31 Aralık 2007 Pazartesi

Fanatik Olmak İstiyorum

Durduk yere X files izlemeye taktım kafayı. Yalnızca ilk 6 bölümünü, o da seneleeeer önce izlemiştim. Şimdi aniden sekizinci bölümden izlemeye başladım. Hafta sonu 10 bölümü devirdim. Allahım ne zavallı bir durum. Artık neye baksam altında bir paranormal aktivite arıyorum. Paranoyaklık tavan yaptı serde. Neden 8. sezon, neden durduk yere? Bunlar şu anda cevaplayamayacağım sorular. Tuhaf işte. Sinirsek bi dizi. Başladım ya o yüzden mecbur hissettim. İzlemeye devam edeceğim.

Ne menem bir şeydir bu diye google dan aratınca dizinin türkiyedeki fanatiklerine ilişkin bir gazete haberine rastladım.

Hani Şarkılar Bizi Bu Kadar İncitmezken

Çok eskidendi. İki katlı ve bahçe içinde bir evimiz vardı. O zamanlar herkesin evinin bahçesi vardı. Sokaklar da bahçemizdi. İlkokul çocukları ev resmi yapmak istediklerinde; bir kare üzerine üçgen oturtur, karenin içine iki kara göz gibi bakan sevimli pencere çizer ortaya da bir kapı oturturlardı. Evin önünde çöpten çocuklar oyunlar oynar ip atlarlardı. Sarı saçlarıyla Güneş gökyüzünden gülümseyerek bakardı. Kış mevsimi ise bahçede sevimli bir kardan adam gülümseyerek bakardı oynayan çocuklara.

Çok eskidendi, yılın son gecesi farklı bir heyecanla beklenirdi. O gece ev halkı, akrabalar, komşular toplanır, evin salonunda toplanır, hep beraber oyunlar oynanır, fıkralar anlatılır, büyüklerimizin ağzında eskiye dair öyküler dinlenilir ve evde yapılmış pasta ile gece sona erer, yeni yıla girilirdi.

Ah ne yıllardı onlar... Önce evler ve bahçeler gitti hayatımızdan, büyüklerimiz öyküleri ile birer birer çekildiler aramızdan. Apartmanlar olanca haşmetiyle girdi hayatlarımızla. Çocuklar ev resmi yapmak istediklerinde o sevimli yüze benzeyen evler yerine karanlık karanlık gözleriyle birer çığlık gibi bakan şekilleri oturttular gülümseyen güneşin altına.

Ne yıllardı onlar...


Ah o yazlık sinemalar,
Kapı önü akşamları
Saksıda son sardunyalar,
Avluda el yazmaları

Ah ne kahraman ne cesur,
Ne güzel çocuklardık

Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık

Ah kaldırımlar biliyor,
Bi devir muhteşemdik
Güz güneşinden hüzünlü,
İlk yazdan şendik


Hem utangaç, hem hevesli
Mektepli sevgililerdik
Pek kırılgan pek acemi,
Bi söyler bin gülerdik


Sonra yıllar geçti, daha renkli daha gürültülü yılbaşı geceleri geçti, evlerin salonlarındaki insan sayısı azaldı. Şarkılar çoğaldı, şarkılar çokça güldürerek, pek bir oynattılar, bazen de tatlı birer sızı koydular içimize.


Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi
Gitmiyor üstümüzden


Geçen geçti, geçen geçti, geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti.


2007 bitiyor, hepimizin içinde yeni yıl ile ilgili güzel dilekler var. Umarım şanslı çıkarız ve o dilekler bu defa gerçekleşir.



(Farklı dillerde yeni yıl kutlaması)

27 Aralık 2007 Perşembe

Simite Gevrek, Ayçiçeğine Çiydem

“Neden bloglara sözlüklere yazıyorum?” diye kendi kendime sormuştum neredeyse bir sene önce. P asaport’taydım, Karşıyaka’ya gitmek için vapur bekliyordum.

Pasaport’ta vapur beklerken, deniz kenarında boş masa varsa oturulur, bir çay söylenir. Çay yudumlarken yalnızsanız size düşünceleriniz eşlik eder. Akşamsa; güneş batarken, dalga sesleri, martı sesleri arasında çay içilir. Uzaktan gemiler geçer. Sabahsa; o çaya bir de simit peynir eşlik eder, bu sefer de keyiflidir ama kuşlara göz kırpacak, dalgalara kulak verecek zaman yoktur, işe yetişilecektir, çay içilir, simit yenilir hemen kalkılır. Bazen o kadar acele ile kalkılır ki, İzmir’de simite gevrek denildiği bile unutulur.

Kendi kendime sorduğum soruya vapurun hemen gelmesi ile yanıt bulamadan bindim vapura. Vapurda giderken yanımızdan uçan martıların kanat çırpmadan süzülüşlerini hayran hayran izledim.

Bir kaç sene önce işyerinde, yaşça büyük bir kadın arkadaşımız, iş çıkışında asansörde beraber inerken aniden;


"Ben hizmetçi ruhlu bir kadınım"



demiş, sonra da ilave etmişti:


"sürekli kendimi başkaları için paralıyor, herkes mutlu olsun diye didiniyorum, başkalarından da beni mutlu etmelerini, için için umuyorum. Sanırım umduklarım olmayınca da mutsuz oluyorum",


"bunu şu anda asansörde inerken anladım"


Samimiyetle söylenen o sözleri hüzünlü bulmuş ama o zaman ne demek istediğini tam anlamamıştım. Bir ay sonra istifa etti. Kendi işini kurdu. Hayatımdan çıkmış insanlara ulaşma gayreti gösteren bir insan değilim arada haberi geliyor mutlu olduğunu duyuyorum. O geldi aklıma.

Sonra yine bir gün Konak’tan binmek istedim Karşıyaka vapuruna, aynı soru geldi aklıma. Vapurda bu soruya mantıklı bir yanıt aradım. Sanırım hayatımda iz bırakan birkaç saniyelik anları kağıda aktarmak peşindeyim. Bu yüzden yazıyorum ve sanırım biraz da fazla gevezeyim.

Bu düşüncelerden hiç alışkın olmadığım bir ses ile sıyrıldım, bir baktım Bostanlı’ya gelmişiz. Bostanlı vapuruna binmediğime eminim ben. "Sizi yanlışlıkla Bostanlı'ya getirdik ama şimdi Karşıyaka'ya götüreceğiz, lütfen yandaki vapura geçiniz" anonsu ile hatanın benden kaynaklanmadığına memnun diğer İzmir’liler gibi aheste aheste vapur değiştirdim. Karşıyaka’ya doğru seyrederken aklımda martıların ne kadar güzel süzüldüklerinden başka bir şey yoktu yemin ederim.

Sonra sevgili Gülçin mimlemiş beni, ahiret soruları sormuş, eh yanıtlamasan olmaz. Buyurun bakalım.

1- Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
İlk Kez nerede yazmaya başladığımı hatırlamıyorum. Bir yerlerde kaybolup gitmiş yazılarım var. Düzenli yazmaya başladığım ilk yer netlarus. Açıldığı günlerde kayıt olup devam etmiştim. Kullanıcı adımı bile hatırlamıyorum sonra birgün kafam bozulup bütün yazdıklarımı silmiştim. Netlarusta yazan bloggerlerın tümü hep kendi iç dünyalarından bahseder, başalarına gelenlere üzülür, karamsar yazılar yazar, birbirlerine “ay ne güzel yazdın bugün” diyerek nağmeler dizerlerdi. İç dünyalara yaptıkları bu yüzeysel yolculukların arasına oradan buradan çalınmış şarkı, şir, hikayeler yapıştırır, bazıları bu eklentilerin altına imza atardı. Hep kendileriydi, hep kendilerineydi. Bu kendikendilerinin üzüntüsüne bencilce tutkun insanların arasında benim adım da “hepbanahepben” olsun istedim. O isimle epey bir süre yazdım. Netlarusta çok güzel arkadaşlıklarımız oldu kısaca kabile dediğimiz insanlar birbirimizle kahkahalarımızı, duygularımızı paylaşır olduk. Çok güzel vakit geçirdik. Sonra bir gün birden yazmaktan daraldım ve orada yazmayı bıraktım.

2- Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Ben içimden geldiği gibi yazıyorum, ilgimi tetikleyen bir gazete yazısı, bir öykü veya müzik olabilir, ya da o gün beni sinirlendiren bir konu hakkında yazabilirim.Bunların arasında en önemlisi, bana sıklıkla yazma sebebi yaratan ise müzik.

Aslında kendim için yazıyorum, yazdığım bazı denemeleri buraya koymuyorum. Bir melodi beni farklı şeyler düşünmeme sebep oluyor, oturup yazıyorum, sonra ya çok hüzünlü buluyor buraya yapıştırmak istemiyorum ya da başlangıç noktasında düşündüğümden ayrı yerlere çıktığım enteresan öyküler kalıyor elimde onları daha geliştirmeye karar verip, “belgelerimin” arasındaki sonsuz yığının içine bir daha kimbilir ne zaman geri dönülmek üzere bırakıyorum. Ya da yazdığım yazıyı buraya yapıştırırken öyle bir el atıyorum ki şekli şemali değişiyor.

Sivri yazılar koymamaya çalışıyorum.

Netlarus’ta bir dönem; Nadim Naim etiketi altında hırçın, orta yaşı çoktan devirmiş, gözünü para bürümüş, müzikten zerre kadar anlamayan, duygusal iniş çıkışlarına ve de şarkıcıyı sevip sevmemesine bağlı olarak müzik eleştirileri yazan bir adamın üslubu ile yazdım bir ara. Yine bir süre, netlarusta reklam kampanyasına dönüşmüş “bir fahişenin günlüğü” başlığı altında yazılan yazıların üslubuyla gırgır geçen - bu da bir başka fahişenin diyaresi olsun – hevesindeki mizah ağırlıklı yazılar, sinema yazıları, öyküler yazdım.

Buraya da Gülçin’in çağırısı ile geldim ve şu ara burada aklıma geldikçe yazıyorum. Sık aralıklarla yazabileceğim gibi uzun süre suskun da kalabilirim, içimden gelirse yazıyorum.


3- Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Kesinlikle hayır, buraya ayıracak zamanım olmadığında yazmayabilirim, illa ki şu saate baskıya yazım yetişmeli telaşında olmadım.

4- Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Tamamen eğlence, zorunlu hale gelen her şeyden sıktım sıyrılır, o hisse kapılırsam yazmam diye düşünüyorum. Kendim için yazıyorum diyelim.

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Kendi kendime sormadığım bir soru bu hiç hesaplamadım ama yanıtını biliyorum, bir gün aniden ayrılabilirim buradan ya da senelerce yazabilirim.

Topu başkasına atar gibi sözü bir başkasına bırakmak burada adettenmiş efendim. Evet ilgi ile izlediğim iki blog arkadaşım,sakıncası yoksa 7. Oda ve Ege Mavisi mimledim sizleri, söz sizde...

Sevgiyle kalın :)

26 Aralık 2007 Çarşamba

Vurdumduymaz

Duyarsız ve geniş insan tipidir. Etrafında olup bitene karşı ilgisizdir. Dört bir yanındaki insanlar kan ağlasa yaşam tarzında değişiklik yapmaz, bir başkası için kılını kıpırdatmaz. Dünya umurlarında değildir. Varsa yoksa kendileridir, kendi hisleridir. İte kaka bile olsa bunlara bir iş yaptıramazsınız. Hadi diyelim fazla üsteleyip kıvamına getirdiniz "Hallederiz abi" der, “Evet yaparız” der ama sonuçta bildiğini okur. Genelde kadınları kahreden erkek tipine örnek gösterilebilirler. Hal böyle olunca Sezen Aksu konuyu gençlik yıllarında bir şarkısına konu edip şöyle demiştir;

“Seni gidi vurdumduymaz
Seni gidi yaramaz
Canın isterse ararsın
İstemezse aramaz”

Yılın Ennnnnn.....


