlerinizi alıyor.

Siparişlerinizi beklerken kısa bir sohbete dalabilir ya da gözlerinizi enfes boğaz manzarasında gezdirebilirsiniz. Tadını çıkarın.

Yiyecek bir şeyler söylediyseniz. Siparişinizin bırakılması ile birlikte aşağıdaki delikanlı beliriyor masanızın karşısında. Siz çağırırsanız koşarak, çağırmazsanız usulca yakınlaşıyor. Biz lafa dalmışız, kaşar peynirli tostumuzun kokusu baştan çıkarmış olacak bu kürkü nadide kediciği ki, bir de baktım, dört kişilik masanın benim tarafındaki kıyısında önce ki tane pati ardından iki tane ürkek kulak. Hidiv kasrının kedisi bize merhaba diyor. Umut dünyası işte bir kaç lokma kaşarlı tost peşinde anlaşılan. Hemen o iki pati, iki kulak resmini fotoğraflama istediğinizde çok geç kalmış oluyorsunuz. Böyle bir resim için önceden hazırda beklemek şart. Kedimiz iki ayak üstünde uzun süre duramıyor elbette. Hem de yüksek mi yüksek bir masa. Kolay değil böyle durmak bir kedi için elbette.

Ben coşup tostumun peynirinin yarısını kedi ile paylaşında aramızda hoş bir kısa dostluk kuruluyor. Ben baktıkça gözlerini kısarak bana bakıyor. Karnı doydu ya süzüm süzüm süzülüyor yakışıklı. Hırıltısını karşıdan duyabiliyorum. Birazdan yandaki masaya kaşarlı ve de sucuklu tostlar gelince aşkımız oracıkta daha başlamadan sona eriyor.

Kedi seven insanlar belki de istemeden kötülük ediyoruz sokak kedilerine. Hep şefkatle yaklaşıp biraz besleyip biraz okşayınca insan türüne güveniyor sokak kedileri ve hepsini aynı zannedip yaklaşıveriyorlar herkese, bilmiyorlar bazen zararlı çıkacaklarını, acı çekeceklerini.

Kedi yürürken topallıyor. Kimbilir kim arka ayağına zarar vermiş bir süre önce. Görünürde bir yara yok. Güzel kedinin arka ayağı birazcık kısa kalmış, artık topallasa da mesut, memnun masadan masaya geziyor bizimki.

Fotoğraf: Hidiv Kasrı Kedisi - D.M.

2 Kasım 2010 Salı

Çok Fazla Film

Son aylarda kitap olumaktan ziyade pek bir fazla film seyreder oldum. Bunda annemin evinin köşeşindeki dükkan sahibinin çok güzel dvdler getirmesi ve de Kadıköy'ün belli bir noktasındaki dükkandaki çocuğun filmlerden çok iyi anlaması ve şahane bir eski film koleksiyonu bulunmasının payı sonsuz.

Ben film içinde bir dünya kurabilen ve kurduğu dünyadaki mantığın içine öyküsünü oturtup seyrcisine ihanet etmeyen filmleri önemsiyorum. Ancak diğer taraftan da çerez niyetine olan filmleri de izlemeyi seviyorum. Hal böyle olunca en zırt teen slasher bile bazen ağzımın suyunun akmasına sebep olabiliyor.

Salim kafa ile oturup son dönemde izlediğim filmlerin listesini yapmayı kafaya koyup bilgisayarın başına çöreklendim;
Ghost Writer, Summer Hours, Kala, Amarcord, Ginger & Fred, Satyricon, Notorious, Life Boat, Martyrs, Alphaville, La Strada, When Father Was Away On Business, Inglorious Basterds, LA DernierVol, Pariste SOn Konser, Ma Mére, Blind Date, Bright Star, Beyaz Bant, La Haine, Stalag 17, The Baishment, Wait Until Dark, Christine, Eraserhead, Purple Noon, Birdman of Alcatraz, Karanlıktakiler, Gelinler, Fanny and Alesxander, Savaş ve Barış, Ve Durgun AKardı Don, Robin Hood, Dönüşüm, Vivement Dimanché, Elizabeth, Serbis, Martyrs, Ejderha Dövmeli Kız, Book of Eli, The Box (Charlize Theron), Prince of Persia, Case 39, Veda, Vavien, Gölgesizler, Canino, Me and My Sİster, Partir, Valentine's Day, Leap Year, Nine, The Lİves of Others, Garden State, Cargo 200, The Wİmpy Kid Movie Diary, Red, Dust of Time, Long Weekend, Kirot, Resident Evil - 4, Rec 2, Dönüşüm, 30 Days of Night 2, Spanish Movie, New Moon, Eclipse, The Last Airbender, The Dissapearance of Alice Creed, Mirrors 2, Punisher: War Zone, The Air That I Breathe, Day Breakers, Splice, The Box ( Theresa Russel), Ölüm Peşimizde, Deadly Encounter, S. Darko, Ölüm Zili,The Myth, Treasure Hunter, Iron Man 2, Knight and Day, From Paris With Love, Dersimiz Atatürk, Yahşi Batı, Ses, Gölgesizler, Outlander, Vinyan, Predators, IP Man, IP Man 2, From Within, Machete, The Devil's Tomb, Pirahna 3D, Repo Men.

Listem yaz yaz bitmedi unuttuklarım da var kimisinin türkçe ismini hatırlayabildim, kimisinin ismini hatırlayabilecek halde değilim. Google'da arayasım ise yok. Velhasıl filmle bozdum kafayı filmle yatar filmle kalkar oldum.

Cumartesi akşamı TV'de Acun Efendi'nin garip programını izledim; "Yok Böyle Dans". İlkokulda okuyan çocuk sallasa bundan daha güzel program ismi uydurur emin olun. Programdan aklımda yer eden gariplikler şöyle:

1 - Yarışmacıların program öncesi hazırlıklarındaki türkçe konuşmaları bile alt yazı ile verilirken Jüri üyelerinin ingilizce konuşmaları için herhangi bir alt yazı kullanılmıyor. (Pazar günkü tekrarında baktım yine yoktu)
2 - Acun acilen kendine ingilizce hocası tutsun ya da jüri üyeleri konuşmasın Acun onların yerine şunu dedi bunu dedi diye uydursun. Nasılsa yakışır.
3 - Metin Arolat dansetmiyor deve gibi hopluyor. Ayrıca çok bet bir sesi var. İtici.
4 - Güneri Civaoğlu dansetmek şöyle dursun, dansetmek bile istemiyor.
5 - Leila isimli kadın Tan Sağtürk'ün her dediğini anladığı halde neden dilimizi konuşmak istemiyor.
6 - Defne Joy Hanım'ın hikayesi ilginçmiş, babası amerikalıymış da Defne ülkemize yetişkinken gelmiş madem öyle ingilizcesi neden türk aksanlı?
7 - Neydi o ikoncan kılıklı kadının adı? 6 yıl Londra'da moda tahsili görüp gelmiş, ingilizcesi amerikan aksanlı.

Programı izledim, attım kendimi yatağa. Kulağımda müzikçalar, kulaklıklar. Doğru uykuya. Kolay rüya görmem ama gördüm mü tam görürüm. Bu kez de öyle oldu.

Evdeymişim. İzmir'deymişim. Yıkanmak istiyorum. Banyoya giriyorum. Banyo mutfak ile bahçe arasında uzun ve geniş bir holmüş aynı zamanda. İçerisi ve dışarısı gün ışığı ile apaydınlık. "Bu bahçeyi kim koydu buraya?" diye kendi kendime soruyorum.

Banyoda iki tane banyo küveti var biri boş, diğeri temiz bir su ile dolu. Ben dolu olanında duş almak istiyorum. Ama önce suyu boşaltmam lazım. Arkamdan bir kadın sesi fısıldıyor.;
"Dikkatli boşalt, pişman olursun"
Dönüp arkama bakıyorum kimse yok. Kuşkulanıp bahçeye çıkıyorum orası da boş. Mutfağa açılan kapıya gidiyorum. Mutfak "Mac Donalds"mış meğer. Fast foodcunun sakin bir günü içerideki masalardan ikisi dolu, sekizi boş. Köşedeki yüksek masada duran siyah saçlı bir kadın çok tanıdık geliyor ben dikkatle bakınca güneş gözlüklerini takıyor, başını duvardan yana çeviriyor. Kasanın arkasıdaki çalışanlara bakıyorum beni görünce daha hızlı çalışmaya başlıyorlar.

Banyoya dönüyorum. Elimi suya sokuyorum. Az evvel dibi gözüken tertemiz küvetteki suyun rengi değişiyor. Açık kahve, ama giderek koyulaşıyor. Delikteki tıpayı çekiyorum. Su gitmiyor. Deliği kontrol ediyorum. Suyun dibi br sürü tahta parçası ile dolu. Kare şeklinde kesilmiş tahtalar. Onları üçer beşer dışarıya atmaya başlıyorum. Attıkça yenisi geliyor. Sıkılıyorum bunu yapmaktan. Annie Lennox'un Dark Road isimli şarkısını söylüyorum ben söyledikçe ağzımdan Annie Lennox'un sesi çıkıyor. Sesimi kaybetmekten korkuyorum birden. "Sesim çok güzel sessiz kalırsam mahvoldum" diye düşünüyorum. Bakıyorum küvetteki su seviyesi hızla boşalıyor. Boşalıncaya kadar bir şeyler atıştırayım istiyorum.

