31 Aralık 2009 Perşembe

Eksi Bir

Karlı yılbaşılara veda edeli uzun zaman oldu ama yılbaşı kelimesi ne zaman geçse karlarla çevrili manzaralar geliyor aklıma. Belki de eskinin kartpostallar göndererek kutlanan yeni yıllarından yer etmiştir aklımın bir kıyısında. O kartpostallarda kızakların çektiği araçlardaki mutlu çocuklar karlarla kaplı yollardan geçip geniş ve ışıklı evlere doğru giderlerdi. Zihnimde o taşra kentinin karlarından çok kartpostallardaki karlar, kardan adamlar, noel babalar yer etmiş. Karsız bir yılbaşı daha geldi. Birini bitirip, öbürüne geçiyoruz. Takvimden bir yaprak daha eksildi. Hoş takvimler de kartpostallar da gittiler, yerlerini elektronik takvimler ve elektronik postalar aldı. Birisi hoş bir cümle kuruyor, koyalayıp yapıştırıp birbirimize iletiyoruz. O cümlelerin içinde, mutluluk, sağlık, başarı dilekleri üç aşağı beş yukarı hemen hemen aynı yerlerde konuşlanıyor. Geyik ya da klişe kıvamında bir cümleyi de ben kopyalayıp yapıştırdım bu sene arkadaşlarıma. Dedim ki;

“Mutluluk bankasının sevgi şubesinde, 2010 no'lu hesabınıza, mutluluk içinde harcamanız temennisiyle 365 gün daha yatırılmıştır. Yeni yılda yüzünüzde hep gülümseme, çevrenizde hep gülümseyen insanlar olsun, hayatınızda sağlık, mutluluk ve başarı, içinizde umut ve hayaller eksik olmasın. Mutlu yıllar dilerim.”

Bu da benim son geyiğim oldu 2009’a dair.

Takvimdeki yaprakların daha hızla çevrilmesini beklemekte zorluk çektiğim yıllar geride kalıyor. Her bir yıla kazandığım bir yıl daha değil de hayatımdan eksilen bir yıl diye bakmaya ne zaman başladığımı kendimi ne kadar zorlasam da anımsayamıyorum. Çok olmamıştır her halde.

2009 eksi bir, eşittir 2010.

Bu sabah okuduğum gazetenin üçüncü sayfasında her sabah koşuya giden erkek arkadaşının spor yapmasına mani olmak isteyen bir kadının, sabah dışarıya çıkmasına mani olmak için kapıyı kilitlediği yazılıydı. Kapıyı kilitli bulan adam “beni boğuyorsun, rahat bırak artık” dedikten sonra silahını alarak kadını iki ayağından vurmuş ve koşu yapmaya çıkmış. Bunun gibi cinnet haberleri bireye kadar inmiş vaziyette iken bitirdiğimiz bir yıl.

Sanırım yarın Taksim’de taciz haberlerini izleyeceğiz, sanırım yarın haberlerde yeni yılı ilk kutlayan Sidney ve Çin’den görüntüler izleyeceğiz, İngiltere, Almanya ve Fransa’da kutlanan yeni yıla ilişkin görüntüleri, sarhoş değilim iddiası ile trafik polislerini atlatmaya çalışan insanların komikliklerini, yeniyıl kutlaması esnasında yanan evleri.

2009 eksi 1 eşittir 2010.

Fazla derinine inmeyeceğim ama tahmin edilebilir bir yıl bizi bekliyor.

Bekleyeceğiz.

Göreceğiz.

İyi seneler dilerim.



29 Aralık 2009 Salı

Tırrrrr-roleybüslere Veda !!!

Eskiden bu şehirde troleybüsler vardı.

Fakültemizin önünden troleybüse biner, Konak’a ya da Mithatpaşa üzerinden Fahrettin Altay’a giderdik. Hoş o dönemler Sahilyolu da yoktu o yüzden meta zori geçilirdi Mithatpaşa Caddesi’nden. Troleybüsler tuhaftı ama nedense o dönem tuhaf gelmezdi biz yolculara. Kutu gibi daracık, sanki 1930'ların dokusunu andıran iç dizaynı, 1920’den 1960’lara sarsıntıyla her durakta durarak ilerleyen, oradan Star Trek zamanlarına atlayan dış dizaynı vardı bunların. Bindik mi zaman tüneline girmiş gibi olurduk. Sanki ilk durakta şoför; “sene 1945, var mı inecek?” diye bağıracakmış gibi gelirdi. Durağımıza geldik mi inerdik: Çoğunlukla bindiğimiz sene inerdik durağımıza yılın son gece yarısını troleybüste geçirmiyorsak şayet. O da nadiren belki de asla. Otobüsten inmeler sakindi, binişler hep o sakinlikte değildi.

İlk tuhaf anım fakültenin önünden bir kız arkadaşımla bunlardan birine binerken yaşamış olduğum. Neşeli bir tip olan arkadaşım önden, ben hemen onun ardında attık kendimizi araca. Arkaya doğru ilerliyoruz, şoför “hop hop” diyerek bir şeyler gevelemeye başladı. Ben adetim olduğu üzere bana doğru seslenmeleri asla üzerime alınmam. Arkadaşım ise benden de vurdumduymaz. Bize hoplamalarla erişemeyeceğini anlayan adam “Kotlu bayan, kotlu bayan” diye seslenmeyi seçti.

Arkadaşım merakla sordu: “Bana mı seslendiniz?”
“Bayan, öğrenci bileti attınız nerden belli öğrenci olduğunuz?” diye bu sefer şoför sordu.
Bunun üzerine arkadaşım sağ eline defterini alıp havaya kaldırdı, sol elindeki kitaplarını aşağıya indirip bir nevi reverans yaparak yana döndü, gülerek: “Kıyafetlerimden değil elbette, pasomu gösterdim girişte” dedi gülerek. Şoförler o zaman şimdikiler gibi küstahlıktan agresifliğe ve oradan manyakça saldırganlıpa doğru evrimleşme dönemlerine başlamamıştı bile. Adam gülerek “Dalmışım kızım görmedim” diyerek güldü. Birkaç yaşlı yolcu da güldüler. O seyahatten sonra arkadaşımın adı elbette “Kotlu bayan” olarak kaldı. Seneler geçti o yıllara dair anıları paylaşanlar kızın adın değil kotunu ve bayanını anımsıyorlar.