Adettendir, yılın en iyi pop müziği şarkıcısı, zırt müziği tırtlaması, en seksi bilmem neyi seçilir. Yılın en seksi kadını seçilen kimse bu müjdeli haberi işitince mahsusçuktan şaşırmış gibi hareket eder. Bu seçilmiş özel kadının yaşadığı his öbeği içinde yer alan; (hissedilme sırasına göre)şaşırma, dumur ve "ay istemiyorum yan cebime koyun" hallerini en güzel yansıtan kelime üçlemesi ise "benim nerem seksi?" sualinde hışırtılı bir tınıya bürünür, seçilen kimsenin boşlukta bir yerleri öpmek istercesine büzüşmüş dudaklarından yavaş yavaş çıkar. Zaman kazandırır, o an itibariyle lafı sarfedenin kendisini pek bir zeki hissetmesine sebebiyet verir. "Ben istemiyorum, ben istemedikçe onlar yine beni seçiyor, yine beni seçiyor" halet-i ruhiyesini yaşatır.

Bu yılda yılın en iyi filmi, en iyi şarkısı, en iyi tv programı, en iyi albümü vesaire seçilecek. E adetten tabi.

2007 yılında en sevdiklerimden bir buket olmak kaydıyla önümüzdeki yıl kısa bir müddetliğine ıssız bir adaya düşmem gerekirse yanıma alacağım şeyler şunlar olacak....

Olay kaçınılmaz olarak şöyle gerçekleşecek çünkü hayatımda tesadüflere yer yok;

- "Sayın Vladimir"
- "Ne Var?"
- "Issız bir adaya düşeceksiniz"
- "Eeee, bunu şimdi mi söylüyorsunuz bana?" ya da "Benim niye haberim yok bundan"
- "Afedersiniz atlamış arkadaşlar"
- "Tamam tamam sadede gelelim rica ederim"
- "Issız adaya düşeceksiniz haddimiz olmayarak"
- "Peki o zaman??"
- "Yanınıza kitap, albüm, dvd olaraktan ne almak istersiniz?
- "Söyliym madem, peki adayı seçme şansım var mı?..."




Albümler;


- Motherland - Natalie Merchant,


- Songs of a Distant Earth - Mike Oldfield


- Once Again - John Legend


- System - Seal


- Under the Munka Moon - Alice Russell


- Under the Munka Moon II - Alice Russell


- My Favorite Letters - Alice Russell


- Aerial - Kate Bush
- E 2 – Eros Ramazotti
- Twelve - Patti Smith
- Beauty & Crime – Suzanne Vega
- Lovers Rock - Sade
- 3. Senfoni - Henryk Gorecki



Kitaplar;


- Lake Wobegon Days - Garrison Keillor


- The Book of Gentlemen - Garrison Keillor


- Paul Auster - Külliyatı…


- Yanık Saraylar - Sevim Burak
- Kız Öpme Kuyruğu - Nazlı Eray
- The Comfort of Strangers - Ian McEwan





Filmler;


- Barry Lyndon - Stanley Kubrick


- Femme Fatale - Brian De Palma
- Possession - Andrzej Zulawski
- Rebecca - Alfred Hitchkock
- Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain – Jean-Pierre Jeunet
- Le Cité de Enfants Perdus – Jean Pierre Jeunet, Marc Caro
- Breaking the Waves – Lars Von Trier
- Le Grand Blue – Luc Besson
- Big Lebowski - Coenler




- ....ve mümkünse... "Cloverfield...." ??? tabi LOST'un hatrına yoksa vizyon yüzü görmemiş filmi neden görmek isteyeyim. Sadece Lost için Lost için. O adaya mı düşsem acaba?



-------------------------
veeee..... Bir adet yılın olayı

25 Aralık 2007 Salı

Sezen'den Şarkılar..

Karine Hannah; Kanadalı bir vokalist, Sezen Aksu şarkılarından seçtikleri ile bir albüm yapmış. Albümün ismi I'll be Allright bildiğimiz "kaç yıl geçti aradan"ın ingilizcesinin ismi aynı zamanda. Denemeye değer..

Vladimir'in Sinirlendiği An

Sabah evden çıkmadan az önce TV'deki gazete başlıklarını okuyan haber programında bir haber başlığı dikkatimi çekti. Sonra gazetenin baş sayfasında haberi buldum. Okuyunca sinirlendim. Başlık; "Başak'ın yıkıldığı an" olunca, Başak isimli bir insanın başına kötü bir şey geldi zannediyor insan.

Detayı haberde de belirtilmemekle birlikte Başak bir katil, trafik suçlusu, sürücüsü olduğu araç ile bir adama çarpıp sürüklenmesine sebep olmuş, durduğu zaman, çarptığı kimsenin öldüğünü anlamış. Ortada bariz biçimde tarfik suçu işleyip adam öldürmüş bir kimse var.

Oysa Başak kötü bir sürücü olabilir, dikkatsiz bir insan olabilir, Oysa Başak çarpıp kaçan sorumsuz bir insan, ölümüne sebep olduğu adamdan kaçan bir katil olabilir. Bunu bilemeyiz.

Haberi gazetenin ilk sayfasına taşıyan kimse, onu kazadan mağdur olmuş, siniri bozulmuş, saçı başı birbirine karışmış masum bir öğrenci olarak göstermeye karar vermiş. Nedir bu suçluya acıma merakı? Herhangi bir tanık ifadesi yok, ölen kişi tamamen suçlu neredeyse. Oysa sürücü öyle hızlı gidiyormuş ki, çarpmış adama ve onu sürükleyerek öldürmüş, yorumlamaya kalksak kaçacakken ölem adamın bir tarafının arabasına takılması sonucu onu sürüklediği için kaçamadığını bile düşünebiliriz.

Kurallarını bilmediği ve öğrenmek istemediği trafiğin içinde bodoslamasına giderken önüne çıkan kimsenin karşısına ecel olarak çıkmış bir genç kadın varlığı su götürmese de haber; ölüm haberi değil tıp öğrencisi Başak'ın sinirlerinin bozulması olmuş.

En basit haberde gerçekleri canının çektiği gibi deforme edip okuyucunun algılarına yön vermeye çalışan basına ne kadar güvenebiliriz? Kifayetsiz basın mensupları Başak'ın sinir bozukluğuna üzülürken, yaşlı bir adam morgda, bununla ilgilenip peşine düşmek varken her zamanki ucuzluk ve bayağılıklarının tuzağına düşmeleri beni niye şaşırttı, niye sinirlendim bilmiyorum.



Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi Başak Aktaş, Maltepe sahil yolunda karşıdan karşıya geçmek isteyen 75 yaşındaki Nihat Makaracı’ya çarparak ölümüne neden oldu.

Kazadan sonra doktor adayı genç öğrenci sinir krizi geçirirken yakınları tarafından güçlükle sakinleştirildi. Kadıköy’den Kartal istikametine seyir halinde olan Başak Aktaş (23) yönetimindeki 34 VP 5248 plakalı otomobil Küçükyalı’da yolun karşısına geçmek isteyen Nihat Makaracı (75)’ya çarptı.

Çarpmanın etkisiyle sürüklenen Makaracı, olay yerinde hayatını kaybederken, doktor adayı genç kız şoka girdi. Çarptığı kişinin hayatını kaybettiğini öğrenince sinir krizleri geçiren doktor adayı vatandaşlar tarafından sakinleştirildi.

Kazada hayatını kaybeden Nihat Makaracı, ambulansa morga kaldırıldı. Tıp öğrencisi Başak Aktaş gözaltına alındı.

24 Aralık 2007 Pazartesi

Akışına Bırak...


Amaçsızca sarfedilen özgür günler bitti. Ne çabuk geçti diye üzülürken Gülçin'in Ankara gezisinden neşeli bir yazı ile dönmesi üzerine ben de Ankara'ya dair bir şeyler karalamak istedim.
-------------------------------------------------------------

Ankara olanca karmaşasına rağmen kendi içinde düzenli bir şehirdir, bir çok ilimizde olmayan garip bir huzuru vardır, kaldırımlardaki yaşı kemali çoktan geçmiş kestane ağaçlarının altında yürümek huzur verir insana. Tepeleri, inişleri, çıkışları, yokuşları vardır. Kar yağdı mı patinaj yaptırır adama. Tiyatroları güzeldir, devlet tiyatroları bile güzeldir, sinemaları da güzeldir. Sinemada insanlar birbirleriyle muhabbet etmezler, susturmak zorunda kalmazsınız. Böyle yerlerde nasıl davranılacağını bilir Ankara'da yaşayanlar.

Ankara'da yaşamak zorunda olan deniz kenarındaki bir şehirde doğmuş, yetişmiş bir kişi bu şehri sever, Ankara'nın baharına, sonbaharına aşık olur, ankara'da aşık olur, yokuşlarını çıkmayı çok sever, her çıktığı yokuşta tepede onu bir deniz manzarasının bekleyeceğini hayal eder, her yokuşu çıkarken, tepede burnuna gelecek yosun kokusunu, ona selam verecek martıların çığlıklarını hayal eder. Her yokuştan hayal kırıklığı ile iner, deniz yoktur. Yokuştan omuzları aşağıda iner. Öteki yokuşa kadar. Öteki yokuşu yeni bir umut ile çıkar deniz kenarında geçmiş eski günlerin hatırına.

Ankara'yı sevmiş birisi olarak orası ile ilgili bir tek kötü izlenimim var. Ankara'da yolda insanlar üstünüze üstünüze yürür, durursunuz, gelir yine çarparlar; Vladimir'in başına şöyle bir ehemmiyetsiz hadise gelmiştir; Vladimir Kızılay istikametinden Bakanlıklar istikametine doğru yaya olarak seyirtmektedir. Zihninde bir denizin kıpırtıları ile işinde gücünde yürümektedir. Karşıdan gelen hanımefendinin kendisine bindireceğini sezmiştir, tedbirini alır, kenara çekilir ve durur. Kadın hala üzerine üzerine gelmektedir.

Vladimir: "Dikkat!!! Önünüze bakınız" diye bağırır.

Fayda etmez, kadınla gözgözedirler, kadın 30 larındadır, hızlıdır, yürümektedir.

Hanımefendi çarpmıştır, kızgındır; "Önüne baksana der".

Vladimir; "Saatte sıfır kilometre hızla duran adamın üstüne çıktın bir de üstüne bağırıyorsun, yürümesini öğren der".

Kadın şaşırmıştır, sıfır kilometrenin denklemi ile uğraşadursun Vladimir yürür gider. Bakanlıklar' de ehemmiyetsiz iş yoktur, hepsi birbirinden önemlidir.

Ankara için sıradan bir yaya çarpışmasıdır, Kızılay'daki kalabalık birbirinin üzerine doğru yürür gider.

Bir de Ankara kışları soğuktur, karlıdır, yere tükürmesini pek seven ahali bolca haksırıp çokça tıksırır, balgamını yere saçmakta bir anormallik görmez. Tükürükler yere düşerken havada donar soğuktan. Kış biter buzlar erirken o kış aylarının donmuş tükürükleri baharla bir uyanır akarrr akarr akarrr. İğrençtir.

18 Aralık 2007 Salı

Korsan Kitap


Korsan Kitap: ucuz kitap, yasal yollarla çoğaltılmamış kitap demektir.