Mutfağa geçiyorum. Mutfak hala Mac Donalds. Siyah saçlı kadın beni görünce gözlüğünü takıyor. Gözlüğü takarken bir an duraksıyor, siyah ve gür saçları bir gözüne doğru düşüyor, bana bakarken gülümsüyor. Ağzını geniş bir gülümseme kaplıyor.
"Bonjour" diye selamlıyorum kadını. Selamımı alıyor. Eldivenlerini çıkarıp masasının üzerine koyuyor. Ayakta sohbet ediyoruz. Kadın en sevdiğim artistlerden Fanny Ardant. Konuşurken birden elini omzuma koyup banyoyu işaret ediyor. "Dikkatli olman için uyarmıştım" seni diyor. Banyo kapısında koyu renk bir kahve akıyor. Koşuyorum banyoya. Dark Road yankılanıyor. Küvetteki kahve yere akıyor.

Gözlerimi açıyorum. "Dark Road" bangır bangır kulağımın içinde.

Sabah işin aslını anlıyorum. Annie Lennox'un Songs Of Mass Destruction albümü de, Best Of albümü de player'ın içinde. Ben "karıştır" modunda dinleren her iki albümn ortak şarkısı ardarda denk gelmiş. İstesen olmayacak bir tesadüf. MP3 çalarımın bana ilk oyunu değil bu.

Çok fazla film izlersem olacağı bu elbette.

Bu rüyayı birisi bana yorumlayabilir mi acaba?


Kulakların çınlasın Fanny Ardant.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Düzeltme: Pakize At The Water

Ben yıllar yılı Sezen Aksu'nun 90'lı yıllarda İzmir'den arkadaşı Pakize Suda ile kafa kafaya verip bazı canım şarkıların sözlerini ürettiklerini hatta Pakize Hanım'ın da Barışta soyadını kullandığını zannederdim. Oysa yanılırmışım. Bugün sağolsunlar blog arkadaşlarımın Kasım Yağmurları başlıklı yazıma yaptıkları yorumlarından işin doğrusunu öğrendim. Arkadaşlarıma buradan bir kez daha teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Sezen Aksu meğer şarkılarını Pakize Barışta isimli bir başkası ile yapmış bir dönem, Pakize Suda'nın bu olay ile ilgisi yokmuş meğer.

Pakize Suda'nın 1978 yılında komedi ağırlıklı bir şovunun gazete ilanlarındaki tanıtımında "Pakize at the Water" ismini kullandığını biliyorum ama. Sanatçıyı dönemi yansıtan kıyafeti ve endişe ilişmiş yüz ifadesi ile aşağıda görüyoruz.


Resim www.heydergileri.com adresinden alınmıştır sanatçının 70'li yıllardaki bir anını göstermektedir. Poz uğruna silah tutan eller bugün kalem/klavye ile kendini ifade etmekte artık.

Kasım Yağmurları

Sezen Aksu'nun 1997 yılında Goran Bregovic ile yaptığı Düğün ve Cenaze albümü türlü sebepten ötürü hedefini ıskalamış bir çalışma oldu. Bir kere bilinen şarkılara bir alaturkalık katmaya çalışma çabası yersizdi. Bregovic'in orkestrası bir telden, türk sanatçılar ayrı telden çalıyorlardı. Korodaki kadınların ağzındaki türkçe çok eğreti kaçmış, biçimsiz telafuz edilmişti. Belki de o şarkılar bilinen ve sevilen şarkılar olduğu için adaptasyon çabası kulakları tırmalamış. melodiler dilimizle örtüşmemişti. Yine de o albümden bir "Kasım Yağmurları" şarkısını sevdim.

Artık sen eski sen değilsin
Uzaksın bu çekinen sakınan sensin
Omuzlarımda dünyanın bütün acıları
Islatıyor beni ağır kasım yağmurları
Ben ne haldeyim görmüyorsun,
Sen acılara değmiyorsun

Duydum ki başkasına cömertsin
Yabancı kucaklarda sıcaksın
Eğildi kederimden buğday başakları
Matemim var söndürün ışıkları
Kim yaşar böyle yasla aşkları
Kim böyle durur ihanetlere karşı
Kim döker bu kadar gözyaşı
Yalancı, beni de aldattın

Yıllar üzerimden geçer
Her gün öncesinden daha beter
Çalmıyor artık kapımı tanıdık yüzler
Kırlangıçlar gitti, bitmiyor güzler
Ne bahar kokuyor ne sümbüller
Sormaz oldu hatrımı artık ümitler
Kim böyle sabır üstüne sabır ekler
Yalancı, beni de aldattın

İhanetlere karşı
Kim döker bu kadar gözyaşı
Yalancı, beni de aldattın

Söz: Pakize Barışta (Suda) / Sezen Aksu

31 Ekim 2010 Pazar

Bugün Bayram

Bugün bayram. Cadılar Bayramı. Gördüğü ilgi üzerine diziye dönmüş. Bir ara bitmiş sonra yeniden başlamış Halloween adlı filmin her bir bölümünde kıyametin koptuğu o meşum gün yani.

Jamie Lee Curtis'in oynadığı ilk iki bölümün ardından çevrilenlerde aynı tadı yakalamak mümkün değil. Seneler sonra H20'nin tamamı ve onu takip eden Resurrection'ın ilk on dakikasında ilk artistine dönerek yine kan topladı seri. Michael isimli ağzını bıçak açmayan katil bir kaç yıl önce yeniden çevrimi ile döndü hayranlarının karşısına. İkinci bölümünün de yeniden çevrimi yapıldı, sırada 3D var. Ancak her yeniden çevrimde olduğu gibi ilkindeki orijinalliği yakalamak imkansız.



Bir pagan festivali bu aslında. İlk olarak İngiltere, İrlanda, İskoçya'da kutlanmışken 19. yüzyılda ABD'de kutlanmaya başlanmış. Şu anda büyük bir ticari etkinlik haline dönüşmüş vaziyette. Cadılar Bayramı her yıl 31 ekim tarihinde kutlanıyor. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayanlar bu bayramın keyfini çok güzel çıkarıyorlar. Çocuklar cadı, iblis, kötü ruh, mumya gibi kılıklarla gruplar halinde komşu evleri dolaşıp ellerindeki minik sepetlerini şekerle dolduruyorlar. Büyükler içinse bu her yıl tekrarlanan bütün ülkeye yayılış kocaman bir maskeli balo. adeta Herkes hayal gücünün yettiği yere kadar gitmek için aylar öncesinde elbise hazırlığına başlıyor. Kimileri hızını alamıyorlar, sahibi oldukları hayvanlara da o güne özel kostümler hazırlıyorlar. (Linkte benim en beğendiğim örümcek kılıklı köpek)

Bu bayramın sembolü dişleri belirgin bir gülen yüz şeklinde oyulmuş balkabağından yapılan içinde mum yanan bir fener. Sanatçılar da balkabağı oyma işinde oldukça yaratıcı denemelere girişiyorlar, cidden korku salıcı görünümlü sonuçlar var.

Happy Halloween diyorum, gönlümde kirli, kanlı bir zombi kıyafeti yatıyor.


Bu kadar balkabağı resminden sonra bu blogda bir balkabaklı lazanya tarifi vermem kaçınılmaz oldu artık.

30 Ekim 2010 Cumartesi

"Büyüklük mü" Yoksa "İşlev mi" Sorunsalı

Biliyorsunuz dünyanın en büyük adalet sarayı inşaatı ülkemizde, İstanbul Kartal'da, tam gaz devam ediyor.

Gittim gördüm, devasa büyüklüğe sahip. Resmini çekerken şu beylik sözler geldi aklıma;

Adalet mülkün temelidir.
Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır.
En büyük gaddarlık yargısız infazdır.

Denklanşöre basmam bitince kafamın içinde yankılanan sözler de sustu.

Yaklaşık 400.000metre kare kapalı alanı olacak bu sarayda, 350 adet duruşma salonu bulunması ve 5.000 kişinin burada çalışması, ayrıca bu binaya günde 200.000 kişi nin girip çıkması planlanıyormuş.

Dünyanın en büyük adalet sarayı demek, dünyanın en büyük adaleti demek miymiş onu hep beraber gazetelerden takip edeceğiz. Nedense bu büyüklük ve işlev mevzuunda bir tereddüt var kafamı kurcalayan.