Troleybüslerin belirli bir güzergahı vardı, o yoldan asla çıkamazlardı çünkü izledikleri rota üzerindeki tollara cihazların enerji sağladıkları özel bir elektrik hattı vardı. Araçlar bu elektrik hatlarından vatandaşların boynuz adını taktığı tuhaf bir antenimsi, kancamsı, hatta balık oltamsı bir edevat ile elektrik alırdı. Bazen ani bir duruş, hızlı giderken dönüş gibi durumlarda boynuz elektrik hattından çıkar, troleybüs aniden dururdu. Şoför sol tarafındaki kapıyı açar adeta atlayarak yere iner, otobüsün arka bölümünü geçerek boynuzunu tellere geçirir aracı tekrar yürütürdü. Uzun sürmezdi bu işlem yoksa İzmir’in cehennem sıcağını andıran döneminde durmakta olan o araçların içinde bir iki dakikadan fazla kalabilmek bizim harcımız değildi.

Ben troleybüslere kendi rotamdaki değişiklikten ötürü veda etmeden kısa bir süre önce Üç kuyular’dan binmiş Alsancak’a gidiyordum. Troleybüs doluydu, oturan gençler ayaktaki yaşça büyük yetişkinleri görmezden geliyorlardı. Tutunulacak yerin kayışlarına dengeli biçimde tutunamayan bir adam gördüm. Dış görünüşten yaş tahmininde bulunamıyordum o zamanlar o yüzden ne çok yaşlıydı ne de gençti diyebilirim. Adamın alnı terliyordu. AKM yakınlarında durakta yolcular inmeye başlarken adam yere düştü. Adamın öldüğünü kim, nasıl anladı hatırlamıyorum. İlk kez ölü bir insan bedenini troleybüste görmüştüm. Az evvel ayakta duran, alnında terler olan adam az sonra yerde yatıyordu. Çenesi bir tuhaf olmuştu, elleri bir çocuğun ki gibi büzülmüş, ayakları kıvrılmıştı. Az evvel canlı, şimdi ölü. Hayat aniden bitiyordu.

Troleybüslerin de ömrü bitti İzmir’de, yol üzerindeki elektrik hattına bağlanan boynuzları, yılları devirmiş narin detaylarına rağmen hantal görüntülü gövdeleri yok artık. Hayatımızdan nasıl çıktılar, en son ne zaman bir troleybüse bindim hatırlamıyorum.

Yeni yıla girmemize şu kadarcık kalmışken bu kadar nostalji olsun değil mi ya?

24 Aralık 2009 Perşembe

Her Evin Öyküsü

Her evin bir öyküsü var. Her insanın olduğuna göre, evlerin de olacak elbette. Gece olunca ışığa bürüneninden karanlıklara göümülü kalanına kadar her birini ayrı öyküsü var. Bazen bir çığlık sesi yükselir o sarı odalardan, bazen afedilmesi mümkün olmayan bir müzik. Hiç dinlemediğiniz, duymadan önünden geçtiğiniz sesler bazen yolunuzu keser. Günaydın veya gülümsemeye selam vermeyenlerin dalgınlıklarında, insan sevmezliklerinde gizlenmiş öykülerine bir ucundan tanıklık edersiniz bir gün. Çok sevecen ve dışa dönük, dost canlısı insanların aslında maskelerden oluşutuğunu görüp de şaşırabilirsiniz. Aldatıldığınızı hissedersiniz bazen. Ama hayat bir aldatmaca zaten. İnsan çoğu kez kendini aldatır kısa vadede başkalarını kandırdığını zannederken.


16 Aralık 2009 Çarşamba

Tuhaf Apartman İsimleri ve Milyonlarca Bisiklet

Lüzum oldu, günlerdir ilginç bir apartman ismi arıyorum. Bu arayış vesilesi ile blog camiasından bile uzak durur oldum. Yıllar boyunca aklımda yer eden, arkadaşlarla yaptığım e mail, mesaj trafiğinden onlardan edindiğim garip apartman isimlerini topla topla sonu yok gibi. Tabeladaki ismiyle bile sanki merak uyandıran, ismin gerisinde merak uyandıran bir öyküyü saklar hissi uyandıran apartmanlar mı arasınız, bir kez gördüğünüzde “doğru mu gördüm acaba” kuşkusu ile dönüp tekrar baktırtanları mı. O kadar çoklar ki:

Duymadık Apartmanı,
Ölmesek Apartmanı,
Çile Apartmanı,
Bevliye Apartmanı,
Bayar Apartmanı,
Ralli Apartmanı,
İffet Apartmanı,
Dünya Malı Apartmanı,
Oral Apartmanı,
Güdüm Apartmanı.

Hayat, Kader, Ekselsiyor gibileri saymıyorum, ayrıyeten turuncu renge boyanmış olsa da Bembyaz Apartmanını listeme almıyorum. Onların yerine İzmir’de kendi gözlerimle gördüklerim kategorisinde yer alanları şöyle listeliyorum:

Zararsız Kardeşler Apartmanı,
Göbelez Apartmanı,
Zorba Apartmanı,
Çokiçen Apartmanı,
Yılların Emeği Apartmanı,
Dönmeyecek Apartmanı,
Anal Apartmanı,
Vuruşkan Apartmanı,
Herman Gençleri Apartmanı,
Göç Apartmanı,
Bizim Apartman,
Alaimisema Apartmanı,
Burçlar Apartmanı.

Bana göre; en hüzün vereni “Dönmeyecek” apartmanı, en merak uyandıranı da “Burçlar” apartmanı. Bu ikincisinin üşenmesem bir gün resmini çekeceğim. Oniki daireli bu apartmanda kapı numarası yerine burç isimleri var, balkonlarında da her bir burcun işareti. Hoş ve zarif bir fikir kanaatindeyim.

İsimler hoş da benim öyküme katkısı olmadı, sonuçta ben kendim uydurmak zorunda kaldım.