Bu kitapların dağıtımını yapan kimseler yüzbinlerce YTL'lik haksız ve vergisiz kazanca sahip olmaktadırlar. Ucuz edinilmiş bu kitapların baskıları da son derece kalitesizdir, kitap okuma zevkini yüzde yüz vermemektedir. Oysa yeni ve korsan olmayan bir kitabı açtığınızda içinden gelen kağıt ve mürekkep kokusu en azından kitap kurtlarına çok şey ifade etmektedir. Belki ucuza kitap ediniliyor ama, telif hakkıdır, basım ile ilgili masraftır, kağıt masrafıdır gibi türlü maliyet ile boğuşup kitapseverlere korsan olmayan kitap ulaştıran kimselerden çalınmasına aracılık edilmiş oluyor.

Korsan kitap ile ilgili bir anektod;

Vladimir sabah işyerine gelir, miyobu çok ileri arkadaşı ile aynı asansöre biner, kızcağızın sinirlerinin bozuk olduğu anlaşılmaktadır, iki katı çıkana kadar 5 ruh hali sergilemiştir. Geri kalan üç katta aralarında şöyle bir konuşma yaşanır.

- N'en var Wilhelmina

- Sorma Vladimir, bilirsin hep beni bulur.

Wilhelmina'nın sağ kaşı seyirmektedir.

- Yine ne oldu?

- Sabah evden çıkarken kapı gözlüğümün üzerine kapandı kırıldı.

- Sen gözlüksüz göremezsin ki Mina.

- Görememek ne kelime, gözlüksüz bir körüm ben.

- Kıyamam ya.

- Otobüs numarasını göremediğim için otobüse binemedim, boş taksi diye sarının tonlarındaki arabalara, sonra dolu taksilere bine bine buraya nasıl vaktinde geldim bilmiyorum. şirketin önünde indim. indiğimde moralim bozuktu. Gri parkeler gitmiş yerine rengarek parkeler döşenmiş. Bu renkleri görünce moralim düzeldi. Üzerine basa basa yürürken adamın teki peşimden bağırdı. "abla kitapların üzerinden yürümeyelim", "korsanız ama bizm de gururumuz var, ayaklar altına alma abla".. Vladimir nasıl utandım anlatamam.

- Anlat açılırsın.

Asansörün kapıları açılır...

Tecavüz mağduru affedildi

SUUDİ Arabistan Kralı Abdullah, tecavüz kurbanı bir kadına verilen 200 kırbaç ve 6 ay hapis cezalarını affetti. Adalet Bakanı Abdullah bin Muhammed El Şeyk, “Bu karar yargıçlarımıza güvenmediğimiz anlamına gelmesin. Mahkum için ciddi psikolojik sorunlar çıkabilirdi” dedi. Adı açıklanmayan kadın, evli bir adamla otomobildeyken 7 erkeğin tecavüzüne uğramıştı. Dava sonucunda kadın, ‘evli erkekle aracın içinde yalnız bulunduğu’ gerekçesiyle suçlu bulunmuştu.

17 Aralık 2007 Pazartesi

Şarkıdaki Adam, Kahvedeki Bulutlar...

You're so vain; Türkiye’de nedense pek tanınmamış, bir Carly Simon şarkısıdır. 1972 yılında yayınlanan No secrets albümünde yer almaktadır. Sanatçı James Taylor ile evlendikten sonra Ocak 1973’te şarkı Amerikadaki en çok satanlar listesinde bir numaraya yükselmiştir. Şarkı bir numaraya yerleşince bu şarkıda anlatılan kendini beğenmiş havalı erkeğin kim olduğu dinleyicileri merakını cezp eder. Rivayet odur ki, şarkıyı Shirley Mc Laine’in kardeşi ve o dönem meslek hayatının başında olan Warren Beatty için yazmıştır, ama bir diğer rivayet de şarkını Mick Jagger için yazıldığıdır, bir söylenti ise şarkının Kris Kristofferson ile ilgili olduğudur, son dedikodu ise şarkının Cat Stevens için yazıldığıdır. Şarkıyı yazmadan önce bu dört ünlü ile ilişkileri olan şarkıcının satırları dikkatle okunduğunda 4 ünlünün ortak özelliklerinden olan egosu yükseklerde seyreden bir erkekten bahsettiği dikkati çekmektedir.

Carly Simon üzerinden geçen bunca yıla rağmen şarkının kiminle olduğu konusunu asla ifşa etmemiştir. "o kadar kibirlisin ki büyük bir ihtimalle şarkımın seninle ilgili olduğunu zannedersin" demekle yetinir, 4 erkeği ve şarkıyı duyanları meraktan kıvrandırır. Ama şarkıda tarif edilen kimse dört erkeğin de özelliklerini taşıyan; kendine hayran, kibirli, kız tavlarken bir gözü aynada kendini izleyen, boş vakti bol olan, bu vakti de boşa harcayan, erkeği anlatmaktadır.

Carly’nin bir kaç sene önce henüz saf bir kız iken gelecek ile ilgili sözlerine nasıl inandığını, aslında o dönem kendisinin de hayalleri olduğunu anlatan, farklı bir ritme sahip güzel şarkıdır.
You walked into the party like you were walking onto a yacht
Your hat strategically dipped below one eye
Your scarf it was apricot
You had one eye on the mirror as you watched yourself gavotte
And all the girls dreamed that theyd be your partner
They’d be your partner, and...
You’re so vain, you probably think this song is about you
You’re so vain, ill bet you think this song is about you
Don’t you? dont you?
You had me several years ago when i was still quite naive
Well you said that we made such a pretty pair
And that you would never leave
But you gave away the things you loved and one of them was me
I had some dreams, they were clouds in my coffee
Clouds in my coffee, and...
I had some dreams they were clouds in my coffee
Clouds in my coffee, and...
Well i hear you went up to saratoga and your horse naturally won
Then you flew your lear jet up to nova scotia
To see the total eclipse of the sun
Well you’re where you should be all the time
And when you’re not you’re with
Some underworld spy or the wife of a close friend
Wife of a close friend, and...

Şarkının ilgi uyandırdığı andan itibaren 35 yıldır şarkıda anatılan adamın kim olduğuna dair sorulardan kurtulamayan sanatçı belli ki uyandırdığı meraktan çok memnun, yıllardır dalgasını geçiyor.

Rolling Stone – 1973

1973 yılında Rolling Stone dergisinde yayınlanan ropörtajında; “Şarkı James’i mi anlatıyor?” sorusuna, “Hayır kesinlikle James ile ilgili değil” demiştir. Ve “1973’te Los Angeles’ta Winkler lakaplı bir adamın şarkının kiminle ilgili olduğunu bulmaya yönelik bahiste katılanların çoğu bu şarkının Kris Kristofferson ile ilgili olduğunu öne zannetti, bir diğer büyük bölümü de Mick Jagger olduğu düşüncesini savundular” diye ilave etmiştir.
The Washington Post - 1983

1983 yılında The Washington Post gazetesinde yayınlana bir ropörtajında ise şunları demiştir;
WP: You’re So Vain kimin hakkında? Mick Jagger mı?
Carly: Hayır.
WP: Warren Beatty?
Carly: Kulağa kesinlikle Warren Beatty hakkında bir şarkı gibi geliyor. Hatta şarkı çıkınca kendisi hakkında olduğunu sanarak beni aradı ve şarkı için teşekkür etti.
WP: Onunla çıktınız değil mi?
Carly: Kim çıkmadı ki?
WP: Ben çıkmadım mesela.
Carly: Bu sadece onunla karşılaşmadığınız anlamına gelir, ama ben onu tanıdığımda, izafi olarak henüz bakir bir Don Juan sayılırdı. O dönem kendimi hayatına girmiş bin kişiden biri gibi hissetmiştim, daha henüz küçük ülkelerin nüfusuna eş rakamlara ulaşmamıştı çünkü.
Fame Dergisi – 1989
Simon, şarkının biraz da olsa Beatty ile ilgili olduğunu yadsımıyor. “Şarkıdaki kişi L.A. günlerindeki 3 erkeğin bileşimi aslında. Görünen o ki Warren iyi bir erkek arkdaş olamamış. Carly “Onu asla ciddiye almadın” diyor ve ekliyor “Çok eğlenceli bir adamdı, çok ama çok zekiydi fakat bir erkek arkadaş olarak kocaman bir HAAAYIRRR”
VH1 – One to One – (TV Programı) 1990

“insanlar uzun zamandan beri bu şarkıyı kiminle ilgili olarak yazdığımı sorgulayıp duruyor. İnsanların geçmişte kiminle gönül eylendirdiğimle bu denli alakadar olamsı bana çok komik geliyor, bir şarkıyı yazarken ne düşündüğünüzle bu derece ilgilenmeleri acaip bir ego tuzağı aslında. Tabii ki işte bu nedenle bu ismi asla benden öğrenemeyecekler”

Phil Donahue (Talk Show) – 1990
Seyirciler arasındaki biri: You’re So Vain Warren Beatty hakkında mıydı ve bu şarkıda size vokal yapan kişi Mick Jagger mıydı?
Carly: Asla ve asla bu şarkının kim için yazıldığını söylemedim. Ama bu penbe süveter sana çok yakıştığı için bir tek sana söyleyeceğim…. Şarkı Oprah Wİnfrey’in gençliği hakkında..
Primetime Live (Talk Show) – 1990

Diane Sayer: You’re So Vain’in Mick Jagger ve Warren Beatty ile ilgili olduğunu duyduk…
Carly: Ne fark eder ki? İnsanların buna kafa yormasına inanamıyorum Bu çok uzun yıllar öncesine ait bir bilmece, ve en iyisi bu bilmecenin çözülmeden kalması.

This Morning – 1995

Mark McEwen: Mick Jagger’ın You’re So Vain’de vokal yapmasını nasıl ayarladınız?

Carly: Sanırım biraz şansım yaver gitti. !972 yılıydı, Londra’daydım Harry Nilsson ile geri vokalleri kaydederken stüdyoyu aradı, “ne haber, nasıl gidiyor?” diye sordu. “Bir şarkını geri vokallerini kaydediyoruz haydi gel beraber söyleyelim ne dersin?” dedim.

İşte böyle ayarladım.

MM: Peki, şarkı kimin hakkında?

Carly: Bilmem

MM: Warren Beatty ve Mick Jagger hakkında olduğunu duyduk ama siz asla kiminle ilgili olduğunu söylemediniz.

Carly: Evet

Charlie Rose – 2000

CR: Hadi You’re So Vain’i anlatın bize.
Carly: Şarkının şimdiki halinin melodisini yakalamıştım, “Bless You Ben” diye bir şeydi. Sözleri şöyleydi "Bless you Ben, you came in, where nobody else left off.....There I was, by myself, hiding up in my loft"....

Orada takılmıştım sözler bir yere gitmiyordu, sonra bir gün bir partdideydim, içeri birisi girdi, bir arkadaşım “ şuna baksana sanki bir yata binmiş gibi havalı” dedi. Ben de “hmmm. Dur şunu defterime yazayım, belki ileride işime yarar” dedim. Derken bir gün Bless You Ben’i piyanoda çalıyordum "You walked into the party, like you were walking onto a yacht" sözlerini söyledim, sonuç güzeldi, anlatmak istediğim adamı tarif ederken cuk diye oturuyordu.
CR: Warren Beatty miydi?

Carly: Yok canım.

CR: Yaa?

Carly: Şey, belki birazcık.

CR: Bir adam mıydı? Warren mı? Yoksa birkaç adamın bileşkesi mi?

Carly: Çoğu şarkım öyledir, çoğu şarkı öyledir.

CR: Bu sadece bir kişi olabilir mi?

Carly: Bilmem ki.

Pure Oxygen - 2000
PO: Warren Beatty mi Mick Jagger mı?

Carly: Hiçbiri

PO: Benimle kafa mı buluyorsun?

Carly: Kafa buluyor olabilirim.

PO: Söylemeyecek misin?

Carly: Hayır söylemeyeceğim.. Ama kesinlikle Warren hakkında değil.


E!