Dipleyelim

Soğuk havada TV karşısında sinema keyfi yapmak adetten olacak herhalde. Sinema deyince de ona göre atıştırmalık bir şeyleri kenarda stoklamak şart. Bu blogda bugüne kadar yapmadıklarımdan biri de yemek tarifi vermekti. Ama hala erken, henüz o raddeye gelmedim. Ben şimdilik bir dip tarifi yapacağım. Önce malzemeler;

1 adet olgunlaşmış avokado
2 adet taze soğan
1 kibrit kutusu büyüklüğünde kaşar peyniri
1 tatlı kaşığı zeytinyağı
1 tatlı kaşığı limon suyu
1 tatlı kaşığı kimyon
1/2 tatlı kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı pul biber
1 adet katı pişmiş yumurta
4 adet ceviz içi
1 sıkım mayonez

Hazırlanışı;

Yumurta ve avokado dışındakileri blendera atıp 5 saniye parçalıyoruz. Yumurtanın kabuğunu soyup, avakadonun çekirdeğini çıkarıp kabuğunun içini kaşıkla boşaltıp bendera alıyoruz. İki saniye karıştıtıyoruz. Ortaya çıkan karışımı çukur bir kaba koyuyoruz.

Çitos, Doritos, Patates cinsi bilimum zararlı gıda ile ya da parmak patates gibi uzun ince dilimler halinde kestiğimiz ve kıtır oluncaya kadar fırında kızarttığımız ekmekleri içine batırarak tüketiyoruz.

Tadından yenmez, film sıkıcı bile olsa uyuyup kalma ihtimaliniz ortadan kalkar. Protein bombardımanıdır aman dikkat. Afiyet olsun.



Püf noktası: Şu aralar avokado fiyatları hayli uygun, ama olgunlaşmamış avokadonun tdı kayış gibi olduğundan hızlı biçimde olgunlaşmasını istiyorsak, avokadolarımızın içinde bulunduğu poşstin içine bir adet elma koyup mutfakta gzden ırak bir köşede bekletiyoruz.

29 Ekim 2010 Cuma

Haydi Hayırlısı Bakalım

Neredeyse yoktan varolmuş, her köşesi işgal edilmiş bir ülke durumunda iken halkının can pahasına fedarkarlığı ile bağımsızlığına kavuşmuş bir ülkenin hikayesi ile gurur duymaktansa artık neredeyse hiç aldırış edilmemesine üzülüyorum.

Bir kaç gece önce bir TV kanalında davudi sesli bir sunucu konuşuyor da konuşuyordu. Boş tenekenin çok ses çıkardığı sözünü bir kez daha ispatlamak istercesine dakikalarca susmadı. Güya şaşırmış kerameti kendinde gizli hazret; hayret ediyormuş ana muhalefetlideri partisi başkanının Cumhuriyet Bayramında düzenlenen resepsiyona katılmayacak olması üzerine ve bu onu hakkında bu kadar konuşulmasına. TV kanalına tam bu sözler yumurtlanırken geçmitşim. Bir adamın bir kaç dakiak önce eleştirdiği konuda dakikalarca fetva vermesi ise son derce komik ve trajikti. Gündemin böyle bir konuya sırtını yaslamasından üzüntü ve şkınlık duyduğunu ddia eden insanın hemen ardından dakikalarca aynı teraneyi uzatıp durmasına ne demeli? Bu kadar ucuzladık mı? İnsanların bir dediğinin öbürünü tutmaması utanç duyulması gereken bir özellik iken şimdi utanılacak haller gerim gerim gerilip, kasım kasım kasınılan marifetleredönüşmüş vaziyette.

Coşku yerine itişmeleri seyrediyoruz. Bayan Erdoğan dargınlığını bir kenara koyup Bayan Gül'ün mübarek elii sıkacak mı bu gece? Ana muhalefet partisi lideri Cumhuriyet Bayramı kutlamalarından sonra Cumhurbaşkanlığının düzenlediği resepsiyona katılacak mı? Sualleri gündemin ta baş köşesine kurulmuş vaziyette. Halk bunları erak ediyor mecburen, mecburmuş gibi.

50. yılını kutlarken yaşanan coşkuyu şimdilerde hala hissedebilen var mı acaba? Ya da kaç kişi var?

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.



28 Ekim 2010 Perşembe

Biraz da Pekiştirelim

Hava inanılmaz soğuk. Bizler böyle havalara alışkın değiliz. Daha Ekim çıkmadan adeta Ocak havası yaşıyor gibi olunca üşümek nedir bilmeyen bendeniz kış günü giymediğim kazakları sonbahar bitmeden giyer oldum. Yorgan örtüyoruz üzerimize geceleri uyurken Eylül ve Ekim için inanılmaz bir hadise.

Bu yağmur dinmek bilmeyecek mi birisi söylesin n'olur bana. Su şıtıltısı duymaktan gına geldi.

Tedim tedim tedirginim, endim endim endişeliyim.

İzmir insanını alıp da İstanbul'da aylar boyu tutunca böyle oluyormuş demek ki.

İmza; Endişeli Andy

ya da
Tedirgin Teddy.

Kediden Al Haberi

Kayahan şarkısında istediği kadar "Yandı mı bu postaneler, yıkıldı mı yoksa" dese de Murathan Mungan'ın insan ruhunun derinliklerine işlene sözleri o yıllara meydan okuyan şarkıda "Olmasa Mektubun" demeye devam etse de, postanelerin, postacıların ve posta kutularının hayatımızdaki yeri ve önemi giderek azalmakta. Yürek ısıtan ya da acıtan mektuplar artık elektronik ortamdan anında elimize ulaşıyor. Deste yapıp saklamaya bile gerek yok, orada sanal dünyanın adımıza adresli bir kıyısında beklemeye devam ediyor eğer geldği gibi silip atmadıysak.

Posta kutuları da bir garip kaldı, içine düşse düşse; kredi kartı ekstresi ya da telefon, elektirik, su faturası düşüyor. Yıllardır elle yazılmış bir mektup görmedim. Zarfını dahi görmedim. Ama tabii umut kesilmez, bir telgraf, yolunu şaşırmış bir mektup getirebilir bir gün dalgın bir postacı.

Posta kutularına karşı hassasiyeti paylaşacak bir canlı olması iyi olurdu. Onca zahmet, eziyet ile binbir türlü yolu aşıp gelmiş haberin içi örümcek ağı tutmuş posta kutumuza geldiğini bize kim haber verecek? Kim bizim kutumuza ne atıldığını merak etmekle kalmayıp merakına yenik düşmek üzere olan bir kimseyi kim durduracak.

Posta kutunuz vara bir kedi şart. Yetkisi olmayan bir el kutuya uzandığında mahmur halini atıp o eli bir güzel tırmalayacak. Sahibine posta geldi dercesine yanaşıp, kürkünü kabartarak mırlayacak bir kedi kesinlikle lazım.

Bu güzeller güzeli eski İstanbul'un artık untulmaya yüz tutmuş bir kedi türüne mensup. Kendisi bir Haberci Kedi. Görevi postacı yolu gözlemek, gelen mektubu haber vermek, ev ahalisine dahil olmayan meraklı insanları posta kutusundan uzak tutmak, bu uğurda gerekirse "fıffff" diye bir caydırıcı ses çıkartmak ya da en son çare çırmalamak.

Yatış poziyonuna ilk baktığınızda rahatı yokmuş gibi dursa da kedi dostu bir insan yanaştı mı azıcık horultusunu bir nebze olsun dindirmiyor. Sonbahar güneşi bile onu ısıtmaya yetiyor, bal rengi gözlerini aralayıp kuyruğunu tembelce indirip kaldırarak bir selam veriyor yoldan geçenlere. Kısacası keyfi yerinde haberci kedinin.


Fotoğraf: Haberci Kedi - D.M.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Fuhuşa "Dur !" Operasyonu

Haberlerde izledim.

Geçen gün İstanbul'da bir adet fuhuşa dur operasyonu düzenlenmiş, kırkbeş adet hayat kadını operasyon sonunda ele geçirilmiş. Operasyonlar TV kameramanlarının eşliğinde düzenleniliyor ya - tabiri caiz burada o yüzden kullanacağım - basılan kadınların bazısı kah saçlarını dökerek kah ellerini kapatarak yüzerini gizlemeye çalışıyorlar. Yüzünü gizleyerek polis arabasına binmeye çalışan kadınlardan birine cevval muhabirlerden bir tanesi durur mu; grev aşkı ile dopdolu, capcanlı nezle görmemiş sesi ile kısrağının önünde anıran bir eşek tavrı ile soruyor:

"Hanımefendi yüzünüzü neden gizliyorsunuz?"

Kadın sinirleniyor, yutkunuyor. Hemen yapıştırıyor cevabını:

"Anana sor"

Güler misin ağlar mısın? Adamın sorusunu gerizekalı sormaz. Oh cevabını cuk diye oturttu kadın aferim. Benim merak ettiğim moraran spikerin yüzünü neden bizden gizlediler. Böyle alıkları görmek hakkımız değil mi?





Bilmek istiyorum:

Fuhuşa dur ne demek? "Fuhuşa dur diyorum sana!!" şeklinde emir verir biçimde kulanabilir miyiz? Bu biçimde kullanırsak fuhuşa teşvik etmiş olur muyuz?