Bu apartman bahsini önce bir türbe ismi: “Tezveren Sultan Türbesi” – ki öyküsü bir blog entrisi olacak denli enteresandır.

Sonra da 2005 yılından sevimli bir pop şarkısı ile kapatayım. Katie Melua isimli bir Gürcü güzeli söylüyor “Nine Million Bcycles”
video

Sözleri bilimsel olarak yanlış veriler içeriyor olsa da bu hataları kafaya takmaya gerek yok sanırım.

11 Aralık 2009 Cuma

Dünya Kuran

Adam kadını çok sever. Kadının anılarını, hayallerini alır ve bunlarla o kadın için bir dünya kurar. Zamanla yarışmaktadır adam. Zamanı dolduğu anda; kadın, adamın kurduğu dünyaya adım atar. Kadın, kapı önlerinden geçerken, vitrin önlerinden yürürken adamın kalbi küt küt atar. Yarattığı dünyanın bir ucunda, ufak bir noksanlık vardır. O noksanlığı görürse kadın sanki herşeyin sonu gelecektir. Görmez noksanlığı kadın. Bomboş sokakta usul usul yürür. Bir tek çiçeği görünce durur. Adamın az önce solmuş yapraklarına can verdiği çiçektir bu. Kadın çiçeğe yaklaştırır dudaklarını. Mutludur. Kadının da zamanı kısadır o dünyada. Kısa bir süreliğine kurulmuş dijital dünya yavaş yavaş silinecektir. Komadadır aslında ve adam son bir defalığına sevdiği yerleri izlettirmiştir kadına. Kurduğu dünya silinirken, kadının hatralarından kurulmuş dünyadaki anları resimlere dönüşür. Adam kadının dudaklarının çiçeğe değdirdiği andaki, noktaya değdirir dudaklarını.
Aşk bazen hüzünlüdür, bazen de hüzün hafif kalır aşık olmanın verdiği acının yanında.
Bruce Branit bir günde çekmiş kısa filmi "World Builder"'ı, çekim sonrasındaki işlemler 2 yıl sürmüş. Ve "dünya kuran" kısa ama etkileyici bir film olarak sanal dünyadakilerin seyrine sunulmuş 2008 yılında.



World Builder from BranitVFX on Vimeo.

10 Aralık 2009 Perşembe

...Ve Sonra

David ilk e-maili aldığında sanki kabahat işlerken suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi önce susmaya karar verdi. Ancak, kararını çabuk değiştirerek ancak yine bir çocuk gibi, ona inanmayın dercesine Nazan’ın gönderi listesindeki herkese ünlem işaretli bir cümle yolladı. O cümleyi Nazan’a gönderecek kadar gücü yoktu. Aylarca saçma sapan bir borç için peşinden gelmiş, mesajlar yollamış kadından bu kadar süre boyunca kaçtıktan sonra, “o kinci kadına inanmayın” e-mailini kendisine gönderemezdi. Önce Samantha’nın işe balıklama dalması, ardından babasının onu yerin dibine geçiren sözleri ve ve bunlara Nazan’ın verdiği cevaplar sinirlerini iyice bozmuştu.

İçmeye öğlen başlar gece eve dönünceye kadar en az on beş şişe bira içerdi. Babasının e mailinden sonra her zaman gittiği barda adisyon fişinin arkasına hesap yaptı. Her gün bir bira noksan içse Nazan’a olan borcunu fakına bile varmadan ödeyebilirdi. Bu kadar kolaydı demek. Çok mutlu olup bir bira daha söyledi. O kadar sevindi ki günlük bira haddini aştğını fark etmedi. Artık kapasitesini aşmıştı günde onyedi bira tüketmeye başladı. Son e mailden sonra Nazan’ kafasından sildi attı. O akşam eve döndüğünde Samantha yoktu. Oysa barda beraberdiler. Ne zaman kalkmıştı. Ah evet saat on gibi kendisinin neredeyse yarı yaşındaki bir genç erkekle başka masaya kalkmıştı. O masada çok samimi olduklarını gördükten sonra bir daha o yöne bakmamıştı David. Bir yer bulabildilerse kesin bir iki saat sonra damlardı Sam.

David sessizliğin tadını çıkarmak istedi. Salonda, Sam’in oyuncak tavşanlarının durduğu TV sehpasının üzerinde bir zamanlar TV’nin durmakta olduğu boşluğa baktı uzun uzun. Eastenders’ı izlediğini hayal etti. Babası, annesi ile yaşarken de Eastenders’ı izledikten sonra.babası ile beraber köşedeki bara gidip bira içerlerdi. Gözlerini kapadı o barı düşledi. Bardan çıkıp yemyeşil çimenlerle çevrili köylerindeki yoldan yürüyerek kendini yatağın üzerine bıraktı usulca. Üstündekileri çıkarmaya üşenmişti. Yemyeşildi her yer.

Bir saat sonra kapı açıldı. Dudakları sızlayan Samantha ilk başta direnen kapıyı zorlayarak eve girdi. Yatak odasının olduğu yerden horlama sesi geliyordu. “Pis ayyaş” diye söylendi. Duşa girdi. Nazan’a çok kızıyordu. Bir zamanlar yakın arkadaşı olan bu kadın yazdığı e mailler ile aslında nasıl bir adamla yaşadığını herkese ilan etmişti. Sular kızıla boyalı saçlarından yüzüne, omuzlarına akarken Nazan’ı sildi kafasından. Bu gece beraber olduğu genç adam düşündü. “Yakışıklı ama işlevsiz” diye geçirdi içinde. Kendi zevkinden başkasını düşünmeyen bir erkek daha. İngiltere’nin yeşil kırlarına bakan köyündeki barda içmeyi özlemişti. O yeşil günler geldi aklına. Duştan çıktı, kurulanırken aynaya baktı. Dudakları şişmişti, boynunda diş izleri vardı. Yapma demişti o kadar dinletememişti. Adam illaki kendi izini bırakmıştı az önce boynuna. Başı hala dönüyordu. Aynadaki kadına da “pis ayyaş” dedi. Yatak odasına geçti.