“You’re So Vain, bir defterimde uzun zamandır duran birkaç satırdan ibaretti. Sonra bir gün bu farklı farklı satırların aynı kişi ile ilgili olabileceğini düşündüm”

Sunday Morning – 2001

Rita Braver: Herkes You’re So Vain’in Mick Jagger hakkında olduğunu düşünüyor.

Carly: Yok canım aslında öyle düşünmüyorlardır.

RB: Tabii ki öyle düşünüyorlar.

Carly: Pekala.

RB: Öyle mi?

Carly: Yok hayır, hayır.

RB: Bir yerlerde de Warren Beatty ile ilgili olduğunu okumuştum.

Carly: Başkalarının dediklerine kulak asmamalısın bence.

RB: Peki, şu sırrı rica etsem benim için aydınlatır mısın?

Carly: Aydınlatamam, eğer istediğini yaparsam insanların benimle konuşacak bir konusu kalmayacak bu sefer.
Janet Jackson'un “Song Son Of A Gun” şarkısına düet - 2001
Janet Jackson ile yaptığı düette söylediği bölümde "Kayısı renkli atkıyı Nick takmıştı, Mick a hiçbir şekilde atıfta bulunmadım" diye bir bölümü söylemektedir.
CNN - People In The News – 2004

Paula Zahn: Çok uzun zaman önce, sizin için bir dönem anlam taşımış birden fazla erkeğin bileşimi olma ihtimali bulunduğunu kabul etmiştiniz, Bu Mick Jagger, Warren Beatty, hatta belki birazcık da James Taylor’ın bileşimi olabilir mi?

Carly: Böyle ipuçları ile haşır neşir olan kişilere şunu diyebilirim, şarkıyı yazdığım erkeğin isminde “e” harfi geçiyor.
PZ: Çok sağol Carly bu çok faydalı oldu. Mick, Warren veya James olabilir bu yani. Adaylar hala 3 tane.
Carly: Bir harf daha söylemeliyim sanırım. Peki o zaman, ismin de bir de “a” harfi var.
PZ: (Gülerek) Peki o zaman önümüzdeki 3o yıl daha ağzından laf alabilmek için ardından koşacağız anlaşılan.
Carly: Ama iki sesli harf verdin, hiç de fena değil bence.
Regis & Kelly - 2004
Regis : Sence bu şarkıdaki adamın kim olduğunu söylemenin zamanı gelmedi mi. Haydi bize söyle bari nolur.
Carly: Söylersem patadanak söylemem öyle, birer harf çıtlatırım o kadar. “E” ve “A” yı biliyorsunuz zaten. Senin hatırına bir harf daha vereyim oldu olacak: “R”

14 Aralık 2007 Cuma

Yeşilçam, Tatlı Bir Sızı

Eski Yeşilçam filmlerinin izleyicide bıraktığı naif, sade, dürüst sinema etkisini özleyenlerdenim. O yılların filmlerini çocuk yaşımda, benden büyük kuzenlerimle sinema salonlarında izleme şansına eriştiğim için bu filmler aynı zamanda çocukluğumun fotoğraf albümleri gibi gelir bana.


Cumartesi günleri sinemaya gider, dönüşte, evde filmlerdeki sahneleri bir de kendimiz canlandırırdık kuzenler kendi aramızda. Çocukluk düşlerimizde; Filiz Akın ablamız, Türkan Şoray hep beraber aşık olduğumuz mahalle kızı, Fatma Girik eli maşalı, mert koruyucu meleğimiz, Ediz Hun saf dürüst abimiz, Kartal Tibet kahramanımız olmuştu. Filmleri ve filmlerdeki büyülü dünyayı çok severdik, o dünyayı alır evimize getirirdik.


O zamanların filmlerinde şarkılı sahneler de vardı. Baş aktrist ya pavyona düşer ya da çok ünlü bir şarkıcı oluverirdi senaryonun bir yerinde. Şarkılı sahneleri sevmezdik küçükler, büyük kuzenleri kızdırmak için karanlık sinemada "yakalanbaç" oynardık. Böyle koşuşturduğumuz bir gün teyzemin bizden 8 yaş büyük kızı beni yakalayıp tırnağını baş parmağımla işaret parmağımın arasına bastırıp kanatmıştı, çok acımıştı. İzi hala duru baktıkça içim sızlar, eski yeşilçam'ın güzel filmleri gelir aklıma.


O günlerden, o sevmediğim şarkılardan bir tanesii nasılsa kalmış aklımda. Çocukken sevmediğim o şarkı, şimdi duydukça içime tatlı bir sızı düşürüyor.


"Ömrümce hep adım adım" şarkımızın adı. Bence, yetmişli yılların en manalı şarkılarındandır, Gönül Yazar'dan, Neşe Karaböcek'e, Emel Sayın'dan, Nesrin Sipahi'ye yorumlamayan, repetuarına almayan kalmamıştır. Bestecisi : İrfan Özbakır ve söz yazarı : Mehmet Erbulan'dır.


Ömrümce hep adım adım
Her yerde seni aradım..
Ben kalbimden başka yerde
İnan seni bulamadim..


Kenarlarda köşelerde
Kadehlerde şişelerde
Ben kalbimden başka yerde
İnan seni bulamadim..


Filiz Akın yorgundur, bitkindir, mutsuzdur, ayakta zor durmaktadır. Pavyonda, sahnededir, sahne karanlıktır, ışık istememektedir. Sahnenin loş köşesinde, gölgelere gizlenmek istemektedir. Bir elindeki rakı bardağı içinde tabii kanyak görünümlü bir sıvı vardır. Arkasında bir piyanist ona eşlik etmektedir. Piyanodan; keman, darbuka, zil, ud sesleri çağlamaktadır.


Orkestra birden susar..


Filiz Akın söyler:

"Ömrumce hep adım adım.."


Filiz Akın'ın gözleri dolu doludur, dokunsalar ağlayacaktır, ağlasa bardaktan boşanacaktır. Dolu dolu gözlerdeki bakışlar bom boştur. Boş gözlerle seyircilere bakar. Bardaksız elini ağzına hafifçe kapatır, narin biçimde kuru kuru öksürür; "öhö öhö".


Sonra yeis içinde devam eder:

"Heryerde seni aradım.. "


İşte o anda seyircilerin arasındaki Ediz Hun'u farkeder....


Orkestra eşlik eder...


"Ben kalbimden baska yerde inan seni bulamadım.. "


Aniden, Filiz Akın'ın başının etrafında, önce kırmızı ışıklar döner, hemen ardından altı tane daha kendi başı görünür ve gövdesinin üstünde mutsuzca yükselen başının etrafında dönmeye başlar. Filiz Akın bayılıverir.


Orkestra hepten susar...


İşte bu sahne yetmişli yıllardaki tüm bir Yeşilçem'ın bir özeti gibidir.


Bu şarkı da öyle...

13 Aralık 2007 Perşembe

Kısa bir telefon görüşmesine sığmış bir çok şey

Gülçin ile matrak telefon konuşmalarımız olmuştur, sıradan olmayan telefon konuşmalarındandırlar. Az önce beni aradığında başına gelen egzantrik olaylardan ben de kendi nasibimi aldım, telefon çaldı açtım, konuşurken önce elektrikler kesildi, camdan noldu diye bakarken, önce trafonun etrafındaki kalabalık dikkatimi çekti, ardından polis arabası geçti, derken elektrikler kesilmeden az önce patlayan lamba aklıma geldi, mum buldum, yaktım, ampul değiştirdim. Gülçin ile konuşurken geçen sene onu reklam yıldızı yapıp ona ısmarlama yazdığım senaryolar aklımıza geldi, ben şifremi kaybettiğim için göremediğim yazılardandı, o benim yerime yazıyı aradı, "Ağustos ya da Temmuz'da yazmışımdır ben onu" diye verdiğim tarihlerde aradı durdu. Bulamadı. Derken elektrik geldi, ben PC ye bağlandım, yazıyı Eylül'de bir başka yazının altına yorum olarak yazmışım, bulduk. Yani iki dakikalık telefon görüşmesinde bunlar oldu, bir de bolca gülüştük.


Kabilemizin Habbele'sini reklam yıldızı yapmaya emprovize biçimde karar verip önce bir omo senaryosu yazmış o tutmayınca Kredi kartı senaryosunu devreye sokmuştuk.



Çok aydınlık, modern döşenmiş bir odada, muazzam bir boğaz manzarasına karşı, kızıl saçlı alımlı bir kadın oturmuş yüzünde hafif yorgun bir tebessümle etrafına yığılı para öbeklerine öfkeyle bakmaktadır.


Fonda Vivaldi'den dört mevsim'in üçüncüsü çalmaktadır. Paraların etrafında bir sürü köle kılıklı insan yavrusu gruplaşmışlar, bu paraları saymaya çalışmaktadır.


Kadın seslenir: "Daha çabuk sayın şunları!!!"


Sesi dertlidir, yardımcısına şöyle seslenir:


- Feridun bey!! Bu para sayma makinesi de bozuldu çabuk yenisini getirin!!!


Adam telaşla kapıya doğru koşar koşar. Bir şey söyleyecek olur ama belli ki kadından çekinmektedir. Şöyle bir duraksadıktan sonra kaçar gider.


Kadın söylenir:

- Şu paralar yokolsa, dikdörtgen şeklinde, kartvizit büyüklüğünde, üstünde isim ve numaralar olan plastikten bir şey olsa, insanlar alışveriş yaparken para yerine bunu kullansa. Ne iyi olurdu..


Kapıdan Feridun bey başını uzatır, ürkek ürkek bakmakta, mutluluktan ağlamaktadır.


- Ne iyi olurdu sayın Genel Müdirem der...


kızıl saçlı kadın:

- Kulaklarımız da şu para şıkırtısını dinlemekten kurtulurdu..


ekran kararır...


Şu kırmızı harfler belirir;


KULAKLARINIZA YAZIK!!


PARA SESİNE SON


VİVALDİ BANK KREDİ KARTI KULLANIN,


siz harcayın.. kulaklarınız dinlensin...


Ekran aydınlanır.. Genel Müdür yüzünde mutlu ve geniş bir gülümseme dört mevsimi dinlerken iç geçirir.

- AHHHH!!! Vivaldi... AHHHH!!!

Arkasında para sayma görevlileri Vivaldi'nin müziğiyle ilkokul müsamerelerindeki gibi mutlu mutlu ront yapmaktadırlar.

Ekran aydınlanıp bembeyaz olur.