26 Ekim 2010 Salı

Sahi Biz Neden Ağlamıştık?

Ortaokul yıllarımda her sömestre başlangıcında dört ders seçer o derslerle asla alakadar olmaz ve bütünlemeye kalırdım. Bütünlemede hepsini birden temizler ve sınıfımı geçerdim. Kendimi pek sıkmazdım ders konusunda. Kalınacak dersler dörtlümün üçü çoğunlukla tarih, coğrafya, kimya ya da fizik dersleri olurdu. Bu liseye kadar böyle sürdü. Lisede kafama saksı mı düştü ne oldu bilmiyorum ben de takdir, teşekkür alanlar arasına karıştı.

Tarih hocamız seneler önce "Bitli" lakabını almış olan aslında işini ve öğrencileri çok seven bir kadın öğretmendi. Kıvırcık sık saçlarını sıklıkla kaşıması sebebi ile bu lakap kondurulmuştu sanırım. Atatürk'ü ve Cumhuriyetimizi çok severdi. Benden ise birinci sınıfta tanıştığımız ilk dersinde yaptığı yoklamada soyadım sebebi ile nefret etti. "Sen yunanlısın" dedi bana, sonra da yıldızı uzun müddet benimle barışamadı, beni yok saydı. Yazılılarından çalışsam da çalışmasam da kırık not alacağımı bildiğim için tarih dersini koyardım kenara.

Bir gün okulda, Atatürk resmi yarışması düzenlendiği duyuruldu. Resim konusunda yetenekliydim. Ben de katıldım. Atatürk'ün yağlıboya bir portresini yaptım, arka planda Türkiye'nin gölgesini andıran bir zemin üzerinde devrimlerimizi sembolize etmiş soluk renkte desenler vardı. Resmim birincilik kazandı. Kadın o gün bana gelerek beni alnımdan ve yanaklarımdan öpüp bağrına bastı. "Seni yanlış tanımışım" dedi. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Gülüp de tekrar nefretini çekmeyeyim diye kahkahalarımı içime attım. Teneffüse çıkınca güldüm biraz. Kadın o olaydan sonra yazılı kağıtlarımdaki yanıtlarımın içeriği eskisinden farklı olmasa da 8 den düşük not vermedi. Orta ikide yırttım tarihten.

Sınıfımızda benim gibi ders eleyip aklına esenleri geçmeyi prensip edinmiş başkaları da vardı. Bunlar sınıfın eğlenceli tipleri idi. Bir de her dersi aşırı ciddi dinleyen, inekler gibi her dakika çalışan, teneffüste bile başını kitaplarından kaldırmayan tipler vardı. Hiç eğlenceli değillerdi. Bunlardan birisi de Murat'tı. Her karne döneminde takdirname alırdı. Babası da onu yurt içine ya da yurt dışına tatile götürür, büyük hediyeler alırdı. Maddi imkanları güçlü bir ailesi vardı. Sahip oldukları ile övüneyi seviyordu çocuk. Yüzünün güldüğünü görebildiğimiz anlar babasının ona başarısı nedeniyle verdiği ödülleri anlattığı anlardı.

Orta üçüncü sınıfta Murat ilk sömestre yazılılarında tarihte bir türlü başarılı olamıyordu. Dönem sonundaki son yazılısı da kötü geçmişti. "Ya zayıf alırsam" diyerek üçbuçuk atıyor, utanmadan sürekli ağlıyordu. Biz zayıfa talimli olanlar ise ilk başlarda onu taklit edip coğrafyadan zayıf alırsam kendimi camdan atıcam diyerek güya sinir krizi geçiri gibi yapıyorduk. Ve camdan atlıyorduk. Sınıfımız zemin katta olduğu için camdan atlayınca doğru kantine koşuyorduk.

Karneden bir hafta önce cuma günü öğleden sonra tarih dersimiz vardı ve son yazılının notları açıklanacaktı. Öğlen tatilinde ağlamaları ulumaya dönüştü Murat'ın ve ağlamaların sebebi ortaya çıktı. O sömestre tatilinde takdirname alırsa babası onu Uludağ'a bir hafta tatile götürecekti. Tarihten zayıf almadığı takdirde diğer deslerinden zaten hep 10 alacağı belli olmuştu.

Sınıfta etrafına toplandık. Hepimizi bir hüzün aldı. Bir kısmımız Murat ile birlikte ağlamaya başladı. "Hayatımda hiç zayıf almadım karnemde ben" diye içini çeke çeke ağlıyordu gördüğü ilgiden memnun.

Ders başladı. Tarih hocamız notları sırayla açıklamaya başladı. Sıra Murat'a gelince "Baban tatile nereye götürecek seni?" diye sordu. Murat ayağa kalktı ve ağlamaya devam ederek "Uludağ'a kayağa gideceğiz hocam" yanıtını verdi. Bitli, "4 aldın, otur" dedi. Murat eskisinden de beter ağlamaya başladı. Onun bu haline ömründe Uludağ'a gitme ihtimali olmayanlar bile üzüldü ve ben de dahil sınıfta bulunan herkes iki gözü iki çeşme ağlamaya başladık.

Bir hafta sonra karneleri aldık. Murat tarihten kırk not almıştı. Takdirname götürmeyecekti babasına.

Onbeş günlük tatilden döndük. Korktuğu olmamış, Murat ve ailesi Uludağ'a tatile gitmişlerdi. Hatta çok üzüldüğü için bir yerine iki hafta kalınmıştı. Bizi ağlattığı için çok kızdık ona. O notun açıklandığı gün neden ağladığımızı hiç birimiz anlamadık. Ben ise hala anlamadım.


25 Ekim 2010 Pazartesi

Yönetmenin Kuruntusu

Seneler önce farkettim ki türk filmi izlerken afakanlar basıyor bünyeye ben deizlemeyi durdurdum. Yine de arada neler oup bittiğine bakmak için izliyorum. Bu izlemeler genelde kendimi zorlayarak oluyor, sonuna kadar azim gösterip nihayete erdiinde "çat" diye dvd playerı kapatıyorum. Önceki dönemlerde sinema salonunda türk filmi izleyebildiğim dönemlerde ise; yazılar geçmeye başladığında salonda dışarıya sanki izlediğim azaptan kurtulduğum için içimde ivedilikle bir toprağı öpme arzusu belirmiş gibi koşarak terkederdim sinema salonunu. O filme dair gözümün önünden geçenleri silip atmak da ivedilikle halledilmesi gereken bir görev olurdu, ne yazık ki. 1970 sonunda türk sineması ürünlerinde samimiyetini muhafaza edebilmiş fim sayısı çok az malesef.

Filmlerimizde hep birilerini etkilemeye çalışmanın telaşı, başka bir yerden görüp hoşuna giden bir kamera açısını, bir diyaloğu, bir mizanseni kendi filminin içine anlam bütünlüğünü sarsarak oturtma kolaycılığı sık görülen öğelerden. Bir de gişeciler türedi son on yılda, gişe yaptıysa iyidir gerisi beni enterese etmez cingözlüğündeki bu tipler ise en beteri.

Geçenlerde son dönemlerde izediğim bir türk filmi üzerine yazdım, filmin olumlu yönleri ve zayıf yönleri hakkında tamamen şahsi görüşlerimi içren bir yazıydı. Yönetmen hazretleri hazmedemişler yazdıklarımı yememiş içmemiş twitterda beni bloke etmiş. Bloke etmeden önce de şöyle bir twit salmış takipçilerine; "ben film yönetmekten anlamıyor muşum" makamında bir cümle. Kıyamam bunların kuruntularına ve hassasiyetlerine ben.

Ne kadar komik.

Herhalde sayın yönetmenlerimiz her yaptıkları işe her defasında ayrı makamdan alkış tutarak "Ah ne kadar mükemmel oldu, bundan mükemmel Şam'da kayısı" dyecek şakşakçılardan başkasını dinleyemeyecek denli kendi iç yolculuklarına odaklanmışlar. Copy-Paste den beslenmiş ürünlerine hayran kalınsın arzusundalar. Başkalarını etkilemek için yapıldığı bariz sahnelerinin ne kadar sığ olduğu asla farkedilmesin istiyorlar. Senaryo gelişimindeki tutarsızlıkları, fazlalıkları ve gereksizlikleri seyirci denen zırcahil sürüsü farketmesin istiyorlar. "Etkilensin diye yapıldıysa etkilenceksin evdeki hesabımız çarşıya hep uyar bizim" mantığı ile dayatılan ürünü yememek kabahat neredeyse. Kendi iç seslerine benzemeyenler "kötü sesler," kıskançlıkla sarfedilmiş kötücül birikimler.

Yok efendim, artık orijinali varken kötü taklilerle işi yok seyircinin. Yıllar içinde her bir filmin için uygun üslup seçmeyi yaratmayı beceremişsen filmin de sonunda üslupsuz olur. Sahneni nasıl çekeceğini önceden hesaplamayıp sette herkesin önerisi ile ayrı bir atraksiyon yaparsan o film üslup çorbası olur. Görüntü yönetmeninin canı o sahneyi rengarenk yapıp panayıra çevirmek istedi diye çekimden bir saat önce onun aklına uymaya karar verirsen o film de herkesin ucundan tutup çektiği yönde ilerler. Filmin her bir anı farklı farklı yollara sapar, toparlayamazsın.