Dorian erkenden yatmıştı. Oğlundan haber almayalı bir yıldan uzun süre geçmişti. Karısı çok üzülüyordu, ama ondan bahsetmek kadını daha da çok üzdüğü için adını anmıyorlardı artık evde. Birbirlerinden habersiz endişe dolu e mailler gönderiyorlardı oğullarına. Bir yıldan sonra yaşadığına dair bir haber aldıkları için çok mutlu olmuşlardı. Uykuya dalarken oğlunu düşündü yine. “Neden yazmıyor bize?” diye sordu karısına, karısı çoktan derin uykuya dalmıştı bile, onu duymadı.

Nazan alışverişe çıkıyordu.’de Öğle saatleriydi daha. Mutlu bir yaşamı vardı, mutluluğunu herkes bilsin istiyordu. Eskiden canını sıkan herkesin canını sıkmaya karar verdiğinde sonunda kendi canının sıkılacağını düşünmemişti. Bu İngiliz milleti bir garipti. Borcunu ödemeyen bir adamı nasıl da korumuşlardı. Tehdidini düşündü. Uğraşmaya değmeyeceğine çoktan karar vermişti. K-Mart’ta onu bekleyen eşi aklına gelince gülümsedi. Yemyeşil ağaçlar hafiften sarı ve kırmızının tonlarına bürünmeye başlamıştı. Radyoda Neil Young'ın Philadelphia şarkısı çalıyordu. Lansdowne’daki ağaçlı yoldan hızla geçerken, gölgeler arabasının üzerine neşeyle dokundular. Can sıkıntısı işte o anda bir daha geri dönmemecesine silindi gitti.

Kedi rüyasında çimenlerin üzerinde koşuyordu. Hep balkondan gördüğü ama bir türlü üstünde yürüyemediği yerde koşuyor olmaktan çok büyük heyecana kapılmıştı. Bıyıkları titredi, arka ayakları seyirdi. Masanın üstündeki vazonun yanına kıvrılmıştı. Masa, yasak yer.

Vladimir kediye baktı, gülümsedi. Kedinin rüyasında neler gördüğünü sadece hayal edebilirdi. Nazan, Sam, Dave ve baba figürünü geçirdi kafasından. Öyküyü istediği gibi toparlayamamıştı. Yarattığı karakterlerin bir süre sonra kendi başına buyruk davranmaya başlamalarını, kendi yarattığı o insanların birbirlerini çekememelerini, sonunda birbirinden intikam almaya kalkmalarını pek sevmiyordu. Hayal ürünü oldukları bir bakışta anlaşılıyor o zaman diye üzülüyor bu üzüntüyü nasıl aşacağını pek bilmiyordu. Denemek için bu kez her bir karakterine bir e mail yaratmıştı. Kedi uyuyordu, diğer kedi de çalışma odasında olmalıydı. “olmeznazan” yazdı, Nazan’ın doğum gününden oluşan şifresini girdi.Gmail biraz yavaş açıldı. Dört e mail gelmişti Nazan’a Hepsini merakla okudu. Sonuncusu onu mutlu etmişti. Çok kısa bir soruydu. Vladimir yüksek sesle tekrarladı:

“Sen gerçek misin?”

Sesinin yankısı hoşuna gitmişti, artık neyin gerçek neyin kurgu olduğunu bilmiyordu. Yazmaya başlayınca hayal, uydurma, gerçek ne varsa hepsini sihirli bir kavanoza doldurup sallamışsın gibi oluyordu. Bu karışımda her şey el kararıydı, ölçüsü yoktu.

Vladimir’in kafasında yaklaşık iki aydır yeni bir fikir dolaşıyordu. Onbeş daireli bir eski apartman vardı, her bir dairesinde onbeş yıl boyunca başka başka insanlar yaşamıştı. Bazı geceler uykusundan uyandığını sanıp rüya görmeye devam ediyordu. O gece rüyasında apartmanın bahçe kapısından geçti. Çimenler ve güller vardı içeride. Yemyeşildi çimenler. Yürüdü bahçeyi geçti. Üç eski basamaktan yükselerk cümle kapısından geçti. O eski apartmanın gri renkli mozaik zemininde o gece ilk adımını attı Vladimir.

Birinci dairenin kapısını çaldı.


Nazan - 3

Kimden: Nazan Ölmez (olmeznazan@gmail.com)
Tarih : 27 Ekim 2009 Salı 15:19
Kime: dorianprecious@gmail.com, Vladimir, Browley, ebrummacmurphy@gmail.com, Jale Eryilmaz, Dilber Tatlisu, Emir Gunbegun, Florian Thellington, Finley Barthe, James Dilbertson, dicksilkwater@gmail.com, mortimermelrose@gmail.com, Roberta Wagehouse, damienprecious@gmail.com, davidprecious@gmail.com, Samantha Simpleperfect
Konu: Ynt: Ynt: David’e dair geçmişten bir ses!!!
Sevgili Dorian,

Başlamadan önce, yanıt vermiş olduğun için teşekkür ederim. Ben aslında ne senin, ne ailenizin diğer fertlerinin, ne de arkadaşlarımızın David’e ait olan ve kendileri ile hiçbir alakası bulunmayan bu borcu ödeyeceklerini düşünmemiştim. Evet, sana tepeden tırnağa kadar hak veriyorum, kaç yaşına gelmiş oğlunun kendine ait bu kadar basit bir borcu ödeyemeyecek denli aciz oluşunu, eski kız arkadaşından e-mail alarak bir kez daha öğrenmek çok zor olmalı. Onun ne kadar hesabını bilmez olduğunu ayrıldıktan ve bu kazığını yedikten sonra öğrenmiş oldum. Gurur duyacağn bir evlat yetiştirememişsin, ne yazık.

Bu e-mailler serisini alan herkesin de bildiği gibi Amerika’ya 2005 Eylül’ünde gittim, Şubat 2006’da ayrılmaya karar verdik. Mart 2006’da ülkeme geri döndüğümde benimle uydu aboneliğini devir için buluşmasını istedim, yanıt bile alamadım. Daha sonra türlü vesile ile ülkeme gelmeden önce hep e-mailler yolladım, kısa mesajlar çektim. Her birine borçlarını düzenli ödediğini bu konuda sorun yaşamadığını söyleyen mesajlar yolladı bana. Tabi ona inanmakla hata ettiğimi sonradan anlamış oldum.