İHANET MERDİVENİ – Bir Aşk Melodisi – Final

Genç adam seslenir;

- Küçük hanım birisini mi aradınız?
- Ah hah ha, Latife ediyorsunuz sanırım. Ben buranın yeni sahibiyim.
Genç kadının kafasında koskocaman krem rengi bir şapka vardır, güzel ahu gözlerini siyah bir gözlük gizlemektedir, üzerinde pembe bir bluz, siyah bir mini etek ve şapkasının rengi ile uyumlu ayakkabı ve çanta vardır.
- Tabii ya, tahmin etmeliydim. Kötü kalpli ikiz kardeşim varımızı yoğumuzu kumarda kaybedince, babam sanatoryum köşelerinde annemle beraber öldü. İkiz kardeşim sevdiğim kadının iffetini kirletince o da ortadan kayboldu. Şimdi de fabrikam elimden gidiyormuş. Gitsin. İnşallaah siz fabrikamızı iyi değerlendirisiniz.
- İkiz kardeşiniz mi var? Nasıl yani?
- Allahın işi ben bilemem, ama öyle kardeş düşman başına. Dilerseniz size fabrikayı gezdireyim.
- Siz nasıl münasip görürseniz.
Kadın ve erkek fabrikayı gezerler.
- Çok enteresan bir fabrika, böylesini hiç görmemiştim.
- Teşekkür ederiz. Burası da benim odam. Buyrun lütfen
Zevkli döşenmiş bir odadır, Şeyma odayı ilgi dolu bakışlarla süzerken odanın içinde ilerler ve arkasını döndüğünde gördüğü karşısında irkilir.
- Hiyyyy!!!
- Bir şeymi oldu küçük hanım? Sarardınız da.
- Hiiç. Yok birşey. Aniden bir şey hatırladım da.
Şeyma duvarı boydan boya kaplayan kendi portresini görmüştür. Masaya geçer oturur masada bir çerçeve içinde kendi resmi ve 4 yaşında bir çocuğun resmi vardır. Şaşkındır Şeyma. İntikam için geldiği yerde şok üzerine şok yaşamaktadır.
- Hatırlar mısınız beyefendi, bir zamanlar tanıştığınız penbe elbiseli bir kız vardı, Rüknettin’in yanında görmüştünüz hani?
Yavaş yavaş gözlüğünü çıkartır, şapkasını atar saçlarını şöyle sağa sola döker. Erkeğin nutku tutulmuştur.
- Şeyma?
O sırada kapı açılır içeriye fotoğraftaki çocuk girer. Bir kadına bir babasına bakar. Sonra kadına bakakalır ve ağzından şu kelime dökülür:
- Anne!!!!!!!!
Koşarak kucağına atlar, erkek de yaklaşır ve üçü sarılmışlarken içeriye Macit girer, şok geçirerek ölür. Meğersem kötü kalpli ikiz, çocuğunu aldıran Şeyma’nın çocuğunu Lale Belkıs'a naklettirip, doğumdan sonra onu da ortadan kaldırmış ve kardeşine işte bu senin çocuğun diyerek çocuğu ona vermişmiş.
Yanlış anlamalar ortadan kalkınca herkes mutlu olmuş. Ama bir tek kötü kalpli ikiz kardeş kör olup sürüm sürüm sürünmüş ve buna hiç mutlu olamamış.
Bitti

İHANET MERDİVENİ – Bir Aşk Melodisi – Bölüm 83

Şehmus Bey Şeyma’yı Macit Bey’in masasına oturmaya ikna etmiştir. Macit Bey Şeyma’dan çok etkilenmiş, heyecanla kekelemeye başlamış mamafih bakışlarını Şeyma’nın cömert dekoltesinden içeriye daldırmıştır bile.

Şeyma:

- Macit Bey, N’apıyorsunuz kuzum? Bakışlarınızla beni yediniz, bitirdiniz.

Macit: ( kıkırkırkırdayarak)

- Estağfurullah bacım, sizin gibi nadide bir gülü yer miyim? Bitirir miyim? Ben sizin gibi bir kitabı ancak çevirir çevirir okurum, yanlış anlamayın lütfen bunu iltifat manasında söylüyorum.

Şeyma bu sözlerdeki derin samimiyet karşısında duygulanmıştır. Buğulu bakmaktadır.

Macit:

- Küçük hanım yanlış anlamazsanız eğer güzelliğinizden cesaret alarak size bir şey söylemek istiyorum. Senelerce evvel size benzeyen bir hanım ile bir izdivaç yapmıştım ama o beni terkederek pavyonlara kadar düşmüştü. O gün bu gündür onu arar dururum ama bulamam. Nihayet yüce tanrı karşıma sizi çıkarttı. Siz belki o değilsiniz ama ona o kadar çok benziyorsunuz ki size bakmaya kıyamıyorum. Ben çok zenginim neyim var neyim yok önünüze sererim, sizi Türkiye’nin Hande Yener’i yaparım, yeter ki benimle evlenin.

Şeyma hayatında aldığı ikinci evlenme teklifini kafasında hızla evirir ve ikiletmez, kabul eder.

Şehmuz’a paralar ödenir, Şeyma pavyondan telli duvaklı gelin olarak çıkar, annesi mutludur ama babası kahrından çıldırmıştır, o kızının mürüvvetini göremez. Görse de ne anlıycak ki.

----------------------

İç Mekan - Yatak odası - yatağın üzerinde yüzlerce taşbebek, oyuncak bebek felan, yatağın kenarında Şeyma ayağında minnacık önü ponponlu terlikleri, üzerinde ise panter desenli kasıklarına kadar gelen baby-doll'ü oturmakta eşi Macit'i beklemektedir. Kapı açılır Macit üzerinde bordo renkli robdöşambrı ile girer. Ağzında bir pipo tek eli cebindedir.

- Kocacım gelmiycek misin yanıma?

- Rica ederim bayağılaşma Şeyma.

- Niye Ayol, helalin değil miyim? Ben de bir kadınım benim de ihtiyaçlarım var.

- Hayır Şeyma sen beni yanlış anlıyorsun. Sen bundan sonra Şeyma değil benim kaybettiğim Şermin'im ve dünya ahiret bacımsın, aynı çatı altında olduğumuz müddetçe elin elime değmiycek. Yarından itibaren stüdyoya giriyoruz, sana arabeks fantazi tarzında albüm yapacağız.

- Peki ama bir ricam var

- Nedir minik bebeğim?

- Bana bir fabrika satın almanı istiyorum çünkü yıllardır, hem bir şarkıcı olmayı, hem de bir fabrika sahibi olmayı düşlemiştim. Madem bu fedakarlığı istiyorsun benden bana bir de fabrika alıcaksın. Öyle bir fabrika olsun ki Frankfurtta’da bir şubesi mutlaka olsun. Yoksa stüdyoya girerim ama şarkı söylemem.

- Ne demek süslü kuşum. Arzun benim için bir emirdir yarından itibaren istediğin şirketi bulma çalışmalarına başlayıp parasi neyse bastırıp alıcam. Yeter ki sen mutlu ol

--------------------------- STÜDYO ---------------------------

Şeyma kaprisli biçimde aşağı yukarı yürümekte, orkestradakilere kan kusturtmaktadır.
- Olmuyor, olmuyor!! Bu ne biçim beste, bunlar ne biçim sözler? Ben böyle şarkıyı mıçımlan bile yazarım.
Bunun üzere orkestra çok utanır ve muhteşem güzellikte bir beste yapar. Şeyma beğenir ve çok içten gelerek okur. Sesi hançereden gelmekte, dinleyenleri duygulandırtmaktadır.


----------------- 2 ay sonra -----------------


Macit ve Şeyma evde gazete yığınlarının arasında oturmaktadır.
- Hayatım long pileyin büyük sükse yaptı. Herkes bu esrarengiz sesin sahibini merak ediyor. Sahneye çıkmamakta kararlı mısın?
- Çıkmıycam Macit. Rica ederim üzerime varma. Heyheylerim üzerimde. İstediğim fabrika satın alınıncaya kadar şurdan şuraya çıkmıycağım. Kimse beni tanımıycak yüzümü bilmiycek.
Macit muzipçe gülmektedir.

- Hayatım sana bir sürprizim var .Cebinden kadife bir kutu çıkarır. Şeyma'ya uzatır

- Nedir bu Macit?

- Aç da gör hayatım

- Ah (gülümser) (başını yana eğer)yoksa yoksa?

- Aç canım

- Bilmem ki açsam mı?

- Aç ulan uzatma!!

Şeyma eli titreyerek kadife kutuyu açar. İçinde kırmızı kurdeleli bir anahtar vardır.

- Ne bu Macit? Gene yat mı aldın, kat mı?

- Hayır güzelim, istediğin fabrikayı satın aldım, Frankfurtta da şubeleri var tam sana göre.

- Ama Macit bu özelliğe uyan bir tek fabrika var koca Türkiye de değil mi?

- Evet hayatım ve artık onun sahibi sensin.
Şeyma nın dudakları titrer ağlamaktadır

- Hayatım niye ağlıyorsun

- Macit bunlar mutluluk gözyaşları mutluluktan ağlıyorum.

İHANET MERDİVENİ – Bir Aşk Melodisi – Bölüm 41

Bakırköy’deki 5 katlı apartmanın beşinci katı. İç mekan. Misafir odası. İki kadın. Anne ve Şeyma, ve TV. TVde Seda Sayan bir rezalet çıkartmaktadır. Seyirciler buna hayran, olaya iştirak etmeye çalışmakta çıkan rezaletin bir parçası olabilmek için birbirlerini yemektedir. Şeyma gözleri yaşlı gergef işlemekte, anne bir elinde dumanı tüten bir sigara, diğer elinde TV nin uzaktan kumandası sinirli sinirli bacağını oynatmaktadır. Kanalı değiştirdi - değiştirecek gibi bir hali vardır. Şeyma annesinin sinirli haline kızmakta mamafih siniri dile getirmekten özenle kaçınmaktadır. Şeyma 3 ay öncesini hatırlamaktadır.
..... bulutlar bulutlar .....

Antalya - wonders of the world, topkapı - iç mekan - geceyarısı - İki sevgili yatakta sigara içmektedir.

- Hayatım bu ilkti biliyor musun?

- Canım benim Şeyma'm. Bu benim için çok anlamlı sen de bunu biliyor musun?

- Aşkım.

- Bebeğim.
- Ruhum.

- Hayatımın manası.

- Seninle tatile çıktığımız iyi oldu aylardır ilk defa huzurluyum.

- Şeyma’cım benimle balkona çıkar mısın?

- Tabii, neden olmasın. Yoksa yine mi sürpriz yaptın bana?

- Çıkınca görürsün nonikom.
Çift vücutlarını çarşafa dolayarak balkona çıkar. Balkonun karşısındaki duvar olması gerekenden fazla aydınlıktır. Bilboardun üzerinden şu sözler durmaktadır:

"Şeyma, nazlı kuğum. Benimle evlenir misin?"

- Ay Berkalp!! İnanamıyorum.

Şeyma ağlamaktadır.

- Aşkım neden ağlıyorsun.
- Bunlar mutluluk gözyaşları. Mutluluktan ağlıyorum.
- Mutluluğumuz hiç bitmesin bir tanem.

(böğğğğkkkk iğranç)

- Cevabını bekliyorum

- Evet.. Milyon kere evet....

Bu hatıralar Şeyma'nın içini sızlatmakta, gergefinin üzerine mutsuzluk gözyaşları akıtmakta ama bu gözyaşlarını burnundan soluyan annesinden gizlemektedir. Evlenme kararını aldıktan sonra mutluluk içinde istanbul’a dönülmüş, ancak bir türlü Berkalp'in ailesi ile tanışılamamıştır. Gençler kendi aralarında nişanlanmış ama Şeyma'nın ailesine haber verilmemiştir. Yüzükleri Timurcan ve Sude takmış, kendi aralarında kutlama yapılmıştır. Nikah zamanı için gün belirlenememekte, Berkalp sürekli olarak babam “Frankfurt Şubesini açar açmaz evlenicez söz” demekte ama tadilatlar bitmemekte, şube bir türlü açılmamaktadır. Berkalp bazen günlerce aramamakta, Şeyma aradığında cep telefonunu meşgule almaktadır. Kız yemekten içmekten kesilmiş, sinirleri bozuk hatta laçkadır. O bakımlı hali gitmiş, bakımsız bir hal almıştır. Sürekli Muazzez Ersoy'dan şarkılar mırıldanarak kendini banyoya kilitlemekte, habire Berkalp'i aramakta bir türlü cevap alamamaktadır. Banyoda kilitli olmadığı zamanlarda hülyalı bakışlarla tavanı, pencereyi seyretmekte Berkalp'i aramayı düşünmektedir. Annesi buna üzülmekte, "Şeyma bak en sevdiğin yemeği yaptım, niçün bir şey yemiorsun kuzum" diyerek hiç alışık olmadığı şefkati göstermektedir. Böyle kendini üzüm üzüm üzerken 3 gün önce olanlar Şeyma'yı daha da derin kederlere gark etmiştir.

-------------------- 3 gün önce --------------------

Kapı çalınır.