Belki sayn yönetmenlerimiz farkında değil ama dünya giderek küçüldü. Türkiye eskisi gibi medeniyetin nimetlerinin çok fazla uzağında değil. Orijinali varken güdük taklitlerini yutmayacak kadar da kaliteli işlere alıştı. DVD'lerde "yönetmenin kurgusu" versiyonlarını, yönetmen, oyuncu, görüntü yönetmeni, kurgucu, prodüktör yorumlarını dinleye dinleye ufak çaplı örnekleri ile sinema dersleri almış oldu. Maymun gözünü açtı yemiyor artık. Siz ahkam kestiniz diye dedikleriniz doğru demek değil.

Yaparsın filmini açarsın eleştirilere kendini. Seyircinin zevkini yönlendirebilirsen, insanların beyinlerindeki gri hücreler titreştirebilirsen ne ala.

Bizde neden hiç yönetmenin kurgusuyla yeniden yayınlanmış film yok acaba?

24 Ekim 2010 Pazar

As - Pi - Ri - N

İlkokul üç ya da dördüncü sınıfta olmalıyım. Bahar aylarında çocukların bazılarının ellerinde arka yüzü yeşil ön tarafı 15 adet beyaz düğmeden oluşan bir oyuncak peydahlandı. "Aspirin" ve bir dairenin içine artı işareti şeklinde yazılmış "Bayer" yazısından oluşan eşantiyondu. Hiçbir yerden satın almanız mümkün değildi. Edinebilmenizin tek yolu bir eczacı ya da doktor tandığınızdan istemek ya da onun size hediye etmesiydi. Ulaşması güç gelince teneffüste çıkılan okul bahçesinde oyuncak ödünç istemeler, ödünç alamayınca kırgınlıklar, küskünlükler oldu.

Ben o oyuncağı olmayan mutsuz çocuklardanım. Aspirinliler okulun bahçe duvarınn kenarında kim daha önce yapacak yarışları yaparken oyuncağı olmayanlar okul duvarının kenarında artık hiç de cazibesi kalmamış olağan oyunlarımızı biraz buruk da olsak oynamaya devam ederdik. Bir kaç hafta içerisinde tenefüslerini bahçe duvarı kenarında geçiren çocuk sayısı giderek arttı.

Sonra bir gün benim de o oyuncağımdan oldu. Kısa bir müdet de olsa hayallerimi süsleyen bu oyuncağı bana kim verdi, ne zaman verdi aklımdan silinmiş. Önlüklerinin cebinden oyuncağını çıkarığ duvar kenarında oynayan çoğunluğun arasına karıştığım için kendimi mutlu saymış olmalıyım bir dönem.

Bu oyuncak Rubik kübünün adeta çok yaşlı bir akrabası gibiydi. Önce yazı ve şekiller bir güzel karıştırıp, kare şeklindeki düğmeleri yerli yerine oturtarak şekli tamalamaya çalışıyordunuz.

Sonra bu oyuncağı bir güzel saklamışım. Annem de nedense bunu atmamış, geçenlerde can sıkıntısından çekmece içi safarisine çıktığım bir gün elime geçti. Hatırladım biraz.


23 Ekim 2010 Cumartesi

Malak Ruhlu İnsanlar

Türkçe sözlüklere bakacak olursanız, mandanın yavrusuna malak deniyor. Başkaca da bir argo manası yok. Canınız istediğinde birisini eşek, ayı, köpek gibi hayvanlar aleminde seçmece isimlerle adlandırdığınız gibi dilerseniz malak da diyebilirsiniz. Kelimenin arkasında başka bir anlam aramaya gerek yok elbette.

Demokratikliğin dik alasına sahip gibi gözüken bir sözlüğümüzde malesef manda yavrusu ruhlu bir sürü insana moderatör görevi vermişler. Buradaki moderatörler nuh dediler mi daha sonra peygamber diyebilmelerine ufuk açabilecek her türlü pencerelerini kapatıveriyorlar o saat. Söz ağızdan çıktı mı kafa yormuyorlar boş yere. Çok pratik, aferim.

Benim ekşi sözlük maceram üç yıl önce başladı. Kaydolduktan ve on tanım girdikten sonra kapıların size tam anlamı ile açılabilmesi bekleşenler sırasının en dibine yerleşiyordunuz. Ara ara da kaydolduğunuz isimle girip okuyup, tanımları oylayabiliyordunuz. Ben kaydolduğumda 36 bin küsurlardaydım. Derken ocak 2010 da 1000. sıraya kadar yükselmiştim. Yıl sonuna kadar sıra bana gelir diye düşünmeye başlamıştım. Bir gün girdiğimde sırada gerilediğimi gördüm ve sözlük yönetimine bir şikayette bulundum. İki yıldan uzun bekledim daha fazla beklemek istemiyorum diye. Bir kaç saat sonra üyeliğim tam hale geldi. Artık tanım girebilirdim demek. Aylarca tanım girdim. 850 civarında tanımım oldu. Sonra bir gün, "Ön sevişmeyi gereksiz bulanlar" gibi bir başlığın altına tanım yaptım. Yazdıklarım aynen şöyleydi; "Bunlar ön sevişmeyi bilmedikleri gibi malak emzirmesi ya da rakamlarla ifade edilen pozisyonlara da gerek duymayan malak ruhlu insanlardır".

Tanımım yazılır yazılmaz bir moderatör tarafından uçuruldu. Gerekçesi şuydu "malak ruhlu insanlar, götümüze girebilir" Ne yani dedim, malak ruhlu insanlar lafından birilerinin gocunabileceğini düşünerek mi bu tanımı sildibu moderatör. Bir ay kadar bekledim. Çöp kutumda duran bu tanım beni ragatsız etti. "Malağı salak mı sandılar acaba", "bunun arkasında art niyet mi aradılar yoksa" diye depreştim bir gün.

Silinen tamındaki "malak ruhlu insanlar"a link vererek tanımımı yeniden incelenmeye gnderdim. Ve "malak ruhlu insan" başlığını açtım sözlükte. Tanımım şöyle bir şeydi.

Malak ruhlu insan: Bekçi Murtaza misali salla başını al maaşını zihniyetine fazlaca sahip çıkan, beyaz dediğinize inat ederlerse üzerine basa basa ak deyip size iitraz etmeyi marifet sayan, ilk duyduğu ilk düşündüğü ile hareket edip bir daha geri dönüp bakma lüzumunu gerekli görmeyen, sabit fikirli insan olmayı erdem bilen, kraldan çok kralcı olmayı da marifetmiş gibi gurur meselesi yapan ufku dar insanlara denir.

Yazdım, entırladım, yolladım. Tanımım bir güzel sol köşede yer aldı. Uzun süredir girdiğim ilk tanımdı. Başka tanım yapmadan çıktım siteden. Bir kaç gün sonra e-malimde ekşi sözlükten gelen mesajı buldum. Sözlükten atıldığımı kullanıcı ismimin silindiğini müjdeliyorlardı.

"Vay be" dedim bu diyarın moderatörleri düpedüz malak ruhlulardan seçilmiş. O sözlükte o kadar insana alenen, isim verilerek ne hakaret derecesinde yazılar yazılıyor da, malak ruhlu insan kadar etkili olmuyor, tanım da yerinde duruyor, yazan kişi de sözlükte barınmaya devam ediyor.

Neyse efendim bir kaç malak ruhlunun dürtüsünü beyinsizliklerinden kapmış vazife aşkı sebebi ile sözlük aleminin kapılarını kapatmış bulunduk.

Sadece sözlüklerde değil hayatın her hangi bir adımında bile malak ruhu insanlara aman dikkat, uzak durmakta malaklığın ülkemizdeki geleceği açısından büyük fayda var.

Bu arada; ineklerin de uzaylılar tarafından uçan dairelerine atıldığı gibi kaçırılıp, üzerinde bir sürü deney yapıldıktan sonra tekrar dünyaya, esir alındıkları çayırlara, bayırlara terkedildiğini düşünmemiz için bir sürü delil var.

Ben bu tuhaf ekim gününde, buradan uzaylılara sesleniyorum!!Bize de gelin bakın çok güzel tam deneylik azman, azgın, besili, damızlık, gammazlık, fettan, işbilir, iş çevirir, aradan laf üretir, kulp takıtırır bir sürü malağımız var alın azıcık inceleyin. Biraz nefes aldırtın bizlere.

22 Ekim 2010 Cuma

O Bir İnsan Değil! Ama Ne?

Öncelikle böyle bir soru bana yöneltilse, "Bana ne? Neyse ne" der ve yürür giderim. Zaten filmin afişini de görünce içimden bu yanıtın tıpkısının aynısı geçmişti. Bir arkadaşım bilim kurgu, gerilim vekorku filmlerini sevdiğimi bildiği için bana dvdsini verdi. "Al bak bu filmde sevdiğin türlerin hepsi var" dedi. Yapacak başka bir işim olmadığı bir gün de oturdum seyrettim.