Ancak geçen kış ülkeme döndüğümde bayii ile görüştüğümde durumun ciddiyetini anladım. Ama bunlar olurken o ne yapmış, eski evini terk edip gitmiş, uydu alıcısını da eski evinde bıraktığı için bir de cihaz parasını ödemek durumunda kaldım. Bu sorumsuz adamın borçlarını ödediğimde hala öğrenciydim ve evli değildim. Tarihleri de yazdım ki e mail listesindekilerden merakına yenik düşenler iyice kontrol etsinler


Sevgili e-mail listesindekiler,

Sözlerim hepinize, evlenmeden önceki hayatımın ve yaşadıklarımın şu andaki hayatımla alakası bile kalmadığını ilk ve son defa söylüyorum. Şimdiki hayat arkadaşımın, eşimin mevkine bakıp da onun önüne gelenin geçmişteki borçlarını ödeyen bir kişi, ya da mali işler meleği olarak görülmesini istemiyorum. Kocam David’in borçlarını asla ödemeyecek.

Bu para bana bir hafta içinde ödenmezse ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum.

Dünya tatlısı David’in bana olan borçları ile hepinizi rahatsız ettim. Kusuruma bakmayın.

Nazan Ölmez

9 Aralık 2009 Çarşamba

Dorian

Kimden: Dorian Precious
Tarih : 26 Ekim 2009 Pazartesi 19:00
Kime: olmeznazan@gmail.com
Bilgi: dorianprecious@gmail.com, Browley, Vladimir, ebrummacmurphy@gmail.com, Jale Eryilmaz, Dilber Tatlisu, Emir Gunbegun, Florian Thellington, Finley Barthe, James Dilbertson, dicksilkwater@gmail.com, mortimermelrose@gmail.com, Roberta Wagehouse, damienprecious@gmail.com, davidprecious@gmail.com
Konu: Ynt: David’e dair geçmişten bir ses!!!
Nazan,
Çok kısa keseceğim. Sen uzun bir süre David’le çok yakındın. Onun para konusunda ne kadar hesabını bilmez olduğunu iyi bilmen lazım. Onun ne kadar savurgan ve ümitsiz olduğunu ben bedelini ödeyerek öğrendim.
David’in bu kadar uzun bir süre kendine ait borcu ödemediğini öğrenmekten dolayı aşırı derecede üzüldüm, hayal kırıklığına uğradım.Ondan ayrıldığında faturalarını ödemekte zorlanacağını biliyor olmalıydın. Madem sözleşme senin adınaymış neden sona erdirmedin ya da David’e devretmedin Sen devretmediğine göre o kendi üzerine devir alamazdı ki zaten. Bu devir işini yapmamaktan sen sorumlusun senin yüzünden borç büyümüş ne hallere gelmiş.

David’in senin ödediğin parayı ödemekte neden ciddi bir adım atmadığını anlamış değilim. Biz de zaten kendisinden nereyse bir yıldan uzun zamandır haber alamıyoruz. E-maillerini okumuyor galiba, ne benim ne de annesinin yazdıklarına cevap vermeyişi bizi o kadar endişelendiriyor ki anlatamam.

David yakında 40 yaşına basacak, yani kendi ayaklarının üstünde durabilen bir yetişkin. Hal böyleyken senin annesi, babası, ağabeyi, arkadaşları ve meslekdaşlarından borçlarını üstlenmelerini istemeni mantıksızca bulduğumu söylemeliyim. Öte yandan senin fakir bir öğrenci olmadığını hatta zengin bir profesör ile evlilik yapmış olduğunu da biliyoruz.

Dorian Precious

Nazan - 2

Kimden: Nazan Ölmez (olmeznazan@gmail.com)
Tarih : 24 Ekim 2009 Cumartesi 22:45
Kime: Samantha Simpleperfect
Bilgi: dorianprecious@gmail.com, Browley, Vladimir, ebrummacmurphy@gmail.com, Jale Eryilmaz, Dilber Tatlisu, Emir Gunbegun, Florian Thellington, Finley Barthe, James Dilbertson, dicksilkwater@gmail.com, mortimermelrose@gmail.com, Roberta Wagehouse, damienprecious@gmail.com, davidprecious@gmail.com
Konu: NE YAZIK!!!
Sevgili Samantha,

Sahiden de zamanında bir şeyler paylaştığını zannettiğin kimselerin böyle adileşmiş olmaları ne kadar acı verici.

Belki fark etmemişsindir (gözünü aç da tarihleri bir zahmet kontrol ediver) bu sorunu çözmeye çalışmak ne kadar zamanımı aldı biliyor musun? ( Hem de kimseyle paylaşmadan ve yalnız başıma). Eğer iğrençleşerek olan biten her şeyi ortaya dökmeyi seçseydim bunu seneler evvel yapardım. Ama hayır, hayır, HAYIR!! Ben seneler önce değil de şimdi açmaya karar verdim. Önce senin o biricik “harikulade ve sevimli insanın” David’e ulaşmak için defalarca uğraştım. Tahmin et senin o harikulade sevimli David’in ne yaptı? Söyleyeyim koskocaman hiçbir şey!!!

Çalıştığı yere 4 kere gidip kendinle uzaktan alakası olmayan bir borç için rica etmeye gitmek çok güzel bir şey mi sanıyorsun? Hayır, hiç de güzel değil ben söyleyeyim. Pekala, o kara kendimi oralara kadar yordum da ne oldu, sonuçta ödedi mi? Onu da söyleyeyim, HAYIR!!! Gittiğimde ödemeye tenezzül etmeyen adam, telefon mesajlarıma olumlu bir mesaj verdi mi? Onun da cevabı HAYIR!!!

Hazır halka açılmışken bir ucundan da sen maydanoz olmaya kalkmadan evvel iyi bir düşün istersen.