- Kızım kapıyı açar mısın?

- Sen aç anne!!

- Kızım aç işte delirtme beni.
Şeyma bu ısrarlı tutum karşısında daha fazla direnç gösteremez ve kapıyı açar.

Dışarıda Lale Belkıs'ın gençlik hali ve yanında beş yaşındaki Ömer'cik durmaktadır. Şeyma tuhaf bir uğursuzluk sezmiştir. Türk filmlerinde görmeye alışık olduğu bu sahnenin kendi başına gelebileceğini asla düşünmemiştir. Siniri bozulmaya başlamıştır ki….

Lale ağzını açar. Gelin görün ki gözlerini yummamıştır:

- "Berkalp'in yakasını bırak. O benim. Mutlu bir evliliğimiz var, babamın fabrikasında genel müdür, bu da aşkımızın meyvası Ömer. Saadetimizi gölgeleyebileceğimizi mi zannettin? Senin gibi kenarın dilberine onu yar etmem" der ve tabii ki olması gerektiği gibi çıngıraklı bir lalebelkıs kahkahası atar.

- AH-Hah-HAH-HA!!!

Ömer'in gözünden bir damla yaş süzülür; “Abla yuvamızın yıkma nolur!! Yalvarırım babamızı bize geri ver!! Babamızı geri verirsen sana biriktirdiğim bayram harçlıklarımı ve sapanımı vereceğim” der.

Şeyma'nın başı döner bayılacak gibi olur. Kulaklarında Lale Belkısın cehennemden yükselen kahkahaları yankılanırken gözleri kararır. Şeyma’nın eli karnındadır. Yere düşerken, aklından bir cümle geçer: "peki benim yavruma ne olacak?" kahkahalar.. Herşeyden sekiz tane görmekte, sekizi de başka bir yöne fırıldak gibi dönmektedir. annesi haykırır, haykırış iki ileri bir geri yankılanır:

- ŞEYYYYYYYYY-MAAAAAAAAĞAAAAAAAAAAAAA

Fonda Samime Sanay söylemektedir "biir ilkbaahar sebahı güneşle uyandın mı hiç çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç". Şeyma bayılmıştır hayallerinde Berkalp ile yemyeşil kırlarda ağır çekimde birbirlerine doğru koşturmaktadırlar.

İHANET MERDİVENİ – Bir Aşk Melodisi – Bölüm 1

Bakırköy'de beş katlı bir apartman.

Saat 1:40.

Apartmanın önünde siyah bir araba durur. İçinden güzel bir kız telaşlı biçimde iner ve koşarak merdivenleri çıkar. Giriş kapısında, pembe çantasının içinden anahtarlarını çıkarır ve kapıyı açar. Arkasına dönüp sürücüsüne el sallar. En üst kat balkonunda bir kadın sinirli sinirli sigara içmektedir. Genç kadın asansör aynasından yansıyan görüntüsünden memnun, akşam yaşadıklarını aklından geçirmeye başlar. En üst kata çıkar. Kapıda elinde sigara ile bir kadın beklemektedir.

- Nerde kaldın!!

- Ay anne sana hesap mı vereceğim bu saatte!!


İçeriye girer. Odasına koşar adım girer, kapıyı çarpar.

Şeyma güzel olduğu kadar hoppa, hoppa olduğu kadar fettan, fettan olduğu kadar çıtı pıtı, çıtı pıtı olduğu kadar da küstah bir genç kızdır. Öyle böyle değildir yani. Pembe çantasından mor renkli telefonunu çıkararak bir isim bulur ve arar. Karşı tarafın telefona cevap vermesini beklerken sabırsızdır, elleri titredikçe telefonun kenarından sarkan çicekli, böcekli, miniminnacık ayılı süsler hop hop hoplamaktadır.

- Sude hayatım uyuyor muydun?
- Şeyma!! nerdesin ya hadi anlat ölüyorum meraklılıktan. Hadi ne oldu?
- Akşam yemeğe gittik biliyorsun
- Eeeeee biliyoruz heralda. Anlat. Detay ver bana. N’aptınız?
- Ay çok yakışıklıymış ya. Şimdi buluştuk bununla. Yer ayırttmış. Geçtik oturduk. Böyle karşıma geçti oturdu. Laflıyoruz “nasılsın” falan. Gözgöze gelince, bana; "Çok güzelsin Şeyma" dedi. Kıyafetlermi çok beğenmiş. Sonra ne dedi biliyor musun?
- Ne dedi kız?
- Dedi ki "Penbe gönlüm sende" dedi.
- İğranç
- Yok ay. Bunu derken melul melul bakıyordu. Genel müdür yardımcısıymış ya.... Babasının şirketi ama olsun.
- Zeki birşey desene
- Uzun uzun konuştuk. Saatin bu kadar ilerlediğini farketmemişim.

- Sonra?
- Sonra beni eve bırakmayı teklif etti.
- Sonra?
- Eve bıraktı.
- Ne yani bu kadar mı?
- Bu kadar
- Ha, bu arada bir de Timurcan isminde arkadaşı varmış onu seninle tanıştırmak istiyorum.

Oda kapısı vurulur:

ŞEYMAAAAAA!!! AÇ KAPIYI.

Annesi kapıda bağrışmaktadır.

Kabilemize Selam Olsun

1999 yılıydı bir daha televizyon izlememeye karar verdim. TVdeki geri zekalı düzeyindeki sunumlar, haber programı adı altında izlettirilen manasız, düzeysiz, eğitimsiz şarkıcı, artist, manken takmının haşnafişna hayatlarından oluşan potboriler, kazara ilgi çekecek bir program olsa altından geçen yazılar yetmezmiş gibi ekranın neredeyse yüzde ellisini kaplayan tanıtım görüntüleri, bitmek tükenmek bilmeyen her kanalda aynı zamanalarda başlayan reklam kuşakları bu kararı almama sebep oldu. Sadece VCD, DVD izler oldum, daha fazla kitap okuma, insanlarla konuşma zamanım oldu, uzun zaman önce hayatımızdan çıkan ev oyunlarını – risk, scrabble, tabu, sessiz sinema, bourne milles, monopol, stratego oynamak için ev partileri düzenler oldum. Televizyonu hayatımdan atınca neredeyse bir kenara attığım sosyal hayatıma kan geldi.

2005 yılında emektar TVye göz atar oldum, canım sıkılınca kapatır olduktan sonra, kendimi reklam filmi izleyicisi olmaktan kurtarınca TV zararsız bir kutu halini aldı benim için. Değişen fazla bir şey olmamış TV şirketleri izleyiciye saygı duymuyor, zeka seviyesi olarak orta zekanın da altını hedef almış görünüyorlar, 1999 dönemine ilaveten hayli fazla TV dizilerimiz olmuş. Onları da 45. bölümden başlasanız önümüzdeki 45 bölümde olacakları anlıyorsunuz.

2006 yılıydı.


Geçen yıl Netlarus’ta hayli eğlenen bir kabilemiz vardı. Yukarı kayanın altında çöreklenenler kabilesi. Orada her gün bürümüz azı yazar sonra o sayfada konuk olur, çekirdek kadroyu oluşturan; Matanay, Kedim Kayboldu, Hepbanahepben(bendeniz), Habbele(Gülçin), sivrisinek ve Oksijenlisu birbiri artına chat yapar edası ve hızıyla yorumlar bırakırdık. Kabilemize ilave olanlar ayrılanlar olurdu ama ana kadro hiç değişmezdi. Acılı, sevinçli, hüzünlü ve güzel şeyleri paylaşır, olan biteni, gözümüze ilişenleri dilimiz döndüğünce, elimiz vardığınca yazardık.

Canımızın sıkıldığı bir Temmuz gününde vatandaşa yutturulan TV dizilerinden daha güzel bir kolektif senaryo çıkarmıştık.

Orada ki dört yorumumu bloguma dizi film olarak almak istiyorum.

Dizinin adı:

İHANET MERDİVENİ – Bir Aşk Melodisi

12 Aralık 2007 Çarşamba

Ben, Deniz ve Çiçeklerin Katili Bendeniz


Sevimsiz bir gündü, müze bomboştu. Canım sıkılıyordu. “dur dedim Deniz’i arayayım. Pek sık görüşmüyoruz, ilginç kişiliği olan bir arkadaş. Telefon numarasını çevirmemle açılması bir oldu. Tahminen “Dilid-lidlid didili-do” diye çalan telefon üzerine arkadaşım “Allah’ım telefon”, “Yine mi kötü haber alacağım” “Ah Ya Rab ne kötü bir kaderim var” diye pim pim pimpiriklenerek mutfaktan uçarak telefona kondu, konarkonmaz açtı. ve yaklaşık bir dakika kırkyedi saniye süren telefon görüşmemiz şöyle:

Deniz: alooo
Ben: Deniz ne haber?
Deniz: Neden aradın? Sen beni aramazdın. Aradığına göre kötü bir şey olmuş olmalı. Söyle çabuk ne oldu?
Ben: Valla billa bir şey olmadı,
Deniz: Olmuştur ben anlarım
Ben: Nihi haha hoho hihi
Deniz: Bu gülüş de hayra alamet değil. Kesin bir şeyler oldu sana. Sinirin bozulmuş onun için gülüyorsun. Yoksa ağlıyor musun? Söyle ne oldu sana?
Ben: Ehi ehi köh köh nıhıha haha – nefes alamıyorum deniz. Alemsin. Hihihoho gülmekten nefessiz kalacam.
Deniz: Evet işte kötü bir şeyler var belli
Ben: Allah’ım olamaz. Vallahi iyiyim. İyiliğimi belgeleyebilirim. Bak istersen muhtardan iyi hal kağıdı faksliym sana. Haha hoho
Deniz: Değilsin değilsin işte. Zaten Nazan da söyledi saçlarını uzatmışsın
Ben: (Aaalllamm olamaz!! Sarhoş muyum? Yoksa rüya mı bu?) Nıhıhaha ha . saç bu uzuyor napiym, “uzama desem” söz dinlemiyor ki.
Deniz: uzatma lütfen sana yakışmaz biliyorsun
Ben: Teşekkür ederim. Kıkır kıkır (Sanırım delirdim ve bu senaryonun içine düştüm, bu konuşma ömür boyu sürecek galiba)
Deniz: Nazan söyledi, bir yerde blog açmışsın. Orada yazıyormuşsun…
Ben: AAaa evet çok eyleniyorum valla, sen de gel diycem bir manin yoksa ama…
Deniz: Yazma gözünü seveyim, öyle kötü yerlere yazı yazma.
Ben: Ben fenalaşıyorum Deniz. Birazdan o kötü şey gelecek başıma.
Deniz: Anlamıştım ben kötü bir şey olduğunu
Ben: (Tanrım kesinleşti işte kabus) nıhı ha ha ha (iyice isterik kahkahalar)
Deniz: Söz ver bana yazmayacağına.
Ben: Neden söz vereyim deniz, yazacağım işte. (sinirleniyorum)
Deniz: Yazma. Yazık etme kendine.
Ben: Yazıcam işte (çocukça bir direniş, kesinlikle etkisiz)
Deniz: Yazma yazma, kendine yazık.
Ben: Peki… ha ha ha
Deniz: Gülme öyle iyi değil
Ben: peki, kıkır kıkır
Deniz: Saçlarını da uzatma
Ben: Peki
Deniz: Söz ver
Ben: Söz .. İyi akşamlar.. Baaayyyyy.
Deniz: Uzatma saçlarını.
ÇLONNNKKKKK diye kapatacam telefonu cep telefonu olmasa.


Bazı telefon görüşmeleri insanı kötü hissettirir, bazısı iyi, bazen de böyle vapurda anırta anırta güldürür adamı, bir sinir boşalması yaşatır, gözlerden yaş fışkırtır.