Şimdi filmin bir adı var, o da "Splice". Ancak filmin ülkemizde boy göstermiş olan afişinin miniminnacık bir kenarı dışında bu isme rastlamak mümkün değil. Onun yerine afişe eşek yavrusu kadar harflerle "DNA" yazıp onun da üzerine de eşeğin annesi kadar kadar harflerle "DENEY" ismini kondurmuşlar. Filmin ülkemizdeki gösterim adı "Deney" ve filmin ülkemizdeki afişine uygun görülen yabancı dildeki ismi de "DNA". Daha filmin isiminin başladığı noktadan çok hoş mu hoş, cici mi cici, zeki mi zeki, aman da aman bir kelime oyunu devreye giriyor. Filmi ithal eden firma, seyircisinin filmin orijinal ismini DNA sanmasını istemiş ve koyduğu türkçe isim de D, N, ve A kelimelerinin ingilizce okunuşu olan "Di","eN","eY"i burnundan hık demiş düşmüş kadar andıran "Deney" kelimesi olmuş. Yarabbim bu film ithalatçıları falan niye bu kadar zeki olmak zorunda ve bir o kadar da anlaşılmamaya çalışılmakta. Elin filminin adını dön değiştir gudubet bir şey yap. Bir insan sevimli olmak istese bu denli sevimlileşmeyi başaramaz. İşte filmin adının üzerinde böye bir gizemli muamma var. O muammayı aşar aşmaz film başlıyor.

Tam bu noktada bu yazının geri kalan her bir yanından spoiler fışkırdığını belirtmeden geçmeyeceğim.

Splice'ın öyküsü Frankestein'ı andıran bir rota üzerinden izliyor ve filmi kendisini de konusunu da sadece beş kelime ile özetlemek mümkün; Bir garabeti anlatan gudubet film.

Elsa ve Clive N.E.R.D. isimli, uzmanlık alanı için DNA araştırmaları yapmak olan bir firma için çalışan iki uzman. Senaryo icabı dahi olduklarına inanmamız bekleniyor ama az sonra değineceğim yaptıkları dahi olmalarına imkan olmadığına inanmamız için yeterince delil veriyor elimize. Ayrıca bu ikisinin karıkoca mı yoksa sevgili mi oldukları da seyirciden gizlenmiş. Ahha, muammalı film.

Bu iki deha insan DNAsı üzerinde deneyler yaparak Ginger ve Fred adında iki sevimsiz iğrenç yaratığı dünyaya getirirler. Bu başarıyı yeterli gören şirket yetkilileri bu tür deneylere son verdiklerini iki dahiye açıklarlar. Hayal kırıklığına uğrayan iki deha bunun üzerine gizlice balık, kuş, kanguru, fare, insan ve Allah ne verdiyse onun DNA'sını pizza yaparcasına labaratuvar ortamında eşleştiriler. Bu iki sevimsiz görüntülü bilim adamını bize sevimli göstermek için kulaklarına tıkılı kulaklıklarında ne kadar modern ve genç işi melodiler dinledikleri bize duyurulur ki seyirci onlara sempati duysun.

Eşleştirme başarılı olur. İşte o andan sonra filme Clive'ın kardeşi dahil olur. İki erkeğin kardeş olduklarını anlamamız için her ikisi de dünyanın en zevksiz saç modelini paylaşmaktadırlar. Ckive bilim adamı, kardeşi ise aynı şirketteki görevi sıradan bir teknisyen olmaktır. Filmde ise bir görevi yoktur çünkü onun olduğu sahnleri kestiğinizde konu gelişiminde bir anlam yitimi olmamaktadır. Bu kardeş seyircinin sözde şoka uğradığı sahnelerden sonra Clive'ın yanına usulca sokulup ona konuya katkısı olmayan sayıklamalarda bulunur. Abi kardeş koca şirkette ve filmde böyle ikide birde kafa kafaya vererek vakit öldürmektedirler. Hoş bu NERD isimli şirket dünyanın en önde gelen araştırma şirketlerinden biri olmasına rağmen şirketin yönetiminde bir kadın, bir de onun yardımıcısı, iki bilim adamı, bir teknisyen ve bazı sahnelerde fonda gezinen iki teknisyenden başka kişi yoktur. Dev gibi şirkette topu topu yedi kişi çalışmaktadır. Bir temizlik görevlisi bile yoktur. Her yer kamera doludur.

Eşleştirme başarılı olunca yapay rahimdeki canlı büyümeye devam eder. Nihayet gün gelir yapay rahmin suları gelmeye başlayınca doğum sancıları başlatılır. Yavrucağız doğmayınca Elsa ebelik görevini gerçekleştirmek üzere rahim ağzından elini sokarak canlıyı çıkarmaya çalışır. Canlı bilinmeyen bir tür olduğu ve böyle el sokup dünyaya getirtmek cahilce bir cesaret gerektirmektedir. Elsa'nın eli dirseğe kadar sokuluyken yaratık bir tarafı ile ebesini sokmaya başlar. Zaten bu yaratığın ebesine karşı ne denli saygısızlaşabildiğini ileride daha güzel anlayacağız. Elsa çığlıklar atarak kaptırdığı elini kolu ile kurtarma çalışırken Clive'ın ona yardım edesi gelir. Milyonlarca dolarlık yapay rahmin diğer labaratuvar gereçleri ile vura vura paramparça eder. Bu esnada yaratık da doğmuş olur. İki sevgili/eş manalı manalı bakışırlar zira aslında bir çocukları da olsun istemektedirler. Fakat görünen odur ki şimdilik seyircilerle birlikte bu alengirli alegori ile idare edeceklerdir.

Clive yalandan "öldürelim şunu" dese de karşılık olarak Elsa da yalandan annelik taslar pozu verir. Yaratık kısa süre büyür, serpilmeye başlar. Devasa şirket aslında tenha bir yer olduğu için kimse milyonlarca dolarlık cihazın kırılıp döküldüğü farketmediği gibi her dakika sinir bozucu çığlıklar atan yaratığın serpilmekle kalmayıp artık ele geldiğini görmez bile. Elsa yaratığa isim koymak isteyince şirketin ismini tersten okur, ona Dren adını uygun görür. Yaratık da scrabble taşları ile kendi adını yazar herkes mutlu olur. Dren labaratuvara sığmayacak hale geldiğinde iki dahi onu bodrum katına temizlik malzemelerinin bulunduğu depoya saklamaya karar verir. Şirkette bir temizlik görevlisinin bile olmayışı senaryoda en ufak hata oluşmasına müsade etmemiş olur. Temizlik görevlisi olmazsa o depodaki malzemeleri kim kullanacak değil mi? Çılgıncasına zekice.

Neyse yaratık, Clive, Elsa postu depoya sererler. Yaratık tüllerle gizlenmiş yatağında istirahat ederken kanepede pantolonlarını değil çıkarmak bir düğmesini bile açmadan cinsel ilişkiye girdiklerinde yaratık onları tüller arkasında izleyip kadını sinsice kıskanmaya başlar.

Sonra yaratık iyice büyüyüp hoplar zıplar hale gelince Elsa'nın kırsal kesimdeki kocaman ahırı olan evine gidilir. Bu arada Ginger ve Fred'in dünyaya tadimi beş on kişi ile minik bir tiyatro sahnesinde yapılırken bu iki sevimsizlik abidesi patates görüntülü şey bir birini tırmalayarak haklarlar. Hatta bu heyecan verici tepişme sonunda akvaryumları, onları izleyen beş on kişinin üzerine devrilir, yaratıklardan biri en önde oturan kadının bacaklarına usulca konar. Şirkey bu rezaleti olağan karşılar.

Yeni yerleştirildiği ahırda kabına sığmayıp adeta şahlanarak hırçınlaşan Dren'in uçabildiğini, su altında nefes alabildiğini bir kanguru çevikliği ile dam çatı bırakmadan zıplayabildiğini, yabani tavşanları bir lokmada geviş getirebildiğini öğreniriz. Bunun üzerine kendisine bir kedi hediye ederler. Kabahat işleyince kediyi ondan geri alıp ertesi sabah tekrar iade ettiklerinde Dren kediyi kuyruğunun ucundaki iğne ile sokarak öldürür. Buna kızan Elsa Dren'in kuyruk iğnesini söker. Kuyruk iğnesinin sökülmesine kızan Dren Clive'a cilve yapıp adamı baştan çıkarır. Adam bilim adamı olduğu için saf tabii hislerine yenik düşüp ahırın samansız bir köşesinde kendini teslim eder. Orgazm taklidi yaparken Dren'in kanatları tutku ile titreşir. Tam o sırada ahırın kapısı uğursuz bir gacırtı ile açılır ve sıradan bir seyis/leydi öyküsünde olanlar olur. Elsa onları oracıkta basar. Gördüklerine inanamaz. Clive pantolonu inik vaziyette karlarda koşup kendi kendini teşhir etse de Elsa arabasına atlar ve oradan kaçarcasına kaçar. Çok kısa süre sonra Dren eceliyle ölür. İki dahi Dren'i gömer. Gömme işlemi bitince Clive'ın kardeşi şirket yöneticilerinden biri ile gelir. "Söylemek zorundaydım der" Zaten filmin bitmesinede az kalmıştır. Tam o sırada Dren'in çabucak doğurup büyüttüğü erkek çocuğu uçarak gelir Elsa hariç herkesi öldürür. Elsa ile baş başa kalınca tahmin edildiği gibi çok korkunç birşey olur. Erkek yaratık annesinin ebesine oracıkta sahip olur. Sonra kötülük cezasız kalmayacağı için öldürülür.