Şimdi de sıkı dur seveceğine emin olduğum bir soru geliyor: Görüşmeyeli sen neler yaptın güzel arkadaşım benim, eski erkek arkadaşının borçlarını ödeyecek birini kafesleyebildin mi ya da (tercihen profesör) evlendin mi? A tabii ki HAYIR !!!! Sen Nazan gibi iğrenç değilsin, gidip de ahmağın birisi olan eski erkek arkadaşının borçlarını ödeyesin değil mi?

Onu bunu bilmem David o borcu çatır çatı ödeyecek, git o harikulade insana pardon insan müsveddesine söyle.

Nazan Ölmez

Not: E-mailinin ekinde gönderdiğin güzel düğün resmimize bayıldım, çok teşekkür ederim. Bu poz bende yoktu. Umarım tanrı herkese hayatlarında en az bir kez o mutluluk dolu anı yaşama şansını verir. Bu arada, lütfen elini çabuk tut zengin biri ile benim ki kadar görkemli bir tören ile evlen. ( Başkasının olmasa bile en azından kendi borçlarını ödersin güzelim)
Not2: Bu e-mailimi de halka “malediyorum”

8 Aralık 2009 Salı

Samantha

Kimden: Samantha Simpleperfect
Tarih : 24 Ekim 2009 Cumartesi 12:01
Kime: olmeznazan@gmail.com
Bilgi: dorianprecious@gmail.com, Browley, Vladimir, ebrummacmurphy@gmail.com, Jale Eryilmaz, Dilber Tatlisu, Emir Gunbegun, Florian Thellington, Finley Barthe, James Dilbertson, dicksilkwater@gmail.com, mortimermelrose@gmail.com, Roberta Wagehouse, damienprecious@gmail.com, davidprecious@gmail.com
Konu: Korkunç, Korkunç, Korkunç
Sevgili Nazan,

David ile ilgili e-maili bana göndermediğin için sonradan ortak bir arkadaşımız sayesinde haberim olabildi. Ne büyük terbiyesizlik! Benim bildiğim Nazan böyle biri değildi.

David ile aranızdaki problemler keşke size özel kalsaydı. Bunu ortaya açmakla hepimize malettin böyle olunca ben de bildiklerimi ortaya dökeyim istedim.

E-mailindeki bazı konular bildiğim kadarı ile doğru ama tam anlamıyla da değil. Mesela David ile ayrıldıktan sonra onu Amerika’ya yanına çağırdığını unutuyorsun galiba? Onu yanına çağırıp gereksiz yere adamcağıza para harcatacağına birazcık hasret çekiverseydin, zavallı David uçağa vereceği para ile rahatça senin uydu faturalarını öderdi.

Ayrıca, fakir öğrenci ayaklarını e-mail listesindeki bazı kişiler yutabilir ama bana yutturamazsın. Bazılarımız senin beş parasız olmak şöyle dursun, geçtiğimiz yaz ne kadar varlıklı bir profesör ile evlendiğini pekala da biliyoruz. E- mailimin ekinde dünya evine girerken verdiğiniz pozlardan bir tanesi var. Bu durumunuzu bilmeyenler o fotoğrafa bakıp da o mesut günde ne kadar bahtiyar olduğunuzu görüp sevincinize ortak olabilirler. Acaba değerli eşin David’in borcunu ödemeyi düşünmez mi? Belki böylece hayatın boyunca yüzünü bile görmemiş olduğun insanlarda para dilenmene gerek kalmamış olur.

David’in babasına ve kardeşine böyle bir e-mail göndermiş olman son derece zalimce. İsa aşkına, David yetişkin bir erkek!!! Bunu sen de çok iyi biliyor olmalısın. Bu yazdığım yazıyı listedeki herkese gönderiyorum ki gerçeği herkes tüm çıplaklığı ile görebilsin. David senden ayrıldıktan sonra perişan olmuş, yıkılmış harikulade ve çok bir insan. Seni gerçekten sevdi. Seni untabilmek için nasıl uğraştı bilemezsin. Ve bütün bunların üstüne sen ona bu adiliği yapıyorsun!

Böylesine iğrenç birisine dönüşmüş olduğun için gerçekten çok üzgünüm. David’in sana olan borcunu ödemediğinin farkındayım. Kusura bakma ama bu gibi durumlar öyle abuk subuk e mailler yazarak çözümlenmez. E- mail yolladığın insanların hiç biri ile bağlantın yok, en son hangisi ile ne zaman görüştün ki tutmuş onlardan para istiyorsun!! İğrenç, iğrenç, iğrenç!!!

Eğer bu konuyu etraflıca konuşmak istiyorsan nerede olduğunu biliyorsun.

Samantha Simpleperfect


David

Kimden: David Precious (davidprecious@gmail.com)
Tarih : 15 Ekim 2009 Perşembe 18:05
Kime: dorianprecious@gmail.com, Browley, Vladimir, ebrummacmurphy@gmail.com, Jale Eryilmaz, Dilber Tatlisu, Emir Gunbegun, Florian Thellington, Finley Barthe, James Dilbertson, dicksilkwater@gmail.com, mortimermelrose@gmail.com, Roberta Wagehouse, damienprecious@gmail.com
Konu: Nazan

Nazan’ın mesajını dikkate almayın! Kinci ve zavallının biri işte!


7 Aralık 2009 Pazartesi

Nazan

Kimden: Nazan Ölmez (olmeznazan@gmail.com)
Tarih : 15 Ekim 2009 Perşembe 12:32
Kime: dorianprecious@gmail.com, Browley, Vladimir, ebrummacmurphy@gmail.com, Jale Eryilmaz, Dilber Tatlisu, Emir Gunbegun, Florian Thellington, Finley Barthe, James Dilbertson, dicksilkwater@gmail.com, mortimermelrose@gmail.com, Roberta Wagehouse, damienprecious@gmail.com
Bilgi: davidprecious@gmail.com
Konu: David’e dair geçmişten bir ses!!!