Telefonu kapattım baktım etrafa millet bana beğenmez gözlerle bakıyor. Sanırım fazla gürültü ettim.

Bu arkadaş ile baya bir anımız var, bir tanesini de buraya yazayım oldu olacak. Aynı işyerinde bir daracık bir mekanı paylaşıyoruz, daracık mekan kartonpiyerler ile bölünmüş ve odam-tırakımsı ufak alanlara ayrılmış ve her bir alana iki masa bir kitaplık dört sandalye zor sığar vaziyette. Bizim Deniz’in bir başkası ile paylaştığı odasında ilaveten 45 saksı çiçek var. Oda tropikal bir görünüm almış, sulama seromonisi her gün bir saat sürüyor. En başta sevimli gelen bu tropik tıkışıklık içindeki gürbüz çiçekler benim gözüme bile hoş görünürken, bir ay sonra o çiçekler bana yaprak yaprak batmaya başladı. Yaptığım kötü bir şey belki ama sabahları çiçekleri o suluyor ben öğle tatilinde bakkaldan aldığım litrelik kola ile bir daha suluyorum. Böyle böyle kırkbeşi indirdik onbeşe. Çiçekler seyrelince ortam huzura erdi. Çiçekler birer birer döküldükçe her bir kuru yaprak için döktüğü gözyaşının haddi hesabı yoktu. Onu ağlarken görünce pişman olur üzülür, ama bu üzüntümü – yeniyim ya –paylaşamazdım kimselerle. Hep içime atardım. (Anlatınca bir rahatladım şimdi, anlatamam)

Seneler geçti, arkadaşım pek değişmemiş, sevdiği insanların başına bir şey gelecek diye tedirginlik içinde. Denizcim korkma bir şey olmadı bana, kahkahaları da kederimden atmıyorum vallahi billahi…Azcık sinirlerim bozuldu..

Kötüyüm ben. Çok kötü.

Düşmek

Bazen bir adam düşer, sebepsiz yere güleriz. Çok basit bir açıklama yapma gereği duyarız bazen, sebepsiz gülen adama iyi bakmadıklarını düşünürüz zihnimizin çekinmeye yatkın köşelerinden; "düşene gülünürmüş" kelimeleri dökülür dudaklarımızdan.


Yolda düşmek tuhaftır, gülünmesi adettendir, pek bir tehlikesi yoktur. suya düşmek ise tehlikelidir, bir tekneden suya adam düştü mü sırasıyla şu tepkileri gösterir etrafındakiler;

1- "Suya adam düştü" diye bağırırlar, teknede duymayan kalmaz,

2- Düşen adamın suyun üstünde kalmasını sağlamak için kendisine doğru yüzebilen bir nesne atılır, böylelikle görüşün kısıtlı olduğu durumlarda yer tespiti de kolaylaşır,

3- Bir kişi sürekli olarak düşen adamın yerini izler, çünkü denizde kişinin nerede olduğunu bulmak zordur.

4- Tekne ile düşen adam yaklaşıp içeriye almaya çalışırlar. Bu durumdaki bir insana kimse gülmez, herkes sudan çıkmasına yardımcı olmaya çalışır.


Kimisi kendi isteğiyle düşer. Atar kendini kimseye sezdirmeden, gizlilikle çıkabildiği en yüksek yerden. Cesaretini toplar boşluğa bırakır kendini. Kendini boşluğa bırakan insanların aklından neler geçer bilemeyiz. Geriye dönmek ister mi? Birisi orada olsun - son dakika umudu - bir yakasından tutsun ister mi? Hayatının bazı dönemleri o birkaç saniye sürecek düşüş anında gözünün önünden geçer mi? Bunları da bilemiyoruz, ta ki o tehlikeli kenarlara çıkma cesaretini gösterinceye kadar da bilemeyeceğiz. Boşluğa atlayışı başarılı olan kimseler neler düşündü bilmek mümkün değil. Başarısız deneme gerçekleştirenler tuhaf bir suskunluğun kollarına bırakıyorlar kendilerini. Bu kadar önemli bir eylem sonucunda başarısız olmaktan duyulan utanç mı? Hayal kırıklığı mı? Belli değil.


Kağıdın içinden kesilmiş bir adam figürü gördüm, kesilen figür dışarıya doğru katlanılınca, kağıdın içinde düşen adamı kurtarmaya çalışan başka bir insan figürü var gibi görünüyor. Kurtarıcı mı, yoksa, kendini boşluğa bırakan adamın içindeki yaşama sarılma isteği mi pek anlaşılmıyor. Bakan kişinin yorumuna açık.


Beni uzun yıllar boyunca etkilemiş bir düşüş öyküsü var. Ankara'da olduğum yıldı, üç arkadaş ev tutmuştuk. Ev arkadaşlarımdan birinin ismini zaman zaman hatırlamakta zorlanırım, onun kız arkadaşı, arkadaş grubumuza kısa sürede katıldı. Herkesin kalbini fethetti. İlişkileri günden güne ciddileşti, başka başka şehirlerdeki aileler tanıştı, nişanlanıldı, mutlu bir çift kompozisyonunu her yerde çiziyorlar. Derken her mutlu beraberlikte olduğu gibi bunların üzerinde de kara bulutlar toplanmaya başladı. Ufak tefek kavgalar ve sonunda ayrılık, tekrar birleşme. Kız hamile olduğu yalanını söyleyip bunu son koz olarak kullanmak istediğinde, biz diğer arkadaş ile salondaydık, onlar odalarında. Tekme tokat birbirlerine girdiklerini duyunca, kapıya koştuk, kilitlemişlerdi. Kırıp içeriye girdik. Arkadaşım öfkeli, C. ise üzgündü. Her ikisi de kavga etmekten bitkindi. C. bana bakıp, "bitti biliyor musun?" dedi. Hemen ardından "Ben su içeceğim mutfağa gidiyorum" deyişi tuhaf geldi, peşinden mutfağa yöneldim. Açık olan balkona doğru koştu, ve ayağını balkonun üzerinden aşırıp kendini bıraktığında eteğinden yakaladım. "Bırak beni" diye bana küfürler ediyor, ben eteğinin ucundan yakalamışken kazağına da eriştim diğer elimle yukarıya asılıyorum. Göz göze geldik. Ben kurtarmaya çalışıyorum o ise büyük bir keder içinde, orada havada asılı değil, yerde olmak istiyor. Hepsi gözlerinde yazılı. Kaç saniye sürdü bilmiyorum. Arkadaşlarımın yardımıyla yukarıya çektim. Sinirlerim boşalmış titriyorum, duvara yapıştırıp tartaklıyorum kızı: "Deli misin sen? Neden kendine bunu yapıyorsun?" diye tekrarlayıp duruyorum.


Daha sonra polisler geldi, polislerin önünde, kendini geniş bir kare biçimindeki apartman boşluğuna bıraktı.


O gözlerdeki yerde olma isteğini anlayamadım, çok uzun yıllar gözlerimin önünden gitmedi. Bir insan bir insanı, bu kadar çok, neden sever bilmiyorum.


Kağıtlar çok tehlikeli, üzerine bir cümle yazılır beyninize kazınır. Yıllarca tekrarlanan, yazanın aklına gelmeyen imgeler yüklenir bazen o kağıttan taşan o cümlelere. Kimileri de kağıdı kesici aletler ile öyle şekillendiriyor ki bakınca neler neler geliyor insanın aklına.


11 Aralık 2007 Salı

Bir Açıklamaya Dair Haddinden Uzun Sürmüş Bir Dipnot

ICQ, Mırc, MSN, bloglar, sözlükler derken son dönemde ülkemizde nedense haddinden fazla adı geçen, eski arkadaşını internet üzerinden bulma, onunla sonsuza dek mutlu olma, ona havalar basma, ayar verme, olmadı yepyeni arkadaşlar edinme, rakı ve bilimum börtü, böcek yollama sitesine- adı lazım olmadığı gibi bari burda geçmesin avuntusu - ilk duyduğum andan beri kuşku ile bakıp son derece gereksiz, yararsız bulup beyhude bir uğraşı olduğunu ifşa/itiraf etme gereksinimi (*)duymama sebep olay şudur:

Genel Kurmay Başkanlığının bir talimatı ile o malum yerde yapılan tarama neticesinde 370 adet asker kaçağı pozisyonunda konuşlanmış türk yavrusunun izinin ve de kaydının bulunup vatani görevlerine doğru ister istemez (tabi genelde istemez) ulvi bir süzülüşe geçtiklerini işitmiş bulunmaktayım. Böyle olunca da artık “ismi lazım diyil” meretin de doğru/yanlış ellerde belli bir yarara yönelik kullanılabileceğini de belli belirsiz bir nevi hüzün ile idrak eylemiş bulunmakta ve aynı zaman da "İnsanın kendi eliyle, kendi kendini böyle fişlettirmesi de neyin nesidir?" diye şaşakalmaktayım bir yandan. Bir nevi zaman yolculuğu benim için.




İŞTE O DEEP NOTE;


(*) Buraya değin, evet bu melun asteriksimsi işarete kadar saydıklarımın hepsinin; yeniliğe kapalı olmak, yeniliği kabul edememek, yenilikleri beğenmemeye ilişkin ifadelerimin topunun/yekunun yaşlılık belirtilerinden olduğunu fark edince ah bir üzülmem mi beğenirsiniz? Bir nevi Atilla Dorsay gibi olmuşum ben de şu ana kadar fark etmemişim. Demek bu yüzden bütün kendimi önemli hissetmem,
bu yüzden her daim ağzından iyi bir laf çıkmayan sevimsiz insan intibaı bırakmam,
bu yüzden insanların film izleme şevkini kırmam,
bu yüzden bir ton dertten muzdarip olmam,
bu yüzden tik sahibi olmam,
bu yüzden…

Gerisini yazmaya elim varmıyor, kendi moralimi kendim bozmayı başardım gene. Allah’ım ne lüzumsuz adamım ben.

O Atilla Dorsay ki en sevdiğim filmlere bir yıldızı layık görmiş en dandik kordelalara 4er yıldızı sanki babasının ulufesini dağıtırcasına, hesap kitap bilmez bir mirasyedi edası ile dağıta dağıta sinemaseverlerin şanzıman dağıtmasına sebep olmuş antipatik bir sinema yazıları yazarıdır.

Sinirlendim gene bak.

Sözü Atilla Dorsay bitirsin;


(Sen konuş Atilla ben bir çıldırıp dönüvericem)


Yazmayı da çok seviyordum. Daha ilkokul çağlarından, defterlerime bana verilen kompozisyonları şiirlerle, minik hikayelerle süsleyerek yazardım. Daha sonra, ilkokul son sınıfa geçtiğimde İstanbul'a geldik. O yaştan itibaren başka bir defter tutmaya başladım. Gördüğüm bütün filmleri oraya yazmaya başladım. O defter hala durur. Daha sonra.. Galatasaray Lisesi'nin sonlarında. Cuma akşamları o haftanın filmlerini sınıfta tahtaya yazıp, yıldız vermeye başladım. Millet önceleri dalga geçiyordu; sonra ciddiye almaya başladılar ve sonuçta gidecekleri filmi benim yıldızlarıma göre belirlemeye başladılar.



6 Aralık 2007 Perşembe

Paylaşmak

Arkadaşlar toplandık yemeğe gittik. Yemek sohbet ve biraz içki ile daha zevkli oluyor, farklı meslek gruplarından 6 kişiyiz. Benim müzeciliğin verdiği antika merakı ile yan masalarda olan biteni de takip etme adetim var. Yan masada 4 kişi 2 kadın 2 erkek, hal ve tavırlarından evli oldukları anlaşılıyor. Her iki kadın mutluluk tablosu çizme yarışında. Çiftlerden birisi kilolu diğeri zayıf. Zayıf kadının tehlikeli biçimde sallanan bukleleri var. Fırtına koptu kopacak diye düşünüyor ve bekliyorum. Aklımı bir türlü bizim masaya veremiyorum. Arkadaşlar; "Vladimir, neden durgunsun bu gece?" diye soruyorlar. Omuzlarımı silkip göz kırpıyorum.