Son sahnede şirket sahibi kadın ile Elsa akıllıca laflar etmekte gelcek ile ilgili çetrefilli planlar yapmaktadırlar. Sonra ayağa kalkarlar. Bir de ne görelim. Elsa'nın karnı burnunda değil miymiş.

Böyle bir filmin Cube'un yönetmeni olan Vincenzo Natali tarafından yçnetilmiş olmasını çok garipsedim. Öte yandan Adrien Brody ise giderek Nichlas Cage'leşiyor gözümde, çünkü önüne gelen her filmde boy gösterir hale geldi. Ancak bunca iyi filmde rol almış, oyunculuğu ile ödül kazanmış bir aktörün okuduğunda senaryonun ne kadar yavan olduğunu farketmemiş olması affedilir gibi değil. Öte yandan Sarah Polley de aslında iyi bir oyuncu olmasına rağmen bu filmde dökülüyor.

Film başladığı andan itibaren "yok artık bu kadarı da olmaz", "artık bu enayiliği yapmış olamazlar" dediğiniz bir çok sahne var ve malesef o enayiliklerin hepsi birer birer oluyor. Bu haliyle benim için her sahnesini kahkahalar atarak izlediğim absürd bir bilim kurgu filmi oldu. Tahminimce ilk şok atlatıldıktan sonra seyircisini bulacak ve seneler sonra da gülünerek izlenecek bir saçmalık var önümüzde.





21 Ekim 2010 Perşembe

Leave Britney Alone

Chris Crocker çarşafların altına gizlenip Britney Spears'a olan sevgisini göz yaşı halinde akıttığı videosundan sonra aniden internet ünlüsü olmuş. Gözyaşlarının üzerine ritm döşetip gözlerine hitab edemediklerinin kulaklarına kadar sokmuş meramını. Bütün bunlar 2007 de olmuş bitmiş bile gelin görün ki benim gibi bir internet cahilinin üç sene sonra haberi olmuş.

Çılgın hayran Britney uğruna gözyaşlarını sel edercesine kendinden geçerek bir hayli dağıttığı videosu ile artık kendisi de bir çok hayrana sahip olduğu gibi bir çok insanın da nefretini kazanmış vaziyette. Şu kısacık videosunun takliteri, parodileri youtube ya da tv kanallarında boy göstermiş. C. Crocker, kısa sürede yakaladığı ününün rüzgarı ile bir kaç single çıkarmış ve albümü de kısa bir müddet sonra müzikseverlerin beğenisine sunulacak.

Allahım başka dert vermesin kimseye. Bu dayanılır gibi değil...



Çöplüğün Tek Kedisi

Çöp kutusunun altında saklanan sokak kedisi turuncunun tonlarındaki kürkü ile çok uzaktan farkediliyordu. Bir anda aklımdan az sayıda turuncu tonda sokak kedisi gördüğüm geçti. Acaba kolay farkedildikleri için rahatlıkla kötü niyetli çocuk ve erişkinlerin hedefi haline mi geliyorlar diye düşündüm.

Gürültülü bir kamyon geçiyordu sokaktan. Araç köşeyi dönüp sesi azaldığında, kedi altında saklandığı çöp kovasının içine zıpladı. Usulca yaklaştım. Atıkların içinden dişinin kovuğuna gidecek bir besin kırıntısı arıyordu sabırla kedi. Yaklaştığımı görünce bana bakıp miyavladı. O anda. O çöplüğün o andaki tek kedisiydi, benden hem korkuyor hem de korkmasına rağmen oradan gitmemek istiyordu.


Fotoğraf: Çöplükteki Kedi - D.M.

Bu ara çok fazla sokak kedisi resimledim. Adım mahallenin delisine çıkarsa şaşırmam.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Balık

Balık tüketimine asla sıcak bakamadım. Arkadaşlarla gidilen yemeklerde ya da iş için gidilen mekanlarda mecbur kalmadıkça kendime balık yemeklerinden birini sipariş etmekte hep isteksiz davrandım. 30 yaşıma gelinceye kadar tabağımda balık görmek istemeyen biriydim. Sonradan sonradan bu konudaki yabaniliğimi silmeye çalıştım. Diğer deniz mahsullerini ve bunları içeren yemek türlerini tüketmeyi severim ama iş balığa gelince bir başka oluyorum. Hatta isteksizliğimden geçtim, balık çeşitlerini de pek tanımam. Renginden ötürü sadece barbun mudur nedir onu biliyorum. Küçük olan bir balık türü var ona hamsi deniyor ama bazen nedense o küçümen şeylere papalina da dendiği oluyor. Ben de kendimi zorlamıyorum bu konuda. Tanışmaya fazla niyetim yok zaten. Evde balık pişmesinden bile hoşnut olmuyorum, o koku uzun süre evden çıkmayacakmış gibi geliyor, neşem kaçıyor.

Balık tüketiminden kaçınmamın türlü sebebi olarabilir aslında, işte onlardan anımsayabilğim bazıları şöyle:

Çok küçüktüm. Beş yaşındaydım sanırım ve o küçük - hala daha küçük - taşra kentindeydik. Annemler İstanbul'a tayin olmuşlardı. Orada bir ev tutulunca ben de yanlarına gidecektim. Anneannemlerde kalıyordum. Telefon yoktu evde. Bir akşam sofrada balık vardı. İştahla yeniliyordu balık. Yanında da marullu, turplu, limonlu nefis bir salata vardı. Anneannemin bahçe kapısında bir motorsikletin durduğunu duyduk. Gelen postahane görevlisiydi. Eskiden o kentte telefonunuz olmasa da bir yakınınız sizi bulunduğu şehirdeki bir evden ya da bir postahaneden telefonla arar ve sizin şehrinizdeki postahane görevlisi saat kaç olursa olsun motorsikletinin üstüne atlar, gelir kapınızı çalar telefonun diğer ucunda sizi birinin beklediği haberini verirdi.

Telefon hayatlardan bu denli ırak olunca da postahane motorsikletinin sesi, bilhassa hava karardıktan sonraki saatlerde pek hayra yorulmazdı. Kimin kapısında durmadıysa o evin ahalisi gecelik kendilerini şanslı sayar, pencere arkalarında derin bir oh çekerlerdi. Kapısı çalınan evde ise telaş başlardı.

Görevli kapımızı çalınca anneannem, dedem, teyzem ahlar ve vahlar içinde acaba kötü bir haber mi diye ayaklandılar. Ben de ağzıma aldığım balık lokmasını olduğu gibi çiğnemeden olanca kılçığı ile yutuverdim. Yutmamla birlikte boğazımda şu an bile tarifsiz diyebileceğim şiddetli bir acı hissettim. Önce sustum. Suskunluğum dikkat çekmeyince bastım çığlığı. Kapıya koşuşan ev ahalisi benim başımda birikti. Boğazına kılçık irisi saplanmış beş yaşındaki bir çocuk olarak ciğerlerimin kuvetinin yettiği kadar avaz avaz ciyaklıyordum.

O halde rotamızı önce postahaneye çevirmişken, kılçığın vehameti üzerine kendimizi hastahanede bulduk. Haber iyi miydi kötü müydü kimse düşünmedi o an. Ne yapıldı ne edildi tam hatırlamıyorum. Çok korkmuştum, canım çok acımıştı. Kılçıktan kurtulduktan sonra bile bir müddet boğazımda anjin olduğum zamandakine benzer bir sızı hissetmiştim. Sonraki on yıl evde ne zaman balık pişse boğazıma bir ağrı saplandığını söylememe alıştı bizimkiler.

Böylece balık yemekten kurtuldum kurtulmasına ama balıktan elde edilen bir başka ürün yapıştı yakama okula başlamamla birlikte. Doğru düzgün okula gidilirken bir gün aniden benim zayıf olduğuma hükmedildi. Doğru doktora. Doktor her sabah balık yağı içmem gerektiğini söyledi. Her sabah balık yağ içecek bir çocuk olma fikri hoşuma gitti nedense o anda. Hemen eczaneden balık yağı alındı ve ertesi sabah bir çorba kaşığı dolusu bana uzatıldı. Yok bir dakika balık yağı denememiş olan bilmez. Balık yağı iğrenç kokusu, iğrenç tadı, iğrenç görüntüsü olan kısacası ipiğrenç bir şeydir. Benim bunu anlamam uzun sürmedi. Kendimim diye demiyorum zeki çocuktum. O kaşık ağzıma uzatılırken beni bekleyen lezzet deneyiminin ömrümün geri kalanına kötü tesir edeceğini şıp diye anlayıp, koşarak oradan uzaklaşmaya başladım. Kaçmaya çalıştığım yere bakar mısınız: Okul.