Sevgili arkadaşlar, akrabalar ve David’in değerli meslekdaşları;
Bu e-maili yazıp yazmamayı, yazdıktan sonra da gönderip gödermemeyi o kadar çok düşündüm ki. Bu davranışım etik olarak ne kadar doğru - ya da değil - bilmiyorum. Ancak, maddi durumumu ve David’in can sıkan ilgisiz tutumunu dikkate alınca ince eleyip sık dokuduğum bu konuda yeterince hassas davrandığımı düşündüm ve bu işi yapmam gerektiğine karar verdim.
Hepinizin bildiği gibi, David’den ayrıldığımdan beri dört yıldır Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyorum. Bundan yedi yıl önce David evine bir televizyon satın aldı. Türk yayınlarını ilgisini çekmeyince bir uydu kanalına üye olmak istedi. başvuru formunu beraber doldururken karşısına “TC Kimlik Numarası” hanesi çıkınca havlu atacak oldu, onun bu haline kıyamadım ve benim adıma ve benim resmi bilgilerimle müracatta bulunduk. Uydu yayını hizmeti veren şirket ile gereken sözleşmeyi imzaladım. Bu imzayı atmakla hayatımın en aptalca hatasını işlediğimi nereden bilebilirdim? O zamanlar, insan sevdiği bir insana koşulsuz güvenebilir sanırdım. Bir gün ayrılırsak eğer ne olacağına dair kötü bir düşünce geçmedi aklımdan.

Amerika’ya gitmem netlik kazandığında, David’e e defalarca cihazı ve hizmeti kendi üzerine çevirmesini söyledim. Ama o her seferinde türlü bahane uydurdu, faturalarını düzenli olarak yatırdığını bu durumda hiçbir sorun çıkmayacağını anlatıp durdu bana. Amerika’da olduğum dönemde arada e-mailleştiğimizde de uydu yayını ile problemi olmadığını söyleyip duruyordu. İşte durduk yere faturalarının ne kadar güzel ödendiğini söylemesi oldu beni kuşkulandıran. Geçen Aralık ayında noel tatili için ülkeme döndüğümde uydu yayını yapan şirketin bir bayiine gidip adıma kayıtlı üyeliğin durumunu öğrenmek istedim. David 2 yıl önce, bana söylediğinin aksine faturalarını ödemeyi bırakmış, yayın kesilmiş, benim dosyam icralık olmuş. Bana benim kanuni takiplik olmuş dosyama bakan avukatın adres ve telefon numaralarını verdiler. Avukat ile görüştüğümde yaklaşık 1.000.- TL ödediğim takdirde borcun sıfırlanacağını söylediler.

David telefonlarıma cevap vermeyince cep telefonuna üç kez kısa mesaj çektim. Mesajlarıma yanıt alamadım. Çalıştığı yere gittim. Bana çok aptalca biçimde yalan söylemeye devam etti. Güya ödemelerini asla aksatmamış da sadece makbuzları kaybetmiş ve nereye ödediğini anımsayamıyormuş. Hem ödemek zorunda olsaymış bile birden bir tek kalemde bu kadar rakamı ödeyemezmiş. Kendi izlemediğim bir yayının parasını ödemek zorunda kalacak olmak çok ağırıma gitmesine rağmen yurt dışına çıkışta sorun yaşamamak için benim olmayan bu borcu gidip avukata ödedim.

David avukata ödediğim tutarı bana taksitle ödeme sözü verdi. Bir sözleşme imzaladı ve o günden beri bana topu topu, bir defa 50 TL ödeme yaptı.

Amerika’da öğrenciyim ve maddi açıdan bolluk içinde yaşadığım söylenemez, sizlerden ricam David’e bir iyilik yapıp onun yıllardır ödeyemediği borcundan kurtarmanız ve benim aşağıdaki banka hesabıma borcun karşılığı olan 670.- Amerikan Dolarını yatırmanız.

Sizlere böyle bir e mail yazdığım için gerçekten çok özür diliyorum, ama başka çaremin de kalmadığını bilmenizi rica ediyorum.

Hepinize en iyi dilek ve saygılarımla,

Nazan Ölmez

2 Aralık 2009 Çarşamba

1 İzlenim, 2 Üzüntü, 1 Film, 1 Aşı, 2 Albüm, 1 Ses ki: O Ne Ses Öyle?

Kurban bayramı eski yıllarda gözlerimizi şenlendiremeyen görüntülere sahne olurdu. Sokak aralarında sevabı uğruna ufak çaplı cinayetler işlenir, zemin kat balkon demirlerine kancalar ile asılan cılız ya da besili hayvan bedenlerinden postları yüzülür, etleri parça parça küvetleri doldururdu. Tabii ki henüz bu parçala ve böl seremonisine başlamadan önce apartman bahçelerinde kan gövdeyi götürmüş olurdu. Şimdi Avrupa Birliğine girmeye “niyetliyiz” ya, kan gövdeyi götürmüyor, istenmeyen bu görüntüleri ulu orta görmüyoruz. İsteyen gidiyor görüyor o ayrı.