Mutluluk tablosunu kanırtan evli çiftleri gördüm mü tikim tutar bazen, gözlerim kırpışır işte böyle. Tolstoy'un Anna Karenina'sı "Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer; mutsuz ailelerin mutsuzluğuysa kendine özgüdür." cümlesi ile başlar. Bu mutlu görünümlü genç irilerindeki mutsuzluk sinyalleri hayli kuvvetli. O yüzden kulağım yandaki masada. O bukleler boşu buşuna öyle sallanmıyordur ben bilirim.
Havadan sudan konuşuyoruz - sizden iyi olmasın - "Nick" nick nameli bir arkadaş vardı eskiden, onun son marifetlerinin üzerinden geçiyoruz.

Beklediğim fırtına tatlı servisinde kopuyor.

Kadınlardan zayıf olanı diğer kadın üzerinde yarattığını düşündüğü "Ay ne kadar mutluyuz" tablosuna rötuş yapmak için tatlı servisini beklemiş. Adam kaymaklı ekmek kadayıfı, kadın ayva tatlısı söylemiş. Garson servisi yapar yapmaz, çatalını alıp adamın tabağına bir hamle yapıyor. O ana kadar sakin durmuş zayıf adam aniden bağırıyor:

"Ayla çek elini tabağımdan tiksiniyorum biliyorsun!!"

Kadın şaşırmış, gözleri kocaman kocaman açılıyor o ana kadar yüksek perdeden çıkan sesi ağlamaklı;

"Aşkım ne var bir tatlıyı paylaşsak?"

Erkek;

"İstemiyorum, istemiyorum, istemiyorum"

Kadın;

"Bak ama bu çatalı hiç kullanmadım daha"

Diğer kadın şöyle bir kikirdeyecek oluyor, kocası ters bakınca hemen vazgeçip susuyor.

Erkek;

"Laf anlamaz mısın sen? Mahvetme geceyi"

Kadın ağlamaya başlıyor. Ne kadar mutlu olduklarını göstermek için kocası ile tatlıyı paylaştıkları sahnesini sergileyecekken oyunbozanın yaptığı yüzünden iştahı kursahında kalıyor, adam ise tiksiniyor belli ki tabağına başkasının çatalı değsin istemiyor.

Buyrun burdan yakın...

Cesaret

İnternet üzerinde Amazon Amerika, İngiltere ve Fransa’dan özene bezene seçer, ürün incelemeyi, ve alışveriş yapmayı severim. Dün kargo görevlisi geldiğinde elindeki kutuyu kaparcasına aldım. İngiltere’den gelen paketin içinde ne olduğunu biliyordum: Sevdiğim filmler listesinin en üst sıralarında yer alan; La Femme d'à Côté.

Bu filmi ilk ve son kez izlediğim zamanı hatırlıyorum. Ankara’daydım, askerlik görevi nedeniyle normal saydığım dünyadan farklı mantık kurallarının ve dinamiklerin geçerli olduğu dünyaya adım atalı neredeyse altı ay kadar olmuştu. Cebeci’de 3 arkadaş ev tutmuştuk. Ben görevli olduğum yerin imkanları sayesinde Ankara’daki hiçbir tiyatro oyunu, bale, operayı kaçırmıyor, sinemayı da ihmal etmiyordum. İzmir gibi bir yerden Ankara’ya gidince sinemada seyredilebilir film çeşitlerinin zenginliği beni sarhoş etmişti. Sinemanın kilometre taşı olmuş birçok filmi başkentte geçirdiğim bir yıl içerisinde gördüm. Gündüzleri 9’dan 5’e mesaiye devam eder gibi göreve gidiyor, üstümü değiştirip, şapkamı eve attığım gibi kendimi sokaklara atıyordum.

Sinema, Tiyatro, Opera, Bale ardından Ankara’nın o dönem için revaçta olan yererini gezdikten sonra eve geri dönüyordum. Hafta sonları evdekilerin yüzünü görüyor, birbirimizin arkadaşlarını, eve gelen misafirlerini tanıma fırsatı buluyorduk.

Üç ahbap asteğmen eve çıkalı bir ay kadar olmuştu ki, S. Bizi C. ile tanıştırdı. Tanıştırdı demek az olur o da evin sakinlerinden biri oldu. Güleç, esprili, canayakın, entelektüel birikiminin zenginleştirdiği hoş bir kızdı. C ile deliler gibi aşık olmuşlar, deliler gibi aşk tutkulu bir beraberliğe dönüşmüştü. Sabaha karşı kavgaları ya da sevişirken çıkardıkları seslere uyanır olduk. Hafta içinde kalın duvarlar ve kapı altlarından sızan sesler, hafta sonu oldu mu oturma odasında; nefret, kıskançlık ve sevgi mizansenleri olarak karşımızda sergileniyordu.

Bir müddet iki sevgilinin yüzlerindeki morluk ve tırnak izleri ilişkinin içine girdi. Morluklar arttığı zaman karşımızda öpüşen, sevişen birbirlerinin üzerine titreyen iki sevgili oluyordu.

Sonra bir gün C. Hayatımda gördüğüm en cesurca eylemi gerçekleştirdi. Birmetreyirmi santim derinliğindeki havuza çivileme atlamaya korkan insanların dünyasından 5 katlı apartman yüksekliğinden aşağıya vücudunu bırakarak bu dünyayı cesur biçimde terk etmeye karar verdi C. Oradaydım. Ellerimin arasından kaymasını, yere doğru inerken yüzündeki huzur dolu ifadeyi yavaş oynatılan bir film sahnesini izler gibi izledim.

Sonra yıllarca o yüz aklımdan çıkmadı.

Ben Ankara’daydım.

Kestane ağaçları yapraklarını döküyor, şehir kestane ağaçlarının arasından sızan hüzünlü bir ışıkla aydınlanıyordu. Ağaçların altından geçerken düşen at kestaneleri şapkama çarpıp kaldırıma düşüyordu. Sinirleniyordum. Takmayı hiç sevemediğim şapkam için “iyi ki var” diye düşünüyordum. Sonra aklıma C. geliyordu, cesareti için hayran oluyor, o cesareti asla gösteremeyeceğimi biliyor, aramızdan ayrıldığı için ona kızıyordum. Kestane ağaçlarının altından Bakanlıklara doğru yürürken gözümde bir ıslaklık oluyordu. Arkadaşımın yaşam sevinci ile dolu yüzünü özlüyordum.


Kızılırmak Sineması'nda Hitchkock filmleri toplu gösterisi bitmiş, Truffaut filmleri gösterisi başlamıştı, isimlerini sinema kitaplarından tanıdığım Truffaut’un filmlerini içercesine seyrettim, 400 darbe, Jules ve Jim, Fahrenheit 451, Siyah Giyen Gelin, Missisippi Sireni, Son Metro ve Pencereki Kadın orijinal dilindeki ismi ile La Femme d'à Côté.

Salona girdim, ışıklar söndü ve film başladı.

Çok sade ve basit bir hikayesi var filmin. Kadın ve adam tutkulu bir aşk yaşamışlardır. Ayrılık kadına ağır gelmiş, ilişkinin izlerinden kurtulabilmesi için tedavi görmesi gerekmiştir. Tedavi sonrasında evlenmiş ancak yürütemeyince ayrılmış, kendisini anlayan bir erkeğin ona yaklaşmasına izin vermiş ve ikinci evliliğinde huzur bulmuştur. Erkek ise evlenmiş, taşrada bir küçük kasabaya yerleşmiş karısı ve oğlu ile beraber mutlu, tasasız bir hayat sürdürmektedir. Apaydınlık, canlı renklerle bezeli insanın içini ısıtan herkesin birbirini tanıdığı sade, güvenli bir kasabadır. Derken bir gün Kadın ve kocası komşu olarak taşınırlar. Aileler ahbap olur ancak eskidiği sanılan tutku yeniden alevlenir, kıskançlık, gizlemeye çalışmak, duygu patlamaları bir şiddet anında skandala dönüşür. Küçük kasabadaki herkes iki komşunun aşk ilişkisini öğrenir. Filmde parlak canlı renkler, karanlık ve kasvetli renklere bırakır yerlerini. Lime lime olmuş duygular eliniz uzatsanız dokunabileceğiniz mesafede durmaktadır. Bu kadar büyük bir aşk bu kadar imkansızlık deyip sıkıntıyı kalbinizin ortasında hissederken beklenmedik sonu ile biter film. Fanny Ardant – Kadın - gözlerin olması gereken yerdeki iki kopkoyu karanlık ile kameranın içinde seyirciye büyük bir rahatlama ile bakarken iki sevgilini yüzlerindeki mutlu ifadenin üzerinde film biter.

Filmi izlerken C ve S nin aşkının hayaleti sanki arkamdaki sıradan izliyormuşçasına ürperdiğimi hatırlıyorum.

Çok basit cümleler ile kısaca ifade edilebilecek bir konu melodramın tuzaklarına düşmeden anlatılmıştı, filmden çıkınca filmin izlerini içimde taşıyıp çok uzun zaman bu filmi düşündüğümü hatırlıyorum.

Çok sonraları Truffaut’nun bu filmi yazarken Catherine Denevue ile fırtınalı ilişkisinin ardından bu öyküyü oluşturduğunu, filmde edilen bir çok sözün yaşamla bağlarının olduğunu öğrendim.

Bir gün, TRT2 ekranında filme rastladım daha ilk sahneleriydi, bir on dakika kadar izledim ama filmi ilk izlediğim haliyle hatırlamak için gerisini izleyemedim.

Kısa bir süre önce anıları ortaya çıkardığım zaman bu filmi tekrar hatırladım ve ısmarladım.

Kargoyu kaparcasına aldım, ambalajından çıkardım. Eve gidince filmi rafa, hazır olduğum zaman izlemek üzere Vivement Dimanche ile Jules et Jim’in arasına yerleştirdim.


Filmin Türkçe internet sitelerinde yer alan künyesi şöyle;
Yönetmen :
François Truffaut Senaryo : Jean Aurel , Suzanne Schiffman , François Truffaut Görüntü Yönetmeni : William Lubtchansky Müzik : Georges Delerue Yapım : 1981, Fransa , 106 dk.
Oyuncular :
Gérard Depardieu (Bernard Coudray), Fanny Ardant (Mathilde Bauchard), Henri Garcin (Philippe Bauchard), Michèle Baumgartner (Arlette Coudray), Roger Van Hool (Roland Duguet)

Öyküyü ağzından dinlediğimiz Madam Jouve, bize Bernard ve Mathilde'in trajik öyküsünü anlatır. Bernard, karısı Arlette ve oğlu Thomas ile mutlu bir hayat sürmektedir. Günün birinde Philippe ve Mathilde isminde bir çift yanlarındaki eve taşınırlar.Bu, yıllar öncesinde bir aşk yaşamış olan Bernard ve Mathilde'i tekrar birleştiren bir tesadüftür. Birbirlerini tanıyıp sevmiş ve vahşice ayrılmışlardır. İlişki tekrar başlayacaktır.

14 Kasım 2007 Çarşamba

Alınganlık

Hem laf sokup hem de alınganlık göstermek: Ne kadar orta şarklı bir tutum.

Adamları biri sanıp bir şeyler yazıyorsan yazma kardeşim. Sor önce "sen şu şu şu musun?" diye. Alırsın bir cevap yazmayıverirsin. Madem alıngansın sor o zaman. Alınmanın devri geçti, devir yağmurdan nem kapma devri.

Cık cık cık cık..

Sizlere Fatih Terim az bile...