Annem arkamda ben önde ev ile okul arasındaki o yolu farklı semtlerde, kenterde kaç kez koştuk hatırlamıyorum. Saymadım. Ama çok sayıdaydı. Kaçışlarımın hiç birisi başarılı değildi. Hep kaçtım. Hep kovalandm. Hep yakalandım. Burnum hep annemin iki parmağı ile kapatılarak o dolu kaşık boğazımdan aşağıya boca edildi. Balık yağını benim için sevimli ya da katlanılabilir hale getirmek üzere içine rendelenmedik sebze, meyve ya da hububat kalmadı. Yok, yok, yok olmadı. Hiç birisi o yağı sevimli hale getiremedi. O zıkkımı asla kendi rızamla içmedim.

Uzun müddet geceleri başımı yastığa koyduğumda; "Balık yağı içirdiğimiz için öldü bu, keşki içirmez olsaydık" diyerek naaşımın ardından üzülen bir akraba kabalığı hayal ederek ne intihar planları yaptım, ne şaşalı hayali cenaze törenleri düzenledim. Hiç birisini uygulamadım tabi o ayrı.

Öğlenci olduğum bir gün okula gitmeden önce bir çocuk dergisinde bir balık öyküsü okudum. Bir balık ailesi vardı. Anne balık, baba balık ve yavru balıklar. Bir martı gelip önce baba balığı hemen ardından da anne balığı yiyordu. Çocukları anne ve babalarının kılçıklarını suda salınırken görüp ağlıyorlardı. Nasıl üzüldüm o balıkların haline ve suda yüzen keder dolu kıçıklara anlatamam. Yıllarca balıkların da birer ailesi olduğuna, evimize giren her balığın bir anne ya da baba balık olduğuna, akşam yuvalarına dönmedikleri için arkalarından üzülüp ağlayan bir sürü yavruları bulunduğuna inandım. Ama sonradan "En azından kılçıkları denize değil çöpe atılıyor" diyerek kendimi teselli ettim. Böyle bir hikaye çocuk dergisine niye koyulur o kısmı hele hiç anlamadım.

İlk okul dördüncü sınıfta okul değiştirdim. İlk dört yılımı dört ayrı okulda okuduğum için bu değişikliği normal sayıyor olmam gerekirdi. Ama o seneki sınıf öğretmenim sevimli çocuk numaralarına katlanamıyordu. Numara yapmanıza gerek yoktu sevimli, sempatik falandıysanız şayet yanmıştınız, numara yapıyor olmakla mimleniyordunuz. Malesef ürkütücü topuzlu, iri kıyım öğretmen hanımla yıldızımız hiç barışmadı. Hatta bir gün bana şiddet uygulamaya kalkıştığında o dönem moda ola karate filmlerinden kaptığım iki numara ile ben de ona o anda istemeden şiddet uyguladım. Ayıp oldu ama napayım, böylece birbirimizden uzak durmasını öğrendik. Beşinci sınıfta yine tayin sebebiyle yer değiştirince tamamen kurtuldum kendisinden.

İşte bu cevval öğretmenimiz, bir gün sınıfta aniden; "Bakalım hanginiz bilecek, balıklar su altında niye konuşamaz?" diye sordu. Sınıfın tamamı cevaplayan çocuk olabilmek için deli gibi parmak kaldırırdığı halde neden tek parmak kaldırmayan beni durduk yere seçip "Sen söyle bakalım" dedi hiç bilmiyorum. Ben de o deli saçması çocuk dergisinde okuduğum bir fıkradan ilham alıp sınıfı şenlendirmeye özendim. "Öğretmenim sizin de başınızı suyun altına soksak konuşamazsınız ki" dedim. Cümlemi bitirince sınıfta önce anormal bir sessizlik oldu. Hemen ardından otuz kadar çocuk zincirinden boşanmış manyaklar gibi bağırarak en tiz perdeden kahkahalarını koyverdiler. Çıkan gürültü olağanüstü biçimde ilham vericiydi. Yarattığım kaos acaip ihtişamlı geldi bana. Şaşkınlığı kısa süren kadın, derhal öfkesinden zıp zıp zıplama pozisyonuna geçti ve kendi sesinin en yüksek perdesinden çığlık atma performansını sergiledi. Bunun üzerine herkes sustu. İstediği sessizlik sağlanınca öğretmenimiz beni koca sınıfın önünde aşağıladı. Çok içerledim. Yine de altta kalmamak için karşılık verince beni sınıftan attı. Sınıftan ilk kez atılıyordum. Gururum elbette ziyadesi ile kırıldı.

İşte bu sebeplerden uzak durdum balıklardan.


19 Ekim 2010 Salı

Bir Yaşıma Daha Girdim

Seneleri birbiri ardına üstüste dizme yolunda kösteklenmeksizin azimle ilerliyorum. Azim sahibi olduğum tek konu da bu zaten. Hoş eşeği bağlasanız bir an gelir o da yıllara akan su misali baka baka bakmalara doymaz. İşte böyle anlarda Gülşen olasım onun gibi cümle hissimi elektronik ortama dize dize dökesim geliyor. Geçen kendisi twitterda attırmış, takipçilerinden biri de , elleri dert görmesin bana retweet edince haberdar oldum. "Az evvel beste yaptım, kalbim duracak sandım" nevinden bir cümle buyurmuş hanımefendi. Ben bu yaşa geldim şöyle bir cümle kuramadım mesela. Kursam kursam "Az evvel büyük abdestimi yaptım kalbim duracak sandım" falan derim ki hiç de sanat yüklü bir bahis değildir zaten.

Rica ederim kapatalım bu bahsi...

Öğle üzeri bir arkadaşım kaç yaşıma bastığımı sordu, gerçeği gene gizledim. Yaşım sıradan bir yaş olmaktan çıksın olağan dışı bir muammaya dönüşsün istiyorum sanırım. Ömrümü olağan muammalara vakfettim bir de olağandışı tarafım bulunsun bir kenarda. Yeni yaşımda az buçuk süpernatürel takılmam kaçınılmaz artık. Tarzımdan genel manada bir natürellik akıyor zaten. Süper olmamın tam sırasıymış demek.

"Bu yaşıma girdin kazık kadar adam oldun iyi halt ettin, koca ömründe ne öğrendin?" diye sual edecek olan olursa ben de bir iki bir şey öğrendim aslında. Unutmadan sıralıyayım;

1 - İnsan sayısının bu kadar fazla olduğu bir ülkede en kolay harcanabilen ve her daim hep en ucuz olan da tabii ki insan. Bunu öğrendim öncelikle
2 -
Hepimiz ölüyoruz ve çok azımız bunun farkında.
3 - Kendine saygısı olmayan bir kişinin başkalarına saygısı olmuyor faidesi desen hiç dokunmuyor.
4 - Önsezilerine kulak veririsen ve mümkünse insanlarakarşı peşin hükümlü olursan daima kazanırsın. Zaten adam çokluğu var eleye eleye geriye kalanlar senin olsun.

İlk üçüne gönülden inanıyorum, dördüncüsü tamamen yediğim kazıklar neticesinde eriştiğim mertebedir. Bu sene, yani yeni yaşımda süpernatürel takılırken bu maddeye de harfiyen uymak niyetindeyim.

Ha bir de blogger/blogspot a doğum günümden bir gün önce girmekle hangi akla hizmet ettiysem artık iki gündür üstüste sanki ölmüşüm de hem kendi ardımdan yazıyormuşum hissiyatına büründüm - ki ne göreyim koyu renkler bana yakışıyor.

Geçen Bestbuy'dan kendime doğum günü hediyesi aldım eve gelince hatalı ürün olduğunu gördüm. Ertesi gün bir hışımla geri gittim, giderken hatalı ürünü de yanımda götürdüm. Gözlerim boşuna raflarda gezindi. Meğer benim istediğim, uğruna ter ter tepinmeye üşenmediğim ürün tükenmiş. Geri götürdüğüm ürünü kayıtsız şartsız geri alıp ücreti iade ettiler. Bunun üzerine sinirim geçti, hatta çok sevindim. Düşünsenize bestbuy'dan eli boş çıkarken doğum günü hediyesi almış gibi mutluydum. Züğürt tesellisi denilen şey bu olsa gerek, evet beşinci öğrendiğim de bu olsun bari; "Bazen boş avcunu yalarken bile sevinilebiliyormuş".

Uzun lafın kısası ömür bu torba değil ki büzesin, bir yaşıma daha bastım. Gene olsun gene basarım.


Efendim gelsin ordan Vinicius Cantuaria'dan "Galope". Hepiniz için çalıyorum teknik imkansızlıklardan ötürü bir tek kendim dinliyorum. Affola.