Arife günü bir haber kanalında Ankara’da bir büyükbaş hayvan pazarını gözümüze soktular. Her zamanki gibi görüntülerin üzerine çığırtkan nitelikli madrabazın teki yırtım yırtım yırtıyordu ses çıkartma organlarını. Şimdi efendim, güzel yurdumuzun her bir yöresinden gelen havyan üreticileri ineklerini/sığırlarını almışlar bu pazara varmışlar, kurban kesmek isteyenlere satmaya çalışıyorlar. Bütün gün hayvan satmaktan sıkılan bu hayvan satıcıları hem zamanlarını daha değerli bir biçimde sarfedebilmek, hem müşteri beklerken sıkılmamak hem de kurban adaylarını motive etmek için bir aktivite düzenlemişler. Aktivite şu, pazarın en güzel ineği seçilecek. Allah’ım ineklerin üzerlerine numaralar yazılı kartonlar asılmış ve sahipleri onları sıraya sokmaya çalışıyorlar. İnekler sıraya girmeye rıza göstermediği için bunları ya yularlarından çekiyorlar, ya da üç dört insan bir araya gelip arkasından ittiriyorlar. Sonuç nafile. İneklerin bir bölümü bir gıdım kımıldamıyorlar. Bir grup gazeteci de benzetmek gibi olmasın görüntülemek istedikleri canlılardan pek de farkı olmayan bir kalabalık halinde birbirlerinden görüntü çalmaya çalışıyorlar. Derken bir tarafına halel gelmesin mi yoksa erkek milletini cezp etmesin mi nedendir bilemem, başını örtmüş bir hanım gazeteci kızımız ciyak ciyak konuşurken cevvalliği ile dikkat çekmeye başladı. İneklerin ne kadar çevik olduğunu bir zamanlar tecrübe etmiştim. İşte bu tecrübenin verdiği endişeyle "Ya bu kadın neden kırmızı başörtüsü takmış?" demeye kalmadan az evvel bir adım bile atmamak için direnen büyükbaşlar kırmızı rengin üzerlerinde yarattığı karşı konması güç kışkırtma neticesinde Bayan Ciyak’ın peşinden koşmaya başladılar. Neyse kovalamaca uzun sürmedi inek sahipleri hayvanlarını hayvanların karşı koyamadığı bir sevgiyle dizginlediler. Hanım kızımız hangi akla hizmet kırmızı başörtüsü ile o ineklerin, sığırların huzuruna çıktı bilinmez ama insanoğlunun dünyasında bu davranışın adına kışkırtma, ya da biraz mürekkep yalamış görünmek isteyenlerce de provakasyon deniyor. İnek güzeli seçilemedi, görüntünün üzerine konuşan spiker heyecandan ve nefes darlığından bir ana ölecek gibi olduysa da “bayram gelmeden ilk kurbanı verdi Türkiye” dememe kalmadan karizmayı toparladı. İnek güzeli seçilemedi ama inek sahipleri bir anda en kızgın ineği seçerek atraksiyona son verdiler.

Bayramda beni üzen inek kurban etmek isteyen bir grup kişinin insanlık dışı davranışıydı. Kurban etmek için aldıkları inek direnince baklta ile vurup ayaklarını kesmişler. Ancak böyle vahşice zaptettikleri hayvanı kurban etmişler. Hayvana acı çektirdikten sonra ne kıymeti kaldı?

Bir de bayram vesilesi ile deniz kenarlarına akan, kenarda oturup suya bakan insan kalabalıkları var. Bunlara da üzülmedim desem yalan olur. Bunlar tertemiz deniz kenarlarına gelip, tertemiz çimenlerin üzerine oturup saatlerce kıyıda mıyıl mıyıl öz memleketlerinin hayalini kuruyorlar sonra akşam olunca kalkıp evlerine gidiyorlar. Gittikleri vakit. Geride olanca poşet, kağıt, bok püsürat vesaire bırakıyorlar. Buldukları gibi bırakmayı akıl edenine rastlamadım.

İnsanoğlu işte böyle birbirini kolay beğenmiyor.

Bayram kanlı geçti, kurbanlar ve her zamanki gibi trafik kurbanları. Yok trafik kurbanı değil, direksiyona geçmiş öküz kurbanları.

Kandan kurtulmak için sinemaya gittik: 2012. Milyarlarca insan ölüyor, sizi temin ederim bir gram kan yok filmde. Ölüp gidiveriyorlar o kadar işte. Üzücü pek bir şey olmuyor, sadece John Cusak’ın canlandırdığı karakter Himalayaların tepesinden bir ceket bir gömlek kalınca aman üşütmesin diye korktum bir an ama o da olmadı. Himalayalardaki sularda bile yüzdü sonradan bana mısın demedi, daldı daldı çıktı. SOnuç olarak özel efektlerin ter ter tepindiği bir film olmuş, perdedeki aksiyon hiç dinmedi, bir santimetrekare bile bir an olsun aksiyondan mahrum kalmadı.

Aşı işi hayli şaştı, organizasyon diye bir şey cidden vardıysa şayet o da yan yattı. Hacca gideceklere bedavaya H1N1 aşısı yapıyorlar, grip aşısını git kendin ol diyorlar, adam dikleniyor ben aşıya para mı vericem diye. Gençten ve yüzünden fepfetullah nursuzluk akan bir tanesine aşı yapıyorlar, suratına mikrofon dayıyorlar kaçınılmaz olarak küçükdağları ben yarattım yılışıklığı ile ben aşı olmazdım ama olduk bir kere mimiği yapıyor. Hacca gidene bedava, ben gittim mi parayla. Belli meslek grubundakilere bedava, yaş sınırı altı ve üstündekilere bedava. Nedir bu ya?

Seneler önce makam arabasına binerken bizlerden sır olup da gizlenen gizli hastalığı nükseden sevgili Başbakanımız aniden kendini araca kilitlemişti de sonradan ağzında köpürtü benzeri görüntü oluştuğunda Türk Lirası ile yüzbinlerle ifade edilecebilecek değerdeki hususi otomobilin depdeğerli camlarını kırarak kilit altında rahatsızlık geçirmekten kendisini kurtarmışlardı. Çok üzülmüştük vatandaştan gizlenecek denli önemli hastalığını olmasına, kendisine acil şifalar dilemiş, dualara etmiştik. Şimdi çıktı Sayın Sağlık Bakanına çıkıştı, aşı olmayacağını beyan etti. Haklı, Sayın Bakan Başbakan’ın aşı olacağını ima etmeye yönelik beyanat vermeseydi, oh olsun. Başbakanın hakikaten haklı çıkışışı bir çok kafayı karıştırdı, halkın bir bölümü ürkeceğine, aşı olmaktan caydı. Sanırım “biz milyonlarca aşı getirttik kendileri olmak istemediler de öldüler vicdanımız malum bisküvi markası kadar tertemiz” vakası.

Pink Martini’nin son albümünü dinledim, her zamanki gibi güzel. Göksel de dinlesin. Ninna Nanna’ya kulak versin. Şarkı nasıl söylenirmiş öğrensin.

Joan Armatrading’in Into the Blues albümünü çok gecikmeli de olsa dinledim, harika bir albüm, o hızla elimdeki tüm albümlerini MP3 çalara yükledim şimdi bir müddet joan ile baş başa kalayım diyorum. O ses var ya o ses. Ben de bile yok :p